يُوص۪يكُمُ اللّٰهُ ف۪ٓي اَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۚ فَاِنْ كُنَّ نِسَٓاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَۚ وَاِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُۜ وَلِاَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ اِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌۚ فَاِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُٓ اَبَوَاهُ فَلِاُمِّهِ الثُّلُثُۚ فَاِنْ كَانَ لَهُٓ اِخْوَةٌ فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوص۪ي بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْۚ لَا تَدْرُونَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعاًۚ فَر۪يضَةً مِنَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
Yûsîkumu(A)llâhu fî evlâdikum(c) liżżekeri miślu hazzi-lunśeyeyn(i)(c) fe-in kunne nisâen fevka-śneteyni felehunne śuluśâ mâ terak(e)(s) ve-in kânet vâhideten felehâ-nnisf(u)(c) ve li-ebeveyhi likulli vâhidin minhumâ-ssudusu mimmâ terake in kâne lehu veled(un)(c) fe-in lem yekun lehu veledun ve veriśehu ebevâhu feli-ummihi-śśuluś(u)(c) fe-in kâne lehu iḣvetun feli-ummihi-ssudus(u)(c) min ba’di vasiyyetin yûsî bihâ ev deyn(in)(k) âbâukum veebnâukum lâ tedrûne eyyuhum akrabu lekum nef’â(an)(c) ferîdaten mina(A)llâh(i)(k) inna(A)llâhe kâne ‘alîmen hakîmâ(n)
-
Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder. (Mîrâsçılar) ikiden fazla kadın iseler bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, anne babasından her birinin mîrâstan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da anne babası ona vâris olmuşlarsa annesinin hakkı üçte birdir. Ölenin kardeşleri varsa annesinin payı, vasiyetten ve borçtan sonra altıda birdir. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş paylardır; şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
Mîrâsın Taksim Edilmesi
Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeklere iki kadın payı kadar (mîrâs vermenizi) emreder. Bir görüşe göre "yûsîkümullahu" (يُوصِيكُمُ الله) beyanının mânası "Allah size farz kılar" demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur'ân'ın birden fazla âyetinde mîrâsı "ferîda, mefrûd" şeklinde isimlendirmiştir. Meselâ şu âyet-i kerîme: "Anne babanın ve yakınlarının bıraktıklarından erkeklere pay vardır... belli pay" yani "nasîben mefrûdan" (نَصِيبًا مَفْرُوضًا). Yine tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin sonunda "farîdaten minellah" (فَرِيضَةً مِنَ اللَّهِ) buyurmuştur. Şu da vardır ki sözkonusu kavram, hak sahiplerinin çabası olmaksızın Allah'ın kullarına gerekli kıldığı bir şeydir. Bu sebepledir ki Cenâb-ı Hak onu "ferîda" (فَرِيضَةً) diye isimlendirmiştir, çünkü onu kendisi gerekli kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Bir görüşe göre: "Yûsîkümullahu fi evlâdiküm" (يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ) beyanının anlamı şudur: Allah evlatlarınız hakkında... açıklar, âyetin sonuna kadar.
Bu âyette, şimdi meâlini vereceğimiz ilâhî beyanda yer alan anne-baba ve akrabaya vasiyette bulunma hükmünün nesh edilişi vardır: "Birinize ölüm yaklaştığında, eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, babasına ve akrabasına uygun bir vasiyette bulunması yazıldı". Sözkonusu hükmün nesh edildiğinin delili, Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadis-i şeriftir: "Allah Teâlâ her hak sahibine hakkını vermiştir; dolayısıyla vârisler için vasiyete gerek yoktur".
Şöyle de denilmiştir: Câhiliye insanları, ölen kişinin mîrâsçıları arasında bulunan kadınlara, küçük çocuklara ve kızlara değil, sadece erkeklere ve ganimetten pay alanlara mîrâs verirlerdi. Bunun üzerine şu âyet inmiştir: Erkekler için, anne baba ve akrabanın bıraktığı mîrâstan pay vardır, kadınlar için de anne-baba ve akrabanın bıraktığı mîrâstan pay vardır. Bu âyet, kadınların mîrâsta hakları olduğu konusunda bir açıklamadır. Şu meâldeki âyet de böyledir: Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeklere kadının payının iki mislini (mîrâs vermenizi) emreder. Bu ilâhî beyanda bütün erkeklerin ve kadınların mîrâstan hakları bulunduğuna dair açıklama vardır. Şöyle denilmiştir: Bu âyetin tefsiri, vâris olma sebebi açısından farklı olsalar da, Kur'ân'da açıklanan yakınlardır (zevi'l-erhâm). "Yûsîkümullahu fi evlâdiküm" (يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ) beyanı ile içinde mîrâsın zikri geçen âyetlerin sonuna kadar ki âyetler, birinci âyette mücmel (kısa) olarak, Allah'ın kadınlarla erkekler için gerekli kıldığı payların ulaştığı miktarı tefsir etmiştir. Alimler, kişi ölür de geride mîrâsçı olarak erkek ve kız çocukları bırakırsa, aralarında mîrâs paylaşımının, bir erkeğe iki kadının payı kadar olacağı konusunda birleşmiştir.
