Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 13. Ayet

    تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Tilke hudûdu(A)llâh(i)(c) vemen yuti’i(A)llâhe verasûlehu yudḣilhu cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ(c) veżâlike-lfevzu-l’azîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır, orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kazanç budur.

      Haberî Sıfatların Yorumu

      Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Bir görüşe göre bu sınırlar, mîrâs taksiminde Allah'ın size emrettiği hisseler demektir. Allah'ın sınırları. O'nun, bizim için koyduğu ve bunların ötesine geçmenin caiz olmadığı sınırlar olma ihtimali vardır. Bakara sûresinde anlatılmıştır. Cenâb-ı Hak Allah'ın sınırları diye buyurmuştur. İnsanlar için de sınırların bulunması mümkündür; şöyle denilir: Falan kişi sınır koydu. Kişi, insanların sınır koymasından anladığını, Allah Teâlâ'nın sınırlarından anlamazsa, O'nun, "Allah arşa istivâ etti", "Göğe istivâ etti" gibi beyanlarından, insanların istivâsından anlaşılan şeyi nasıl algılar! Yine kişi, insanların "sınırlar"ından anladığını Allah'ın sınırlarından anlamayınca onların "istiva"sından anladığını Allah'ın istivâsından anlaması caiz olmaz. Bunun gibi yaratılanları görmekten anladığı şeyi, Rabb'i görmekten anlamaz, O'nun gelmesinden insanların gelmesi gibi bir şey anlamaz, Allah'ın inmesinden de halkın inmesi gibi bir şey anlamaz. İşte bunlar gibi Allah'ın sınırları'ndan da insanların koyduğu sınırları anlamaz, çünkü bunların ikisi arasında bir fark yoktur.

      Bunlar Allah'ın sınırlarıdır meâlindeki ilâhî beyanın iki türlü anlaşılmaya ihtimali vardır. Birincisi, Allah'ın emirleri ve yasakları, haram ve helâl kıldığı şeyler; [ikincisi,] bunlardan herbirinin sınırlarıdır. Burada birinci tevil, ibadetlerin bizzat kendilerine, ikincisi ise ibadetlerin nihâyetine döner. Yaratılmışlara nispet edildiği bilinen sınırlar iki kısma ayrılır. Birincisi, kendisine nispet edilen şeyin son noktasıdır ki bu, zatî varlıkların sınırının konumudur. İkincisi, aʻyâna (yaratılmışların kendileri) nispet edilen eserdir. Bu da sıfatın sınırıdır. Zira şöyle denilir: Aklın sınırı şöyle yapmaktır; gözün ve kulağın sınırı denilince, bundan orada zikredilen şeyin kendisi sebebiyle bilinen bir sonuç kastedilir. Allah Teâlâya nispet edilen sınırlar yaratılmışlara nispet edilen iki ihtimalden herhangi biri gibi değildir. Çünkü aklî zaruret ve naklî delillerle sabit olmuştur ki Cenâb-ı Hak, yaratıklarına özgü mâna ve sıfatlardan yücedir. Buna bağlı olarak, akıl yoluyla O'na nispet edilen "istivâ (yukarı çıkış), gelme, görme" gibi fiiller yaratılmışlara nispet edildiğinde anlaşılan mâna Cenâb-ı Hakk'a izâfe edilemez. Allah'ın bu tür sıfatlardan münezzeh olması aklın ve naklin zarureti ile sabittir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse. Şöyle denilmiştir: Allah'ın farzlarını yerine getirmede Allah'a, Sünnet'ini yerine getirmede Resûl'üne itaat eden Allah onu cennetlere koyacaktır... sonuna kadar... Denildi ki: Emrettiklerinde ve yasakladıklarında Allah'a itaat edeni, emrettiklerinde ve yasakladıklarında O'nun elçisine itaat edeni. Yine denildiki kişi Allah'a itaat edince elçisine de itaat etmiş olur, elçisine itaat edene de Allah'a itaat etmiş olur, bunların ikisi birdir. Bu ilâhî beyan "Resûlullah'a itaat eden Allah'a itaat etmiş olur" beyanı gibidir. "Kim Allah'a emir ve yasaklarında, haram ve helâlleri noktasında itaat ederse, Resûlüne de tebliğ edip açıkladığı hususlarda itaat ederse" beyanı gibidir. Yine denildi ki: Bu bir ayırım değildir. Şöyle ki: Allaha itaat eden elçisine de itaat etmiştir, çünkü elçisi Allah'a itaate çağırmış, O'na ibadet etmeye teşvikte bulunmuştur. Dolayısıyla Allah'a itaat elçisine de itaattir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Resûlullah'a itaat eden Allah'a itaat etmiş olur". "De ki eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun".

