وَاِنْ اَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍۙ وَاٰتَيْتُمْ اِحْدٰيهُنَّ قِنْطَاراً فَلَا تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْـٔاًۜ اَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَاناً وَاِثْماً مُب۪يناً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 20. Ayet
Daralt
X
-
Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz onu, iftira ederek ve apaçık günah işleyerek mi geri alacaksınız?
Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız bile. "Kıntaren" (قنطار): Bir görüşe göre bir kıntar 100 rıtıldır. İbn Mesûd'un mushafında ("قنطار من ذهب") (altından bir kıntar) şeklindedir. İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Eğer hanımından hoşlanmazsan yahut başka bir hanımdan hoşlanır da nikahın altındaki hanımı boşayıp diğeriyle evlenirsen kıntar miktarı da olsa ona mehirini ver. Kıntar 12.000 dirhem veya 1.000 dinardır". Bir görüşe göre kıntar 1200 dinardır. İbn Abbas'ın bu temsili bir ifadedir, mehirin belirleyici örneği değildir, dediği nakledilir.
Bu konudaki yasak ve tehdidin dayanağı -En doğrusunu Allah Bilir ya- Resûlullah'tan rivayet edilen şu hadistir: "Kadınlar sizin elinizde esir gibidir, onlar Allah'ın emanetine riayet etmek üzere eş edindiniz ve O'nun izniyle namuslarını kendinize helal edindiniz". Aziz ve celil olan Allah, Kur'an'ın birden fazla ayetinde, kadınların mehirleri ve diğer malları konusunda kocalarını uyarmıştır, çünkü kadınların yaratılışında bir tür zaf ve yılgınlık vardır. Erkeklerse kadınlara hakim konumundadır. Kadınlara gösterilen bu şefkat kendilerinin mallarına kocalarının el uzatmaması içindir. Bir de yahut hanımının mehirini aldığı için o menfaat bedelsiz kalır, bu da ribadır. Buna göre, erkeğin, hanımının mal karşılığında boşamasının caiz olmaması gerekir, çünkü hanımından mehirini alınca elde ettiği menfaat bedelsiz kalır, fakat erkek için buna cevaz verilmiştir, çünkü bu, mülkiyette bir değişimdir. Alacağı bir bedel karşılığında, mülkünde değişim yapan herkes için bu caiz olur.
Siz onu iftira ederek mi geri alacaksınız? Denildi ki zulüm ve haksızlık yoluyla. Yine denildi ki koca karısını boşamak istediği zaman, malını feda etmesi için yalan konuşarak ona zarar vermesin demektir. Apaçık günah olarak. Burada "buhtan" (بهتان) ile "ism"in (إثم) aynı olma ihtimali vardır.
Yorumu Yorumla
-
eradtum (أردتم)
İbn Fâris, r-v-d kökünün "istemek, meyletmek, bir şeyi arzu etmek ve irade göstermek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "nefsin bir şeye yönelmesi ve aklın onayıyla o eylemi yapmaya kesin karar vermesi" olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayet bağlamında bu kavramın sadece içsel ve gelip geçici bir düşünceyi değil, mevcut eşi boşayıp yerine bir başkasıyla evlenme yönünde eyleme dönüşmüş, kesinleşmiş bir irade beyanını (kararı) ifade ettiğini detaylandırır.
istibdâle (استبدال)
İbn Fâris, b-d-l kökünün "bir şeyi kendi yerinden çıkarıp onun yerine başka bir şey koymak, değiştirmek ve takas etmek" anlamlarını taşıdığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin istif'al babında (talep formunda) kullanılmasının, kişinin kendi rızası ve girişimiyle mevcut eşini bırakıp yerine yeni bir eş almak istemesini nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi kabile toplumunda kadının adeta bir eşya gibi takas edilebilir veya elden çıkarılabilir görülmesine karşı; Kur'an'ın bu fiili kullanarak evlilikteki değişim iradesini tanıdığını, ancak hemen ardından gelecek "mehir iadesi yasağı" ile kadının bir takas nesnesi (meta) değil, ekonomik hakları olan dokunulmaz bir özne olduğunu tescillediğini analiz eder.
zevcin (زوج)
İbn Fâris, z-v-c kökünün "iki şeyin eşleşmesi, çift, birbirini tamamlayan ikili" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin evlilik akdiyle birbirine bağlanan erkek veya kadından her birini ifade ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Süryanicedeki "zavga" (boyunduruk, eş) kelimesinden Arapçaya kurumsal bir medeni hukuk terimi olarak geçtiğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayette kadının herhangi bir nesne gibi değil, bizzat ontolojik bir "eş" (zevc) kimliğiyle zikredilmesinin, erkeğin iradesi karşısında kadının yasal ve bedensel bütünlüğüne yapılmış güçlü bir vurgu olduğunu analiz eder.
mekâne (مكان)
İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, oluşmak ve meydana gelmek" anlamından türeyen bu kelimenin, bir nesnenin varlığını sürdürdüğü yer veya kapladığı boşluk olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiziksel yer bildirmesinin yanı sıra, sosyal ve hukuki bağlamda "statü, konum" anlamına geldiğini; ayette de "bir eşin hukuki ve fiili konumuna diğer bir eşi getirmek" manasında kullanıldığını ifade eder.