Âyette geçen "fî evlâdiküm" (فِي أَوْلَادِكُمْ) cocuklarınız hakkında meâlindeki beyan, ölenlerinizin çocukları mânasına yorumlanabilir; bu, dilde caizdir; çünkü kişinin, henüz hayatta iken mîrâsını evlatları arasında taksim etmesinin ona farz kılınması düşünülemez, şu halde Cenâb-ı Hak, ölen kimselerin çocuklarını kastetmiştir. Yahut daha önce de zikrettiğimiz gibi, Câhiliye toplumu, kız evlatları ile küçük çocuklara mîrâstan pay vermiyorlardı. Allah Teâlâ, kız evlatları ile küçükleri mîrâstan mahrum bırakmamaları için hepsine hitapta bulunmuştur. Bir de Allah size çocuklarımız hakkında emreder meâlindeki beyan sizden ölenlerin çocukları demektir, çünkü hayatta olan kimsenin çocukları hakkında böyle bir hitapta bulunması mümkün değildir. Bu durum, "yûsî" (يُوصِي) kelimesi "farz kılar" yahut "emreder" mânasında tevil edilirse böyledir. Şayet kelimenin tevili "beyan eder" tarzında olursa, bu durumda Allah'ın, hayatta olan kimseye, öldükten sonraki malı ile ilgili olarak evlatları hakkında açıkladığı hükümleri haber vermesi caizdir. Bu tür bir tevil vasiyete engel olur, çünkü o, açıklama hakkını yok eder; bir de malın taksimini ortadan kaldırıp bazıları aleyhine ve bazıları lehine vasiyetin gerçekleştirilmesini ortaya koyar. Bu ise uzak bir yorumdur, çünkü açıklananlar dışındaki kimselere malik olmaz.
İçinde, vasiyet hükmünün "Anne-babanın bıraktığı mîrâstan erkekler için pay vardır" meâlindeki âyetle neshedildiği görüşünde olanlar da vardır. Çünkü ister az ister çok olsun, âyet mîrâsı farz kılmıştır. Şayet anne-baba için vasiyette bulunmak, "Birinize ölüm yaklaştığında, eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, babasına ve akrabasına uygun bir vasiyette bulunması, sakınanlara bir borç olmak üzere yazıldı" meâlindeki âyetle gerekli kılınsaydı az veya çok malın tamamından mîrâs gerekli olmaz, sadece artan kısmı hakkında gerekli olurdu. Fakat âyet yabancılar lehine vasiyette bulunmayı engellemeyince, belirlenmiş olan hisseyi, vasiyet yerine getirildikten sonra maldan artan kısmına çevirir. Benzer şey vâris için de sözkonusudur.
Fakat sözü edilen âyette vasiyetin borç olarak yazılması mîrâs âyetiyle neshedilmiş durumdadır. Çünkü birinci âyette, vasiyet yazıldı, yani farz kılındı diye buyurulmuştur. Ne var ki âyette, gerekli oluş hükmünün kalktığına işaret vardır. Çünkü birinci âyette "vasiyet yazıldı", yani farz kılındı diye buyurulmuştur. Fakat Allah Teâlâ az-çok var olan bütün mallarda hak oluşunu vacip kılınca, bununla ne farziyet kaldı ne de vücûb; sadece fazlası vacip olur. Şu da var ki anne-babanın hakkı ile zikredilen diğerleri lüzum yöntemiyle oluşmuştu, fakat bunlar mîrâs âyetiyle düşmüştür, aslında vasiyetle vücut bulmuştu. Vasiyet gerekliliği ortadan kalkınca hadiste vâris için vasiyet olmadığı bilgisi gelmiştir. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de söyle buyurmuştur: "Allah her hak sahibine hakkını vermiştir; dolayısıyla vârisler için vasiyete gerek yoktur". Böylece, âyetle sabit olduğu için hak düşmüştür, hadis ise "Vasiyet yoktur" demektedir. Sözkonusu ettiğim bu sebepten dolayı vasiyet hakkı, Kur'ân-ı Kerîm'le düşmüş olur. Şunu da belirtmek gerekirki vasiyet kadın için vücup ifadesi olmaksızın "bir yıla kadar nafaka" meâlindeki cümle ile zikredilmiştir, sonra da bu vasiyet hakkı yukarıda temas edilen hadisle düşmüştür. Çünkü âyette, evlat ve akrabanın mîrâsından bahsedilmekle birlikte kadından söz edilmemiştir. Geride nafaka hakkı kalmıştır. Çünkü ölenin, vârisleri dışındaki kimselere vasiyette bulunma hakkı mevcuttur. Fakat kadının mîrâsında vasiyet zikredilmiştir, şu âyette olduğu gibi: "İçinizden vefat edip de geride eşler bırakanlar, bir yıla kadar evlerinden çıkarılmaksızın, eşleri için geçimlik pay vasiyet etsinler". Böylesinin vasiyeti anne-babaya ve akrabaya yazılmıştır. Sonra Cenâb-ı Hak karı-kocayı anne-baba ve akrabanın mîrâsına az veya çok ortak etmiştir. Mîrâsın yarısı, dörtte biri ve sekizde biri beyanı gibi. Bu âyetin, yukarıda söz edilen hususları neshettiğini daha önce açıklamıştık. Dolayısıyla bu âyet, iki hükmü de neshetmiştir. Burada anlatılanlar nesih hakkında yapılan istidlâle dayanmaktadır. Şu da var ki mezhebimiz Ehl-i Sünnet'e göre bu anlatılanlar Kur'ân'ın beyan ettiği hükmün neshedilişinin açıklanmasında yeterli durumdadır. Çünkü bu, şu dönemde açıklanabilecek hükmün son noktasıdır. Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'e, Kur'ân'da bulunan hükümleri açıklama konumunu vermiştir.
