Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 18. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 18. Ayet

    وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veleyseti-ttevbetu lilleżîne ya’melûne-sseyyi-âti hattâ iżâ hadara ehadehumu-lmevtu kâle innî tubtu-l-âne velâ-lleżîne yemûtûne vehum kuffâr(un)(c) ulâ-ike a’tednâ lehum ‘ażâben elîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      17. Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir; işte Allah bunların tövbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.

      18. Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında "Ben şimdi tövbe ettim" diyenlerle kâfir olarak ölenler için kabul edilecek tövbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.


      Tövbenin Kabulü

      Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir. Allah'ın kabul edeceği tövbe... Yani kulun kendisi rağbet edip temayül gösterdiği ve bu husus Allah'ın ilmine ulaştığı takdirde, onu, tövbe etmeye muvaffak kılmak ve kendisine yol göstermek Allah Teâlâ'ya aittir. Tövbe yüce Allah'a aittir meâlindeki beyanın şu mânaya da ihtimali vardır: Kul, üzerinde bulunduğu işten ve irtikâp ettiği günahtan dönüş yaptığı takdirde onu kabul etmek Allah'a aittir.

      Tövbe yüce Allah'a aittir, beyanı hakkında şu yorumun yapılması da sözkonusudur: Tövbenin kabul edilmesinin ihtimali vardır. Yani tövbeyi geleceğe bırakmayan, tövbe ettiği günahı işlemekten aciz olacağı ve onu bir daha yapmaktan ümit keseceği vakti beklemeyen kimsenin tövbesini Allah kabul eder. Evet bu tövbe şekli onun âdeti ise Allah onun tövbesini kabul eder; hatta bu tövbe durumuna bazı zorlamalarla ulaşmış olsa bile. Yahut günah işlenmesinin hemen ardından, işi hafife alıp ve aldırmazlık gösterip günahtan dönüşü terk etme gibi bir hali benimsemeden hemen tövbeye sarılırsa bu da kabule şâyân olur. Fakat aksi bir hale bürünüp günah işlemeyi hafife alanın tövbesini Cenâb-ı Hak kabul etmez. İkincisi, tövbeye muvaffak kılınacak ve kendisine Allah'ın yolu gösterilecek kişinin, günahı kendisini korkutan ve Allah'a dönmeye, O'nun rahmeti ve ihsanına nail olmaya layık olan kimselerden olmasıdır. Buna mukabil zikredilen hususlara aldırmayan ve Allah'a yakarmayan kimseleri Cenâb-ı Hak tövbeye muvaffak kılmaz.

      Denildi ki yukarıda geçen âyetlerin birincisi, küçük günahlar, ikincisi, büyük günahlar, üçüncüsü de küfür hakkındadır. Zira küçük günah sahibinin kalbi daha ince, Rabbini zikretmeye ve O'na dönmeye daha yatkındır. Büyük günah işleyenin kalbi birinciye göre daha katı, daha karanlıktır; böylesi şiddet karşısında yahut uzun bir sıkıntı ve kalp daralmasından sonra ancak pişmanlık duyar. Bu durumda iken tövbe edenlerin yahut Allah'ın her tövbeyi kabule mecbur olduğunu düşünenlerin yaptıkları tövbeyi kabul etmek Allah üzerine vacip değildir. Belki Yüce Allah onların tövbesini lütfu ve rahmeti ile kabul eder. O, bu kişinin tövbesini Allah'a yaklaştıran sebepler arasında yer alan hayırlar ve güzel ameller sebebiyle kabul eder ve onu muvaffak kılar. Kâfire gelince Allah onun tövbesini asla kabul etmez, çünkü o ölünceye ve azabı yakından görünceye kadar tövbe etmez. En doğrusunu Allah bilir.

      Tövbe karşısındaki grupların sonuncusunu kâfirlerin oluşturması ihtimal dâhilindedir. Onların içinde zaruret durumunda ve imkânların ortadan kalktığı dönemde tövbeye baş vuranlar bulunabilir; böyleleri artık kendisine karşı günah işledikleri varlığa ulaşmanın başka çaresinin bulunmadığını kabul ederler. Fakat Cenâb-ı Hak, bunların tövbesini kabul etmez, çünkü bu, gerçekte imkân verilen kimsenin tövbesi değil, aksine zor durumda kalan yahut başına gelen bir durumu bertaraf etmek için teşebbüste bulunan kimsenin tövbesidir. Çünkü bu, delilleri araştırmaktan ve düşünüp araştırıp sebeplere vakıf olmaktan kişiyi alakoyan bir konumdur. Böylesi kendisine yöneldiği şeyden başkasını göremez ve samimi tövbe yerine koyduğu şeyle kurtulacağını zanneder. En doğrusunu Allah bilir.