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        tilke (تلك)

        İbn Fâris, l-v-k kökünün "işaret etmek, belirlemek" anlamlarını barındırdığını, "tilke" formunun ise müennes (dişil) ve uzak için kullanılan bir işaret ismi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin sadece mekan olarak değil, derece ve şan bakımından yüksekte olan, önemi vurgulanmak istenen nesneleri nitelediğini analiz eder. Ayet bağlamında, yukarıda zikredilen miras paylarının ve hukuki sınırların sıradan birer beşeri tavsiye değil, ilahi katın sarsılmaz yasaları olduğunu yücelterek işaret ettiğini ifade eder.

        hudûd (حدود)

        İbn Fâris, h-d-d kökünün "bir şeyi diğerinden ayıran engel, sınır, uç nokta ve keskinlik" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "insanın aşmaması gereken, helal ile haramı birbirinden ayıran ilahi bariyerler" olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın hukuk sisteminde "hududullah" (Allah'ın sınırları) kavramının, toplumsal düzenin ontolojik teminatı olduğunu; miras taksimatındaki oranların sadece matematiksel rakamlar değil, aşılması durumunda ilahi otoriteye isyan sayılan kırmızı çizgiler olduğunu analiz eder. Gabriel Said Reynolds, bu terimin Kur'an'ın Medine dönemindeki yasama dilinde, hukuki normların dokunulmazlığını ifade eden en güçlü metafor olduğunu detaylandırır.

        yuti'i (يطع)

        İbn Fâris, t-v-a kökünün "boyun eğmek, uymak, gönüllü olarak kabul etmek ve zorlamasız itaat" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin "kerhen" (zorla) boyun eğmenin zıddı olarak, emredilen şeyi içselleştirerek ve severek yerine getirmek anlamına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, miras hukukuna riayet etmenin doğrudan "Allah ve Resulü'ne itaat" ile eşdeğer tutulmasının, sosyal adaletin sağlanmasını ibadetin ayrılmaz bir parçası haline getirdiğini analiz eder.

        yudhılhu (يدخله)

        İbn Fâris, d-h-l kökünün "bir yere girmek, nüfuz etmek ve dahil olmak" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin sadece mekan değişikliği değil, kişinin bir durumdan (dünyevi sorumluluktan) bir makama (uhrevi ödüle) geçişini temsil ettiğini aktarır.

        cennât (جنات)

        İbn Fâris, c-n-n kökünün "örtmek, gizlemek, görünmez kılmak" temel anlamından hareketle, ağaçlarının yoğunluğuyla yeri örten "bol ağaçlı bahçe" anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ahiretteki ödül yurdunu nitelediğini, huzur ve nimetin gizlendiği eşsiz bir mekanı temsil ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "gan" ve Aramice/Süryanice "ginta" kelimeleriyle ortak Sami kökene sahip olduğunu, Kur'an'ın bu kavramı kullanarak kadim cennet tasavvurunu ahlaki ve hukuki itaatin bir sonucu olarak yeniden kurguladığını analiz eder.

        tecrî (تجري)

        İbn Fâris, c-r-y kökünün "akmak, hızla hareket etmek, geminin suda ilerlemesi" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, suyun kesintisiz ve canlılık veren hareketini ifade ettiğini belirtir.

        el-enhâr (الأنهار)

        İbn Fâris, n-h-r kökünün "genişlemek, yarmak ve bolca akmak" anlamlarını taşıdığını, nehrin yatağını yararak akması sebebiyle bu ismi aldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, cennet tasvirlerindeki "akan nehirler" vurgusunun, oradaki nimetlerin sürekliliğini, tazeliğini ve hayat dolu doğasını sembolize ettiğini analiz eder. Angelika Neuwirth, bu tür doğa metaforlarının Kur'an'ın eskatolojik dilinde, hukuk kurallarına (hudud) uymanın getireceği ontolojik ferahlığı ve düzeni temsil ettiğini teyit eder.

        hâlidîne (خالدين)

        İbn Fâris, h-l-d kökünün "bir yerde uzun süre kalmak, değişmeden devam etmek ve eskimek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "zamanın bozucu etkisinden uzak, sonsuz ve kesintisiz bir varoluş hali" olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ödül ve ceza sisteminde bu kelimenin, dünyevi geçici menfaatlerin (miras kavgalarının) yerine teklif edilen ebedi ve değişmez hakikati simgelediğini analiz eder.

        el-fevzu (الفوز)

        İbn Fâris, f-v-z kökünün "kurtulmak, zafer kazanmak, muradına ermek ve tehlikeli bir yeri aşmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "istenmeyen her türlü şer ve azaptan tamamen uzaklaşıp, umulan her türlü hayra ve selamete kavuşmak" şeklinde tanımlar.

        el-azîm (العظيم)

        İbn Fâris, a-z-m kökünün "kemik, sertlik, büyüklük ve yücelik" anlamlarını barındırdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem hacimsel büyüklüğü hem de mertebece eşsizliği nitelediğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonunda miras hukukuna riayetin "büyük başarı" (fevzü'l-azîm) olarak nitelenmesinin, mülkiyet kavgalarını aşabilen ve adaleti tesis eden bir bilincin insanlık onuru için en yüce kazanım olduğunu tescillediğini detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X