"Allah erkeklere iki kadın payı kadar emreder". Bu ilâhî beyanda, kız mîrâsçı bulunmadığı takdirde malın tamamının erkek çocuğa ait olduğunun delili vardır. Çünkü Allah Teâlâ, kız için belirlediği payın iki mislini erkeğe vermiştir; kızla birlikte erkek kardeş mîrâsçı bulunmadığı zamanda ona mîrâsın yarısını vermiştir. Bunun dayandığı delil de şudur: Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Bu âyet şunu göstermiştir ki: Erkek çocuğa kızkardeşi ile birlikte mîrâstan verilen pay kızın payının iki mislidir; bu pay mîrâsın bütünü itibarıyla kendisine verilmiştir; tek başına kalınca mîrâsın tamamı ona ait olur.
(Mîrâsçılar) ikiden fazla kadın iseler bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ ikiden fazla kızın mîrâstaki hakkını açıklamış, fakat iki kızın mîrâsını beyan etmemiştir; iki kız için ise tek kızın alacağı mîrâsın yarısı kadar pay vardır. Fakat bize göre iki, üç ve daha fazla kızın hissesi kadar pay alır. Dolayısıyla üç kızın hakkındaki açıklama aynı zamanda iki kız hakkındaki açıklamanın da yerine geçer. Çünkü Allah Teâlâ, şu beyanıyla tek olan kızkardeşin alacağı payı mîrâsın yarısı kadar yapmıştır. "Eğer ölenin bir kızkardeşi bulunuyorsa bıraktığı mîrâsın yarısı bunundur". Nitekim Cenâb-ı Hak, beraberinde erkek kardeşi olmayan tek kıza mîrâsın yarısını vermiş ve bunu şöyle açıklamıştır: "Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, anne babasının her birine altıda bir hisse vardır".
Sonra Cenâb-ı Hak, iki kızkardeşe mîrâstan üçte iki pay vermiştir; bunun delili şu âyet-i kerîmedir: "Eğer kızkardeşler iki tane olurlarsa, ölenin (erkek kardeşlerinin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır". Kızkardeşler, tek olduğu zaman mîrâsın yarısına, iki ve daha fazla oldukları zaman da mîrâsın üçte ikisine hak kazanma noktasında, kızlar mertebesine inince, iki kızkardeş hakkındaki hükmün açıklaması iki kız hakkındaki hüküm mertebesine inmiştir. "İki kızkardeşin üstünde" sözü için "iki ve daha yukarısı" da denilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Ölen kimsenin çocuğu ile babasının çocuğunun eşit olduğunun bilinmesi için Kur'ân-ı Kerîm tek bir kız ile tek bir kızkardeş arasında eşitlik olduğunu beyan etmiştir.
Bir de iki kızkardeş hakkında üçte iki, kızlar hakkında ise daha fazlasını beyan etmiştir; tâ ki iki kızkardeşe verilen iki pay, fazla kızkardeşlere verilenler de kızkardeşler için delil oluştursun. İki ve daha çok kızlar ile erkek ve kızkardeşlerin bir arada zikredilmesi de bunu kuvvetlendirmektedir. Bilindiği üzere kişinin kızları mîrâsa, babasının kızlarından daha layıktırlar. Bunu güçlendiren delil de şudur: Kişinin oğlunun kızları mîrâstan pay alırlar, fakat babasının oğullarının kızları alamaz. Dolayısıyla iki kızkardeş, iki kızın aldığı paydan daha fazla hak sahibi olamazlar. Çoğunlukla kızkardeşlere iki kızın aldığı pay kadar mîrâs verilmektedir. Bunu kuvvetlendiren delillerden biri de şudur: Çocuklar içinde mîrâstan payı yahut üstünlüğü olanlar bulunduğu sürece mîrâs babanın evlatlarına verilmez. Bundan da anlaşılıyor ki babanın çocukları mîrâsta evlatlarının halefleridir. Bu zikrettiğim görüş hakkında bazı sahâbe sözleri neşredilmiştir; fetva ehli de bu noktada birleşmiştir.
Ölenin çocuğu varsa, anne babasından herbirinin mîrâstan altıda bir hissesi vardır. Bu ilâhî beyan hakkında farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ veled (ولد) kelimesiyle özellikle erkek çocuklarını kasdetmiştir; çünkü O, geride erkek çocuk bulununca, anne-babadan her birine altıda bir vermiştir. Çocuk şayet kız olursa, babanın mîrâstan payı üçte bir olur. Bize göre ise "veled" kelimesi erkek ve kız çocuğunu birlikte ifade eder; çocuğun erkek veya kız oluşuna bakılır. Şayet erkekse anne babadan herbirinin payı altıda bir olur, geride kalan mal ise erkek çocuğa ait olur. Eğer çocuk kız ise, mîrâsın yarısını alır, anne babadan her biri de altıda bir alır, geride kalan mal babanın olur. Nitekim ilgili hadiste şöyle buyurulmuştur: "Pay sahiplerinin geride bıraktığı mal ölüye en yakın erkek vârisindir". Râfizîler şöyle demiştir: Geride kalan mîrâs, kızın hakkıdır. Onlar, görüşlerini şöyle açıklamışlardır: Mîrâsta kıza karşı oğul, babaya karşı da anne vardır. Kıza karşı, ki mîrâsçı anneye karşı olan mîrâsçıdan daha daha layıktır, o da babadır. Buna göre oğula karşı mîrâsçı kız, anneye karşı mîrâsçı babadan daha yakın ve daha layıktır. Bize göre ise baba mîrâsa kızdan daha layıktır, çünkü babanın iki hakkı vardır, biri ashâb- ferâizden olma hakkı, diğeri asabe olma hakkıdır. Ashâb-ı ferâizden olmanın delili Anne-babadan her birinin mîrâstan altıda bir hissesi vardır meâlindeki âyetle sabittir. Asabelik hakkı da Eğer çocuğu yok da anne babası ona vâris olmuşlarsa annesinin hakkı üçte birdir meâlindeki âyetle sabittir. Cenâb-ı Hak geride kalan mîrâsı babaya vermiştir, çünkü iki hak sahibi olan tek hak sahibi olandan velâdır, kız sadece pay sahibi olma hakkını taşıdığı için baba, mîrâsa kızdan daha layık olmuştur.
Hadis rivayetinde iki ve daha fazla kızın payda eşit olduğuna işaret vardır ki o da üçte ikidir. Câbir b. Abdullah'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Sâbit b. Kays'ın hanımı iki kızı ile birlikte Hz. Peygamber'e geldi ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın elçisi! Bunlar Sâbit'in iki kızıdır, Sâbit ise Uhud günü seninle birlikte bulunuyorken isabet alarak şehit olmuştur. Amcaları, kızlara kalmış malları ve mîrâsları almış, geride onlara bir şey bırakmamıştır; Ey Allah'ın elçisi bu konuda ne dersin? Allah'a yemin olsun ki malları olmadan bu kızlarla kimse evlenmez. Bunun üzerine Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder, meâlindeki âyet inmiştir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, iki kızın amcalarına şöyle buyurmuştur: "İki kıza mîrâsın üçte ikisini ver, annelerine de sekizde bir pay ayır, geride kalan senindir".
Şimdi bu âyette başka deliller de vardır. Biri şudur: Hitap umûmî mânaya gelir, fakat onunla kastedilen anlam husûsîdir. Çünkü Cenâb-ı Hak "çocuklar" (أولاد) kavramını zikretmiştir. Çocuk bazan ölen kişinin dininde olmaz, dolayısıyla onun mîrâsından pay alamaz. Bazan da köle olur ve bu sebeple vâris olamaz; nitekim hadiste şöyle rivayet edilmiştir: "İki ayrı din mensubu birbirine vâris olamazlar". "Müslüman kâfire, kâfir de müslümana vâris olamaz, ancak efendi kölesine vâris olur"; ikinci hadisteki mîrâs gerçekte mîrâs değildir, çünkü kölenin nesi varsa hepsi efendisine aittir.
Bu hadiste, türünün dışında bir şeyde istisnâ yapmanın caiz olduğuna dair delil bulunmaktadır. Öyle ki, âyet mîrâsta köleyi istisnâ etmiştir, oysa bu gerçekte mîrâs değildir.
Kıyas Yapmanın Caiz Oluşu
Bu âyette, aynı zamanda, âyetin taşıdığı hüküm hakkında kıyas yapma, düşünme ve akıl yürütmenin caiz olduğuna ilişkin delil vardır. Çünkü iki kızın mîrâsı, istidlâl yolu ile sabit olup onların hakkında da nas yoktur. Yalnız başına erkek evlatların mîrâsı da böyledir; istidlâl yolu ile sabit olup hakkında nas yoktur. Asabe sıfatıyla, babanın mîrâstan elde ettiği hak da istidlâl ile ortaya çıkmış olup hakkında nas yoktur. Mîrâs payı olarak elde ettiği mîrâs hakkıda ise nas vardır. Bunun gibi, farz sahibi olarak (Ashâb-ı ferâizden) hak kazanan herkesin aldığı pay hakkında nas bulunmaktadır. Bu durum şuna işaret etmektedir ki zikredilmeyen mîrâs payı içtihada, tefekkür ve kıyasa bırakılmıştır.
Sözkonusu âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hakkın, kullarını her şey hakkında bilgi sahibi kılmamasına ilişkin delil vardır, şu ilâhî beyanda olduğu gibi: (Babalarınız ve oğullarınızdan) hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Çünkü Allah, hangisinin faydalı olmaya daha yakın bulunduğunu açıklamamıştır.
(Eğer çocuğu yok da) anne babası ona vâris olmuşlarsa annenin hakkı üçte birdir. Bu ilâhî beyan bazı durumlara işaret etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, anne ve babanın vâris olduklarını zikretmiş, fakat babayı, artan malın kendisine verileceği bir asabe yaptığını beyan etmemiştir. Allah size çocuklarınız hakkında... emreder meâlindeki âyetle iki durum ortaya çıkmaktadır: Birincisi, asabe olma hakkı, ikincisi de pay sahibi olma hakkıdır. Pay sahibi olma durumu: Ölenin çocuğu varsa anne babasından her birinin mîrâstan altıda bir hissesi vardır meâlindeki âyetle sabittir.
Bu meselede iki durum daha vardır. Birincisi şudur: Baba için asabe olma hakkı ortaya çıkınca ve Allah Teâlâ, tek vâris olan bir kızın payının mîrâsın yarısı olduğunu, çocukla beraber olduğu zaman da babanın payının altıda bir olduğunu açıklayınca, Şiîler şöyle sanmıştır: Artan mal kıza verilir, çünkü kız da, vâris olan kız da evlad kavramı kapsamındadır; babaya, ölünün çocuğuyla beraber olunca sadece altıda bir verilir. Bize göre ise artan mal babaya verilir, çünkü kız için sadece mîrâsın yarısı zikredilmiştir. Bir de şu var: Paylar dağıtıldıktan sonra artan mîrâsı alma hakkı konusunda baba asabe yapılmış, kız ise yapılmamıştır. Bu sebeple, şayet artan mîrâsın kendisine döndürülmesine hak kazanmıştır; bununla birlikte ölünün erkek çocuğu da olabilir. Şunu da belirtmek gerekir ki anne, tek kızla beraber olunca mîrâstan mahrum edilmiştir, çünkü anne, kızkardeşlerle olunca mîrâstan mahrum edilir, kızlarsa mahrum etme noktasında kızkardeşlerden daha önde bulunur, çünkü onlar daha yakındır.
İkincisi şudur: Babaya iki yönden pay verilince (asabe ve ashâb- farâizden olma) ve babanın iki yönden biri sebebiyle elde ettiği hak, dedenin olup evladın olmayınca, babanın çocukları için hak olduğu açıklanıp dedenin hakkı çocuğu için açıklanan şekilde bırakılınca, babanın ikinci yönden sabit olan hakkı daha kuvvetlidir. Çünkü asabelerin hakkı, en uzak olanların en yakın olanlara ilhak edilmesi suretiyle çıkar, payların hakkı ise açıklama yapılmaksızın ortaya çıkmaz. Aynı zamanda baba olmayınca, dede pay hakkı noktasında baba yerine geçer. Dolayısıyla asabelik payında da baba gibi olmuştur.
Burada başka (üçüncü) bir açıklama şekli daha vardır. Allah Teâlâ, anne-babayı zikretmesinin ardından, karı-kocayı çocukla birlikte zikretmiş, karı-koca ile birlikte anne-babayı zikretmemiştir. Dolayısıyla karı-kocanın payının, anne-babanın bulunması yahut bulunmaması durumunda eşit olduğu sabit olmuştur. O'nun şu beyanı da bunu kuvvetlendirmektedir: Anne-babanın hali karı-koca ile birlikte çocuğunun bulunması durumunda nasılsa öylece kalır, fakat karı-kocanın çocukla birlikte bulunma durumu böyle değildir. Buna göre çocuklar olmayınca, anne-babanın durumu da aynı şekilde kalmıştır. Buna göre anne-babanın hakkını, artan mîrâsa çevirmenin vacip olması sözkonusudur. Nitekim O'nun anne-babası ona vâris olmuşlarsa meâlindeki beyanında zikredilmiştir. Dolayısıyla karı-koca yoksa artan mîrâs, anne-baba arasında nasılsa bütünüyle kalır.
Ölenin erkek kardeşleri varsa annesinin payı altıda birdir. Bu âyetin ifade ettiği hüküm hakkında üç yönden görüş ayrılığı bulunmaktadır:
Bazı âlimler şöyle demiştir: Üç kişi olmadıkça iki erkek veya üç kızkardeş üç olmadıkça, anneyi üçte bir paydan altıda bire indiremez. Çünkü Allah Teâlâ kardeşler (إخوة) diye buyurmuştur. Bu kelime çoğul olup en az üz kişiyi kapsar. Bu, İbn Abbas'ın görüşüdür. Diğer âlimler ise şöyle demiştir: Annenin mîrâsını üçte birden altıda bire düşüren kız değil erkek kardeşlerdir, çünkü Cenâb-ı Hak "ihve" (إخوة) kelimesini zikretmiştir. İhve kadınlar için değil erkekler için kullanılır, zira kadınlar için ayrı bir ifade mevcut olup ehavat (أخوات) kelimesinden ibarettir. Bu sebepledir ki erkek kardeşler, annenin mîrâsını engeller, fakat kızkardeşler engelleyemez. Bize göre ise ihve kelimesi, gerçekte ikisi için olmasa da hüküm açısından hem erkekler hem de kadınlar için kullanılır. Baksana! Allah Teâlâ önce ihve kelimesini zikretti, sonra da tefsir yoluyla bu kelime hem erkek hem de kızkardeşler için kullanıldı. "Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş varsa" beyanın da olduğu gibi. Bu ifade ihvenin hüküm bakımından hem erkek, hem de kadınları kapsadığını göstermektedir. İşte bu gerekçe ile kardeşler ister erkek ister kadın olsun, anneyi üçte bir pay almaktan engeller. İki kardeşin anneyi üçte bir paydan engelleyeceği yönündeki görüşümüz Hz. Ali, Abdullah ve Zeyd b. Sâbit'ten nakledilen şu beyandır: Üç kardeş, annenin üçte bir almasını engellediği gibi iki kardeş de engeller. Onlar iki kardeşi, üç kardeş gibi kabul etmiştir. Farklı görüşler olmakla birlikte ferâiz hükümleri, iki kişinin hükmünün ikiden çok kişi hükmünde olduğu hususunda ittifak etmiştir. Mîrâstan engelleme konusunda da hüküm böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu konuda başka bir delil daha vardır: Allah Teâlâ, bir kişi olunca "kelâle" (الكلالة) hakkında altıda bir paya hükmetmiştir: "Bundan fazla iseler, üçte bire ortaktırlar". Dolayısıyla Cenâb-ı Hak iki ve üç vârisin hükmünü aynı kılmıştır; onlar üçte birde ortak olurlar. Bu sebeple anneyi, üçte birden engellemede iki ve üç erkek kardeşin hükümlerinin aynı olması gerekmiştir. Başka bir delil de şudur: Cenâb-ı Hak, anne-baba bir iki kızkardeşe, üçte iki pay vermiş ve böylece iki kızkardeş ile üç kızkardeşin mîrâs bakımından hükmünü eşit kılmıştır. Benzer şekilde annenin mîrâsını üçte birden engellemede iki ve üç erkek kardeşin eşit olması gerekir.
Bizimle Râfizîler (Şîiler) arasındaki meseleye gelince, onların anlayışına göre anne bir erkek kardeşler, anneyi mîrâsın üçte birini almaktan engellemez, çünkü onlar annenin öz çocuklarıdır, bu sebeple anneyi üçte bir paydan engellemeyip bu payı başkasına vermeleri, yani anneye zarar verip başkalarını yararlandırmaları hakkâniyetten uzak bir görüştür. Üstelik Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz buyurmuştur. İkincisi, mîrâsa engel olmanın, engelleyen kimseye dönüp gelmesi mümkündür. Anne-baba bir erkek kardeşler bunun örneğidir; bunlar anneyi üçte bir pay almaktan engelledikleri takdirde, engellenen kısım onlara döner. Ama sadece anneden bir kardeşler lehine bir engelleme olursa, engellenen kısım onlara verilmez, dolayısıyla anne baba bir kardeşlerle engelleme ihtimali yoktur.
Bize göre ise kardeşlerin engellemeleri yakınlık veya uzaklık kriterine değil, ölümün konumuna bağlıdır. Biraz önce belirttiğimiz husus sabit olunca, ister anne tarafından, ister baba tarafından kardeş olsunlar engellemede eşittir. İkincisi, mîrâs malları mîrâsı bırakanların değil, başlangıçta hak olmaları itibarıyla meşrû kılınmıştır, çünkü mîrâs bırakan kişi için uzak olanı yakın olana tercih etme ihtimali yoktur. Meselâ, bir kimse ölse ve geride bir kız çocuk ile amcasının oğlunu bıraksa, geride kalan mîrâs konusunda amcaoğlunu kıza tercih edilme ihtimali yoktur; bu durum mîrâsın başlangıçta hak olarak sabit olduğunu göstermektedir. Biz, anneden erkek kardeşler hakkında şöyle deriz: Hak başkalarına gitse de mîrâstan engelleme konusunda onlar, anne-baba bir kardeşler gibidirler, çünkü erkek kardeşlerin hakları farklılık arzedince hemen bildirilmiştir, çocuklar da böyledir. Şayet mîrâstan engelleme farklılık arzetseydi mutlaka zikredilir. Zira (sonuç üzerinde etkisi olmayan bir konuda) emri terketmek uzak bir ihtimaldir. Oysa bu meselede farklılık bulunması sebebiyle engellemenin aslı yoktur. Aksine hakların farklı olması sebebiyle erkek ve kızkardeşleri bu konuda birleştirilmiştir. Mîrâsa engel olmanın dışındaki hakların asıl olmadığı anlaşılmıştır. Asıl olan hak şudur: Şayet engelleme hak yönünden olsaydı, anne-babanın hakkı itibarıyla değil ölenin hakkı itibarıyla olması gerekirdi. Çünkü aslen hakkı olmayana hakkın gerekli olduğu bilinmemektedir. Kardeşlerin baba ile birlikte hakları yoktur. Dolayısıyla şu ortaya çıkmıştır ki engelleme, ölünün hakkı yönünden vaki olur, bundan kastedilen şey tektir. Babadan kardeşlerin engellemesi baba sebebiyle olsaydı, o takdirde babanın da anneyi mîrâstan engellemesi gerekirdi. Fakat o, anneyi engellemeyince, annenin çocuklarının da anneyi engellemeyecekleri ortaya çıkmıştır, çünkü onun payı ölenin hakkı sebebiyle sabittir.
(Ölenin çocukları varsa annesinin payı) vasiyetten ve borçtan sonra (altıda birdir). Bu beyanda Allah Teâlâ borçlardan önce vasiyeti zikretmiştir. İlim adamları, borçların ödenmesinin vasiyet ve mîrâstan önce olduğu hususunda ittifak etmiştir. Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Siz vasiyeti borçtan önce okuyorsunuz, oysa Muhammed aleyhissalâtü vesselâm vasiyetten önce borca hükmetmiştir." Hz. Ali'nin de şöyle dediği nakledilmiştir: Resûlullah şöyle buyurdu: "Borç vasiyetten öncedir. Vasiyet de mîrâstan öncedir, vâris lehine vasiyet etmek yoktur".
Vasiyetin Yerine Getirilmesi
İlim adamları yine şöyle ittifak etmişlerdir: Mîrâstan borç ödendikten sonra vasiyet edilenlere vasiyetleri verilir. Ancak bunun, mîrâsın üçte birini geçmemesi gerekir; vârisler izin vermezse vasiyetin üçte birden fazlası geri alınır; üçte ikisi ise vârisler arasında Allah Teâlâ'nın belirlediği hisselere göre bölüştürülür. "Min ba'di vasıyyetin yûsî biha ev deynin" (مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ) ilahi beyanının mânası şu demek değildir: "Üçte biri çıkarılıp vasiyet yapılana, daha sonra üçte ikilik kısım da vârislere verilir; çünkü lehine vasiyet yapılan kişi vârislerin ortağıdır, taksimden önce mîrâs malının bir kısmı yok olsa bu, hem vârislerin hem de vasiyet edilenin hissesinden çıkmış olur; helâkten sonra geride kalan mal aralarında bölüştürülür". Aksine mânası şudur: "Vasiyetten sonra" sözünün mânası "eğer vasiyet malın üçte biri kadar yahut daha az ise, vasiyet edilenlere verilmemiş olsa da vasiyet edilen kısım, malın bütününden düşürüldükten sonra ancak mîrâsın cereyan edeceğini bildirmektir".
Yukarıda geçen âyette borç ve vasiyetin miktarı zikredilmemiştir. Alimlerin bu konudaki sözü şeyledir: Borç terikeyi kuşatmışsa mîrâsa da vasiyete de engel olur, kuşatmamışsa engel olmaz. Vasiyet ise mîrâsın üçte biri kadar olur, vârisler izin vermedikçe bundan fazla olamaz. Ayet borç için belli bir miktar belirtmemiştir, vasiyet için de durum aynıdır. Fakat bunun açıklaması Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadistir: "Üçte bir! Üçte bir az değildir". Başka bir hadiste şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Teâlâ vefat ettiğiniz anda, mallarınızın üçte birini amellerinize ilave olarak size tasadduk etmiştir". Başka bir haberde Ebû Bekir es-Sıddîk, Ömer ve Osman'dan şu ifade rivayet edilmiştir: Beştebir normaldir, dörtte bir özel gayrettir, üçte bir ise adaletten sapmaktır.