      Bilmeden kötülük edenler. Bu ilâhî beyanın iki şekilde yorumlanması mümkündür: İşi bilmeyip kasıtsız olarak ona düşmeye, işi kasten yapıp onun konumunu bilmemeye. Bilmeden kötülük yapmak birkaç sebeple ortaya çıkar: Şehvetin galip gelmesi durumunda olur. Kişi daha sonra tövbe edip iyi bir kimse olma ümidiyle o işi yapar. Nitekim Yûsuf aleyhisselâmın kardeşleri böyle düşünüp, şöyle demişlerdir: "Yûsuf'u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tövbe ederek) iyi kimseler olursunuz!" Allah Teâlâ onları "câhiller" diye niteleyerek diğer bir âyette şöyle buyurmuştur: "Yûsuf, 'Siz, câhilliğiniz yüzünden Yûsuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz?" Buradaki cehaletle iş yapmak bağışlanma umuduyla, birde Allah'ın rahmetine ve keremine dayanmak suretiyle iş yapmak demektir. Ayrıca işlediği kötülüğün cezasının ne olduğunu bilmeden yapmak anlamına gelmesi ihtimali de bulunmaktadır.

      Hata ve unutma da iki şekilde olur: Biri, fiil hatasıdır, bu da ne doğrudur, ne de isabetlidir; diğeri kasıt hatasıdır, bu da fiilin bir yanılgısıdır, meselâ kişinin birine atmaya karar vererek başkasına isabet etmesidir. Unutma da iki şekilde olur. Birincisi, terk konumunda (anlamında) unutmak olup Yüce Allah'a nispet edilmesi caizdir. İkincisi, gaflet ve yanılma şeklindedir ki hiçbir şekilde Allah'a nispet edilmesi caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir. Unutulan şeyde aslolan terk edilmiş olmaktır. Bu sebeple merhametten ve değer vermekten mahrum kılınan kimseye unutulmuş (mensi) diye vasıflandırılmıştır. Bu konumdaki unutmanın Allah'a nispet edilmesi mümkündür. Dolayısıyla unutmanın bu yönden Yüce Allah'a nispet edilmesi caiz olur.

      Bir görüşe göre Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir meâlindeki beyan müminler hakkında inmiştir.

      Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da... beyanı ise kâfirler hakkında inmiştir. Bir görüşe göre ikisi birlikte müminler, üçüncü âyet ise kâfirler hakkında nâzil olmuştur. Şöyle de denilmiştir: Birinci âyet müminler, ikincisi münafıklar, üçüncü de kâfirler hakkında inmiştir.

      Ömer b. Hattab'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Can boğaza gelmedikçe Allah kulunun tövbesini kabul eder". Peygamber'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kim canı boğazına gelmeden ve (ölüm) meleklerini görmeden tövbe ederse onun tövbesi kabul olunur". Bu meselede aslolan şudur: Tövbe, mükellefin iradesiyle olursa kâfirin tövbesi kabul edilir. Fakat darda kalması ve sıkıntının atılması tarzında olursa asla kabul edilmez. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Daha önce iman etmemiş olan bir kimseye bugün imanı fayda vermez". Yani kâfir azabı gördüğü zaman inanması zorda kalma eseri bir inanma ise bu iman ebediyen kabul edilmez. Bu Firavun'ın imanı gibidir. Çünkü bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Sonunda Firavun boğulmak üzereyken şöyle dedi: "Elhak inandım ki İsrâiloğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş! Ben de artık kendini O'na teslim edenlerden biriyim". Firavun'un imanı kabul edilmemiştir. Çünkü bu iman zorda kalma (be's) ve azabı bertaraf etme durumundaydı, böylesi asla kabul edilmez. Yine aynı konuda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık" derler".

      Denildi ki: Ben şimdi tövbe ettim meâlindeki ifade şart koşarak tövbe etmektir, böyle bir tövbe kabul edilmez, çünkü burada söz kesinlik ifade etmemektedir.

      "Kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında Ben şimdi tövbe ettim diyenler... için kabul edilecek tövbe yoktur" anlamındaki ilâhî beyan hakkında şöyle denilmiştir: Onlar ölümü gördüklerinde tövbe edenlerdir, Cenâb-ı Hak Onların tövbelerinin kabul edilmeyeceğini haber vermiştir, çünkü onlar zor durumda ve azabın kalkması için tövbe ediyorlar.

      Kâfir olarak ölenler için. Onların tövbeleri kabul edilmez, çünkü böy-leleri âhirette azabın kendilerinden kalkması için tövbe ederler. Tıpkı Allah Teâlâ'nın "Biz şirk koşmadık"; "Biz müşrik değildik" meâlindeki ilâhî beyanlarda da durum aynıdır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        es-seyyiât (السيئات)

        İbn Fâris, s-v-e kökünün "insana üzüntü veren, zarar dokunduran, çirkinlik ve kötülük" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi aklın ve şeriatın kesinlikle reddettiği, insanın fıtratını ve toplumsal düzeni bozan eylemler olarak tanımlar; ayrıca bu kelimenin ayette çoğul (seyyiât) gelmesinin, kötülüğün bir defaya mahsus değil, ardışık bir alışkanlık haline geldiğini vurguladığını aktarır. Toshihiko Izutsu, bir önceki ayette geçen (sû) kelimesi ile bu kelime arasındaki ahlaki farkı analiz eder; bu ayetteki tablonun, anlık bir bilgisizlikten (cehalet) kaynaklanan günahı değil, kötülüğü bilinçli, sistematik ve kalıcı bir "yaşam tarzına" dönüştürenlerin psikolojisini resmettiğini detaylandırır.

        hadara (حضر)

        İbn Fâris, h-d-r kökünün "yokluğun/gaip olmanın zıddı olarak bizzat bulunmak, gelmek ve karşısına dikilmek" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiili ölüm kavramıyla (el-mevt) birlikte ele aldığında; ölümün sadece biyolojik bir bitiş değil, günahkârın artık hiçbir şekilde kaçamayacağı, ontolojik olarak yüzleşmek zorunda kaldığı reddedilemez bir hakikatin aniden "hazır bulunması" olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ölümün hazır bulunması mecazının, can çekişme anını (gargara) ifade ettiğini; bu anın insanın iradi seçim ve sorumluluk (teklif) süresinin resmen bittiği, dolayısıyla tövbe kapısının kapandığı nihai sınır çizgisi olduğunu vurgular.

        el-âne (الآن)

        İbn Fâris, e-v-n kökünün "zaman, vakit ve bir şeyin olgunlaşma anı" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi geçmiş ile geleceği birbirinden ayıran, tam olarak içinde bulunulan "şimdiki zaman dilimi" olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayet bağlamında "Ben şimdi tövbe ettim" cümlesindeki bu kelimenin kullanımını derin bir sosyo-psikolojik analizle ele alır; bunun günahkârın fırsatçılığını, ömrü boyunca ertelediği sorumluluğu ölüm korkusuyla ilahi adaleti kandırmaya yönelik trajikomik bir "son dakika" hamlesine dönüştürmesini ifşa eden ince ve çarpıcı bir ironi olduğunu detaylandırır.

        kuffâr (كفار)

        İbn Fâris, k-f-r kökünün temel anlamının "bir şeyi örtmek ve gizlemek" olduğunu, çiftçinin tohumu toprağın altına gizlemesine de bu yüzden aynı kökten isim verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ahlaki ve teolojik düzlemde "Allah'ın nimetlerini inkar etmek, yaratıcının varlığını ve birliğini gösteren hakikatin üzerini bilerek ve inatla örtmek" manasına geldiğini belirtir. Kuffâr kelimesi bu eylemi aşırı derecede yapanların çoğul formudur. Toshihiko Izutsu, kökensel olarak "nankörlük" ile başlayan bu kavramın, Kur'an lügatinde Allah'ın mutlak otoritesini reddeden bilinçli ve sistematik teolojik isyanı niteleyen en kilit terim olduğunu analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "kefar" (inkar etmek, reddetmek) kelimesiyle etimolojik ve dinsel paralelliğine işaret ederek, Kur'an'ın bu kelimeyi imanın tam karşıt kutbu olarak kurumsallaştırdığını aktarır.

        a'tednâ (أعتدنا)

        İbn Fâris, a-t-d kökünün "bir şeyi önceden hazırlamak, hazırda tutmak ve tam teçhizatlı hale getirmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi gelecekte kesin olarak gerçekleşecek bir durum veya kişi için şimdiden eksiksiz ve kusursuz bir hazırlık yapmak olarak tanımlar. Michael Cook, eskatolojik (ahiret bilimi) bağlamda bu fiilin mazi (geçmiş zaman) kipinde kullanılmasının dilbilimsel ve teolojik gücünü analiz eder; ahiret cezasının sıradan bir tehdit veya ileride düşünülecek bir ihtimal olmadığını, ilahi sistemde çoktan inşa edilmiş, tamamlanmış ve mutlak surette faillerini bekleyen somut bir gerçeklik olduğunu teyit eder.

        azâben (عذابا)

        İbn Fâris, a-z-b kökünün "insanı niyetlendiği şeyden şiddetle alıkoymak, engellemek ve ona acı vermek" manalarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın bedensel ve ruhsal huzurdan tamamen mahrum bırakılarak, işlediği suça mukabil süreklilik arz eden ağır bir eziyete ve cezaya çarptırılmasını ifade ettiğini belirtir.

        elîmâ (أليما)

        İbn Fâris, e-l-m kökünün "acı, sızı, hastalık ve ızdırap" anlamlarını barındırdığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi sadece deride hissedilen yüzeysel bir acı değil, insanın tam içine, ruhunun derinliklerine ve kemiklerine kadar işleyen tahammül edilmez, şiddetli sızı olarak tanımlar. Gabriel Said Reynolds, "elîm" sıfatının ayetin sonundaki işlevini analiz ederken; ömür boyu kötülükte ısrar edip (seyyiât) son nefeste sahte bir tövbe (el-âne) ile ilahi zekayı hafife alanların dünyadaki bu ahlaki "duyarsızlıklarına" ve cüretlerine karşılık, ahirette tam zıddı olan ontolojik bir "aşırı duyarlılık ve keskin sızı" (elim) ile cezalandırılmalarının Kur'an'ın edebi ve hukuki adaletinin (kısas) kusursuz bir yansıması olduğunu detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X