âteytum (آتيتم)
İbn Fâris, e-t-y kökünün "gelmek, ulaşmak, bir şeyi hak sahibine vermek ve teslim etmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "bir malı veya hakkı hiçbir zorlama olmaksızın, iradi olarak karşısındakine sunmak" şeklinde tanımlar. Ayet bağlamında, erkeğin evlenirken kadına sunduğu mehir (sadakât) sermayesinin bilfiil teslim edilmiş olmasını nitelediğini aktarır.
ıhdâhunne (إحداهن)
İbn Fâris, v-h-d kökünün "tek olmak, birleşmek ve eşi benzeri olmamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kadınlar cemaati (çoğulu) içinden işaret edilen "belirli bir tek" kadını tanımladığını kaydeder.
kıntâran (قنطارا)
İbn Fâris, k-n-t-r kökünün "sağlamlaştırmak ve üst üste yığılmış çok büyük servet, devasa mal" anlamlarını barındırdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, sınırı ve miktarı kesin olarak bilinmeyen, tahminleri aşan boyuttaki maddi zenginlik yığınını tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik serüveninin oldukça karmaşık olduğunu; Grekçedeki "kentarion" veya Latincedeki "centenarius" (yüzlük birim/ağırlık) kelimelerinden Süryanice aracılığıyla Arapçaya geçtiğini ve o dönemde kullanılan en devasa para/ağırlık birimini ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Kur'an'ın burada aşırı bir mübalağa (kıntar) örneği vererek hukuki bir kural koyduğunu analiz eder; erkeğin kadına vaktiyle verdiği mehir ne kadar astronomik boyutta olursa olsun, boşanma anında o malın zerre kadarına bile göz dikmesinin veya geri istemesinin kategorik olarak haram kılındığını vurgular.
te'huzû (تأخذوا)
İbn Fâris, e-h-z kökünün "bir şeyi elle kavramak, almak, tutmak ve ele geçirmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel veya hukuki olarak bir malı kendi mülkiyetine geçirme eylemini tanımladığını söyler. Ayetteki olumsuz formuyla (lâ te'huzû), önceden verilmiş olan mülkiyetin iptal edilemezliğine dair kesin bir yasal yasaklama işlevi görür.
şey'en (شيئا)
İbn Fâris, ş-y-e kökünün "istemek, dilemek ve varlık sahnesine çıkmış her türlü nesne/durum" anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, hacmi ne kadar küçük veya büyük olursa olsun var olan varlığı nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin edebi yapısındaki "kıntar" (devasa servet) ile "şey'en" (en ufak bir parça/zerre) zıtlığının muazzam bir adalet terazisi kurduğunu; malın büyüklüğünün veya küçüklüğünün hakkın mahiyetini değiştirmeyeceğini, kadına ait malın en ufak parçasının dahi dokunulmaz olduğunu analiz eder.
buhtânen (بهتانا)
İbn Fâris, b-h-t kökünün "insanı şaşkına çevirmek, hayrete düşürmek, dondurup bırakmak ve asılsız iddia" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "muhatabın aklını donduran, aslı astarı olmayan, şok edici ve korkunç bir yalan/iftira" olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye toplumundaki yaygın bir hileyi analiz eder; erkekler eşlerini boşamak istediklerinde, onlara verdikleri mehirleri geri alabilmek için (bir önceki ayette geçen fahişeten kuralını istismar ederek) kadınlara asılsız yere "zina" veya "ahlaksızlık" iftirası (buhtan) atmakta, onları suçlu durumuna düşürüp mallarına el koymaktadır. Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak o psikolojik ve hukuki terörü doğrudan deşifre edip yasakladığını detaylandırır.
ismen (إثما)
İbn Fâris, e-s-m kökünün "gecikmek, ağırlaşmak, hayırdan uzaklaşıp şerre yönelmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi insanı sevaptan, doğruluktan ve ilahi lütuftan alıkoyan ağır ahlaki suç, büyük günah olarak açıklar. Gabriel Said Reynolds, "buhtân" (iftira) ile "ism" (günah) kelimelerinin ayette birleştirilmesini teolojik bir perspektifle analiz eder; kadının onurunu kırarak malını gasp etmeye yönelik kurulan dünyevi ve hukuki hilelerin (buhtan), ilahi mahkemede affedilmez ve ağırlaştırılmış bir teolojik suça (ism) dönüştüğünü kanıtlar.
mubînâ (مبينا)
İbn Fâris, b-y-n kökünün "ayrılmak, açıklık, belirginleşmek ve ortaya çıkmak" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "gizli veya örtülü hiçbir yanı kalmamış, hakikati herkes tarafından çıplak gözle görülebilen, apaçık olan" durumları nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu vurucu sıfatın; sırf mehir ödememek veya malı geri almak için eşe iftira atmanın, sadece kapalı kapılar ardında işlenmiş bir günah değil, kamu vicdanında da ne kadar ucuz, iğrenç ve "apaçık" belli olan bir hırsızlık teşebbüsü olduğunu ifşa ettiğini analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla