Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 17. Ayet

    اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَر۪يبٍ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnemâ-ttevbetu ‘ala(A)llâhi lilleżîne ya’melûne-ssû-e bicehâletin śümme yetûbûne min karîbin feulâ-ike yetûbu(A)llâhu ‘aleyhim(k) vekâna(A)llâhu ‘alîmen hakîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      17. Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir; işte Allah bunların tövbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.

      18. Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında "Ben şimdi tövbe ettim" diyenlerle kâfir olarak ölenler için kabul edilecek tövbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.


      Tövbenin Kabulü

      Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir. Allah'ın kabul edeceği tövbe... Yani kulun kendisi rağbet edip temayül gösterdiği ve bu husus Allah'ın ilmine ulaştığı takdirde, onu, tövbe etmeye muvaffak kılmak ve kendisine yol göstermek Allah Teâlâ'ya aittir. Tövbe yüce Allah'a aittir meâlindeki beyanın şu mânaya da ihtimali vardır: Kul, üzerinde bulunduğu işten ve irtikâp ettiği günahtan dönüş yaptığı takdirde onu kabul etmek Allah'a aittir.

      Tövbe yüce Allah'a aittir, beyanı hakkında şu yorumun yapılması da sözkonusudur: Tövbenin kabul edilmesinin ihtimali vardır. Yani tövbeyi geleceğe bırakmayan, tövbe ettiği günahı işlemekten aciz olacağı ve onu bir daha yapmaktan ümit keseceği vakti beklemeyen kimsenin tövbesini Allah kabul eder. Evet bu tövbe şekli onun âdeti ise Allah onun tövbesini kabul eder; hatta bu tövbe durumuna bazı zorlamalarla ulaşmış olsa bile. Yahut günah işlenmesinin hemen ardından, işi hafife alıp ve aldırmazlık gösterip günahtan dönüşü terk etme gibi bir hali benimsemeden hemen tövbeye sarılırsa bu da kabule şâyân olur. Fakat aksi bir hale bürünüp günah işlemeyi hafife alanın tövbesini Cenâb-ı Hak kabul etmez. İkincisi, tövbeye muvaffak kılınacak ve kendisine Allah'ın yolu gösterilecek kişinin, günahı kendisini korkutan ve Allah'a dönmeye, O'nun rahmeti ve ihsanına nail olmaya layık olan kimselerden olmasıdır. Buna mukabil zikredilen hususlara aldırmayan ve Allah'a yakarmayan kimseleri Cenâb-ı Hak tövbeye muvaffak kılmaz.

      Denildi ki yukarıda geçen âyetlerin birincisi, küçük günahlar, ikincisi, büyük günahlar, üçüncüsü de küfür hakkındadır. Zira küçük günah sahibinin kalbi daha ince, Rabbini zikretmeye ve O'na dönmeye daha yatkındır. Büyük günah işleyenin kalbi birinciye göre daha katı, daha karanlıktır; böylesi şiddet karşısında yahut uzun bir sıkıntı ve kalp daralmasından sonra ancak pişmanlık duyar. Bu durumda iken tövbe edenlerin yahut Allah'ın her tövbeyi kabule mecbur olduğunu düşünenlerin yaptıkları tövbeyi kabul etmek Allah üzerine vacip değildir. Belki Yüce Allah onların tövbesini lütfu ve rahmeti ile kabul eder. O, bu kişinin tövbesini Allah'a yaklaştıran sebepler arasında yer alan hayırlar ve güzel ameller sebebiyle kabul eder ve onu muvaffak kılar. Kâfire gelince Allah onun tövbesini asla kabul etmez, çünkü o ölünceye ve azabı yakından görünceye kadar tövbe etmez. En doğrusunu Allah bilir.

      Tövbe karşısındaki grupların sonuncusunu kâfirlerin oluşturması ihtimal dâhilindedir. Onların içinde zaruret durumunda ve imkânların ortadan kalktığı dönemde tövbeye baş vuranlar bulunabilir; böyleleri artık kendisine karşı günah işledikleri varlığa ulaşmanın başka çaresinin bulunmadığını kabul ederler. Fakat Cenâb-ı Hak, bunların tövbesini kabul etmez, çünkü bu, gerçekte imkân verilen kimsenin tövbesi değil, aksine zor durumda kalan yahut başına gelen bir durumu bertaraf etmek için teşebbüste bulunan kimsenin tövbesidir. Çünkü bu, delilleri araştırmaktan ve düşünüp araştırıp sebeplere vakıf olmaktan kişiyi alakoyan bir konumdur. Böylesi kendisine yöneldiği şeyden başkasını göremez ve samimi tövbe yerine koyduğu şeyle kurtulacağını zanneder. En doğrusunu Allah bilir.

      Bilmeden kötülük edenler. Bu ilâhî beyanın iki şekilde yorumlanması mümkündür: İşi bilmeyip kasıtsız olarak ona düşmeye, işi kasten yapıp onun konumunu bilmemeye. Bilmeden kötülük yapmak birkaç sebeple ortaya çıkar: Şehvetin galip gelmesi durumunda olur. Kişi daha sonra tövbe edip iyi bir kimse olma ümidiyle o işi yapar. Nitekim Yûsuf aleyhisselâmın kardeşleri böyle düşünüp, şöyle demişlerdir: "Yûsuf'u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tövbe ederek) iyi kimseler olursunuz!" Allah Teâlâ onları "câhiller" diye niteleyerek diğer bir âyette şöyle buyurmuştur: "Yûsuf, 'Siz, câhilliğiniz yüzünden Yûsuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz?" Buradaki cehaletle iş yapmak bağışlanma umuduyla, birde Allah'ın rahmetine ve keremine dayanmak suretiyle iş yapmak demektir. Ayrıca işlediği kötülüğün cezasının ne olduğunu bilmeden yapmak anlamına gelmesi ihtimali de bulunmaktadır.

      Hata ve unutma da iki şekilde olur: Biri, fiil hatasıdır, bu da ne doğrudur, ne de isabetlidir; diğeri kasıt hatasıdır, bu da fiilin bir yanılgısıdır, meselâ kişinin birine atmaya karar vererek başkasına isabet etmesidir. Unutma da iki şekilde olur. Birincisi, terk konumunda (anlamında) unutmak olup Yüce Allah'a nispet edilmesi caizdir. İkincisi, gaflet ve yanılma şeklindedir ki hiçbir şekilde Allah'a nispet edilmesi caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir. Unutulan şeyde aslolan terk edilmiş olmaktır. Bu sebeple merhametten ve değer vermekten mahrum kılınan kimseye unutulmuş (mensi) diye vasıflandırılmıştır. Bu konumdaki unutmanın Allah'a nispet edilmesi mümkündür. Dolayısıyla unutmanın bu yönden Yüce Allah'a nispet edilmesi caiz olur.

      Bir görüşe göre Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir meâlindeki beyan müminler hakkında inmiştir.

      Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da... beyanı ise kâfirler hakkında inmiştir. Bir görüşe göre ikisi birlikte müminler, üçüncü âyet ise kâfirler hakkında nâzil olmuştur. Şöyle de denilmiştir: Birinci âyet müminler, ikincisi münafıklar, üçüncü de kâfirler hakkında inmiştir.

      Ömer b. Hattab'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Can boğaza gelmedikçe Allah kulunun tövbesini kabul eder". Peygamber'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kim canı boğazına gelmeden ve (ölüm) meleklerini görmeden tövbe ederse onun tövbesi kabul olunur". Bu meselede aslolan şudur: Tövbe, mükellefin iradesiyle olursa kâfirin tövbesi kabul edilir. Fakat darda kalması ve sıkıntının atılması tarzında olursa asla kabul edilmez. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Daha önce iman etmemiş olan bir kimseye bugün imanı fayda vermez". Yani kâfir azabı gördüğü zaman inanması zorda kalma eseri bir inanma ise bu iman ebediyen kabul edilmez. Bu Firavun'ın imanı gibidir. Çünkü bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Sonunda Firavun boğulmak üzereyken şöyle dedi: "Elhak inandım ki İsrâiloğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş! Ben de artık kendini O'na teslim edenlerden biriyim". Firavun'un imanı kabul edilmemiştir. Çünkü bu iman zorda kalma (be's) ve azabı bertaraf etme durumundaydı, böylesi asla kabul edilmez. Yine aynı konuda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık" derler".

      Denildi ki: Ben şimdi tövbe ettim meâlindeki ifade şart koşarak tövbe etmektir, böyle bir tövbe kabul edilmez, çünkü burada söz kesinlik ifade etmemektedir.

      "Kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında Ben şimdi tövbe ettim diyenler... için kabul edilecek tövbe yoktur" anlamındaki ilâhî beyan hakkında şöyle denilmiştir: Onlar ölümü gördüklerinde tövbe edenlerdir, Cenâb-ı Hak Onların tövbelerinin kabul edilmeyeceğini haber vermiştir, çünkü onlar zor durumda ve azabın kalkması için tövbe ediyorlar.

      Kâfir olarak ölenler için. Onların tövbeleri kabul edilmez, çünkü böy-leleri âhirette azabın kendilerinden kalkması için tövbe ederler. Tıpkı Allah Teâlâ'nın "Biz şirk koşmadık"; "Biz müşrik değildik" meâlindeki ilâhî beyanlarda da durum aynıdır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        et-tevbe (التوبة)

        İbn Fâris, t-v-b kökünün "geri dönmek, yönelmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi "insanın işlediği çirkin eylemi terk ederek, pişmanlıkla yeniden ilahi itaate dönmesi" olarak analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Süryanice ve Aramicedeki "teyyaba" veya "teyabuta" (pişmanlık, geri dönüş) kavramlarıyla ortak bir teolojik zemine sahip olduğunu, Kur'an'ın bu kelimeyi insanın Allah ile bozulan ahlaki ilişkisini onarma eylemi olarak lügatine yerleştirdiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, ayetteki "alâllâhi" (Allah'ın üzerine aldığı) ifadesiyle birleşen tevbe kavramını incelerken; bunun insanın salt bir duygu durumu olmadığını, Allah'ın merhametini zorunlu kılan evrensel bir ahlaki sözleşme, fıtrata ve ontolojik temizliğe dinamik bir geri dönüş süreci olduğunu detaylandırır.

        ya'melûne (يعملون)

        İbn Fâris, a-m-l kökünün "bir işi yapmak, inşa etmek ve çaba harcamak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin sıradan ve istemsiz bir eylem (fi'l) değil, içinde kasıt, düşünce ve irade barındıran bilinçli bir uygulama olduğunu belirtir. Ayet bağlamında, günahın tesadüfi bir kaza değil, kişinin kendi bedensel ve zihinsel katılımıyla meydana getirdiği bir eylem olduğunu ifade eder.

        es-sûe (السوء)

        İbn Fâris, s-v-e kökünün "insana üzüntü veren, zarar dokunduran ve çirkin olan her şey" manasına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi insanın bedenine, ruhuna veya toplumsal statüsüne zarar veren, aklıselim ve şeriat tarafından reddedilen kötü eylem olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin ayette mutlak ve ontolojik bir kötülükten ziyade, insan doğasının zayıflığından kaynaklanan, spesifik ve somut bir ahlaki ihlali, fıtratı yaralayan spesifik bir günahı nitelediğini analiz eder.

        cehâletin (بجهالة)

        İbn Fâris, c-h-l kökünün "bilginin zıddı olarak bilmemek, idrakten yoksun olmak ve hafiflik/akılsızlık yapmak" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sadece bilgisizliği değil, nefsin ve arzuların aklın önüne geçerek kişiyi yanlış eyleme sürüklemesini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde bu kavramın (cehalet/cahiliye) entelektüel bir bilgisizlikten çok; kibre, fevriliğe, tutkuların esiri olmaya ve ilahi otoriteye karşı ahlaki bir körlüğe işaret ettiğini analiz eder. Ayetteki kullanımıyla günahın, Allah'a karşı soğukkanlı ve planlı bir isyandan ziyade, beşeri arzuların (duygusal patlamaların) aklı esir aldığı geçici bir zayıflık anında işlendiğini detaylandırır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin tefsir geleneğinde günahkara ontolojik bir kaçış kapısı sunduğunu, şeytani ve inatçı bir başkaldırı ile insani bir hata arasındaki o ince psikolojik sınırı çizdiğini vurgular.

        karîb (قريب)

        İbn Fâris, k-r-b kökünün "uzaklığın zıddı olarak zaman, mekan veya nesep bakımından yakınlık" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette doğrudan zamansal bir yakınlığı ifade ettiğini, günah işlendikten hemen sonra çok fazla vakit kaybetmeden dönüş yapmayı nitelediğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "min karîb" (yakın bir zamanda) tamlamasının derin bir psikolojik tahlil barındırdığını analiz eder; günahın üzerinden zaman geçtikçe kalbin katılaşacağını, kötülüğün bir alışkanlık ve karaktere dönüşeceğini belirterek, tövbenin kişinin vicdanı henüz canlıyken ve kötülük ruhu tamamen işgal etmeden önce yapılması gereken acil bir onarım mekanizması olduğunu detaylandırır.

        alîm (عليما)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyin hakikatini idrak etmek, bilmek ve bir nesneyi diğerinden ayıran iz/işaret" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi eşyanın içyüzüne ve gizli olan niyetlere mutlak surette vakıf olmak şeklinde tanımlar. Gabriel Said Reynolds, ayetin sonundaki bu ilahi sıfatın çok kritik bir teolojik işlevi olduğunu analiz eder; tövbe eden kişinin eylemi sırasındaki "cehaletinin" boyutunu ve sonrasındaki pişmanlığının (tövbesinin) samimiyetini yalnızca kalplerin derinliklerini okuyan otoritenin (Alîm) yargılayabileceğini, bu durumun dilde kalan sahte tövbeleri eleyen bir adalet terazisi olduğunu detaylandırır.

        hakîm (حكيما)

        İbn Fâris, h-k-m kökünün "bir şeyi düzeltmek amacıyla engellemek, fesada gitmesine mani olmak, sağlamlaştırmak ve hüküm vermek" anlamlarını barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eşyanın hakikatini bilip ona göre en doğru eylemi ve yasayı ortaya koyan otoriteyi nitelediğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tövbe mekanizmasının anlatıldığı ayetin "Hakîm" sıfatıyla bitmesinin rasyonel bir dayanağı olduğunu; Allah'ın kulların tövbesini kabul etmesinin tesadüfi, keyfi veya kural tanımaz bir duygu seli olmadığını, tamamen varoluşsal hikmete, adalete ve bozulan düzeni yeniden inşa etmeye dayalı üstün bir bilgelik (hikmet) nizamı çerçevesinde gerçekleştiğini analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X