Şimdi, vasiyetin caiz olmasının dayandığı esas, Allah Teâlâ'dan gelen bir nimet ve bir lütuf olmasıdır. Halbuki salt bir kıyas bunu iptal eder. Şöyleki: Allah Teâlâ, malların kendisini insanların öz maliki kılmamış, belki o mallardan yararlanma hakkını vermiştir. Görmez misin ki onlar, malları yok etmeleri yasaklanmıştır. Şayet malların kendisi kullara ait olsaydı, malı zayi etmeyi yasaklamanın bir anlamı kalmazdı. Bu da şunu göstermektedir ki Cenâb-ı Hak, ölünceye kadar mallardan yararlanma hakkını kullarına vermiştir. Ölümün gerçekleşmesiyle yararlanma sona erer; bundan sonra bu mala kimlerin hak kazandığına bakılır: Borçlu mu yoksa vâris mi? Aslında vasiyetin caiz olması Allah tarafından kullarına şu hadis-i şerifle bir lütftur: "Allah Teâlâ vefatınızda mallarınızın üçte birini sadaka olarak ayırıp size vermiştir". Bu hadis vasiyetin caiz olmasının Allah tarafından kullarına yönelik bir lütuf ve ihsan olduğunu kanıtlar. En doğrusunu Allah bilir.
(Ölenin kardeşleri varsa annesinin payı) vasiyetin ve borçtan sonra. Bu âyetin dış görünüşü vasiyetin mîrâstan önce yapılmasının gerektiği yolundadır. Fakat başlamanın mîrâsla olacağı hususunda icmâ edilmiştir. Bununla birlikte mesele birkaç yöne ayrılınca farklı deliller ortaya çıkar. Birincisi, tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin başından itibaren "min ba'di vasiyyetin" (مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ) kısmına kadar, bu kısım sanki "siva" (سوى) yani başka mânasına gelir. Yani "yapabileceğiniz üçte bir vasiyetler dışında Allah size şunları tavsiye ediyor. İkincisi مِنْ بَعْدِ yani vasiyette bulunduktan sonra, bu durumda mîrâsın taksimi vasiyetten sonra olur. Şöyle bir yorum da ihtimal dâhilindedir: Vasiyet ve borcu ödeme mükellefiyetinden sonra Allah size mîrâsı emr etmiştir. Burada ise vücûb yoluyla vasiyetin neshedilmesi sözkonusu olur. Yani daha önce hem vasiyet etmek hem de borçları ödemek üzerinize vacip idi. Fakat Allah size sadece mîrâsı emretmiştir.
Ebeveyn ile Evlat Arasında Ticaret ve Şahitlik
Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bu ilâhî beyanda belirtilen "fayda vermenin mahiyeti" hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları bunun dünya hayatında olduğunu söylemiştir; bu da ihtiyaç durumunda oğulun, babasının nafakasını vermeye, işlerini yürütmeye önem vermesi, babanın da küçük yaşta iken veya muhtaç halinde çocuğunun nafakasını vermesi, onu gözetleyip korumasından ibarettir. Belirttiğimiz gibi olunca babalar ve oğullardan hangisinin diğerlerinden daha faydalı olduğu bilinemez. Sözkonusu ilâhî beyanda, Cenâb-ı Hakkın şunu demiş olması muhtemeldir: Hangi faydanın size daha yakın olduğunu bilemezsiniz; babaların faydasının mı yoksa oğulların faydasının mı? Bu beyanın yorumu böyleyse, bunda babanın çocuğu lehine, çocuğun da babası lehine şahitlikte bulunmasının bâtıl olduğuna işaret vardır. Çünkü bu yorumda Allah Teâlâ, bunun malında ona, onun malında da buna fayda bulunduğunu bildirmiştir. Fayda sözkonusu olunca, şahitliğinden faydalanılan tarafın tanıklığı kabul edilmez. Bu sebeple Ebû Hanîfe, alım-satımda vekil konumunda bulunan kişinin kendi babasından, oğlundan veya annesinden mal alması caiz değildir, çünkü bu satma ve satınalma sebebiyle kendisi de o maldan yararlanmaktadır. Yine [Hanefiler] şöyle demiştir: Aynı kişi sözkonusu kimselerden bir şey satın alsa veya kendilerine satsa açıklama yapmadan kâr edemez, çünkü bundan yararlanmaktadır.
Bir görüşe göre sözkonusu fayda, âhiret hayatına dairdir. İbn Abbas'tan şöyle rivayet edilmiştir: Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Yani babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin Allah'a daha çok itaat eden ve kıyâmet gününde Allah nezdinde derecesi en yüksek olanın kim olduğunu siz bilemezsiniz; çünkü Allah Teâlâ, müminlerin bir kısmını diğerine şefaatçi kılar. En çok itaat edeniniz, kıyâmet gününde Allah katında derecesi en yüksek olanınızdır" demektir. Çünkü Allah Sübhâneke ve Teâlâ inananların bir kısmını bir kısmına şefaatçi yapacaktır.
Hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bu beyanda Cenâb-ı Hakkın şöyle buyurduğu söylenmiştir: Ahiretteki dereceleriyle birlikte orada hangisinin daha faydalı olacağını bilemezsiniz, baba evladına mı yoksa evlad babasına mı? Çünkü onlar, âhirete dönünceye kadar, dünyada iken âhirette hangisinin diğerine fayda verme yönünden daha yakın olduğunu bilemezler. Cenâb-ı Hak bir anlamda şöyle buyuruyor: Şayet baba, cennette derece bakımından çocuğundan daha yüksekte ise, Allah çocuğunu kendi derecesine yükseltir, tâ ki gözü aydın olsun; çocuk derece bakımından babadan daha yüksek ise yüce Allah, anne-babayı çocuğun derecesine yükseltir ki gözler, aydın olsun; yani aşağıdakileri en yüksek mevkiye yükseltmek, basit bir konumda bulunanı üst dereceye çıkarmak. Bu durum Allah Teâlânın şu âyetinde ifade buyurduğu gibidir: "İman eden, soylarından gelenlerin de aynı iman ile kendilerini izledikleri, yani babaların imanı ile, yanlarına bu zürriyetlerini katacağız. Bununla birlikte babaların amellerinden de bir şey eksiltmeyeceğiz".
Âyet-i kerîmede yer alan faydanın şefaat konusunda olması da ihtimal dâhilindedir. Veya faydanın ne olduğu ve miktarı bilinemez. Yahut hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz, beyanındaki "kurb" (قرب) yakınlık değil büyüklük ve azamet anlamına gelir. Bu tür ifadeler örfte kullanılır. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Oysa kendilerine gösterdiğimiz her mûcize bir diğerinden daha büyüktür". Bunun anlamı "bir mûcize diğer mûcizeden daha büyüktür" şeklinde olmayıp her birini büyüklük ve azametle nitelemektedir. Hangimizin... bilemezsiniz beyanı da bunun gibi anlaşılmalıdır; yani hangisinin daha büyük yarar sağlayacağını azamet vermek ve büyütmek suretiyle herbirini nitelemek. En doğrusunu Allah bilir. Hangisinin fayda bakımından size daha yakındır beyanındaki "akrabu" (أقرب) kelimesi "evcebu" (أوجب) yani daha gerekli mânasına gelebilir; şu ilâhî beyanda olduğu gibi: "İnne rahmetellahi karîbun mine'l-muhsinîn (إِنَّ رَحْمَتَ اللَّهِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَ) Allahın rahmeti güzel işler yapanlara yakındır". Yani "güzel iş yapanlar için gereklidir" ve benzer diğer âyetler.
Bunlar Allah tarafından konulmuş paylardır. Allah Teâlâ mîrâs paylarına, daha önce geçen âyette zikrettiğimiz gibi farîda adını verdi. Çünkü bu paylar halkın çabasıyla değil Allah'ın vacip kılmasıyla olmuştur. Zira halk bu malların kendilerine sahip değillerdir. Ancak Cenâb-ı Hak insanlara vefatlarına kadar belli bir süre bu mallardan yararlanma hakkını vermiştir. Onlar vefat ettiklerinde Allah Teâlâ o malları kime verirse onun olur. İşte bu sebeple mîrâs mallarına ferâiz denilmiştir. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. Cenâb-ı Hak insanların ilk ortaya çıkışlarını, yaşayışlarını, menfaatlerini, onlar için uygun olan ve olmayan şeyleri bilir; ayırıp beyan ettiği paylarda hikmet sahibidir. "Hakîm" (حكيم) isabet eden, her şeyi yerli yerine koyan demektir; "zalim" (ظالم) de bir şeyi, yerinin dışına koyan demektir.
Yorumu Yorumla
-
yûsîkum (يُوصِيكُمُ)
İbn Fâris, v-s-y kökünün "bir şeyi başka bir şeye ulaştırmak, bağlamak ve bitiştirmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Vasiyet veya tavsiye etmenin, kişinin iradesini ve sözünü karşısındakinin eylemine bağlaması sebebiyle bu kökten türediğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "birine, içinde öğüt ve kesin bir yönlendirme barındıran bir eylemi emretmek" şeklinde tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin ayet bağlamında basit bir "tavsiye" değil, miras paylaşımlarını şansa veya örfe bırakmayan, uyulması mecburi, kesin ve bağlayıcı bir ilahi "yasama/hukuki kararname" (farz) niteliği taşıdığını detaylandırır.
evlâdikum (أولادكم)
İbn Fâris, v-l-d kökünün "doğurmak, üremek ve nesil vermek" manasına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin cinsiyet gözetmeksizin insanın kendi soyundan gelen hem erkek hem de kız çocukları kapsayan genel bir isim olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın miras paylarını belirlerken doğrudan bu kapsayıcı kelimeyi seçmesinin; İslam öncesi Arap toplumunda sadece kılıç kuşanan savaşçı erkekleri hak sahibi "soy" kabul eden kabileci yapıyı yıktığını, kızları da ontolojik olarak meşru ve eşit bir "evlat" statüsüne yükselttiğini analiz eder.
ez-zekeri (الذكر)
İbn Fâris, z-k-r kökünün "sertlik, sağlamlık, anımsamak ve erkek cinsiyeti" anlamlarını barındırdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, insan veya hayvan türündeki biyolojik erkek cinsini nitelemek için kullanıldığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyi miras matematiği içinde yapısal bir birim olarak kullandığını, kız çocuklarının (kadınların) miras hakkını zikrederken erkeği tamamen dışlamak yerine, her iki cinsi aynı hukuki denklemin içine yerleştirerek ekonomik haklar üzerinden yeni bir toplumsal cinsiyet dengesi inşa ettiğini analiz eder.
hazzı (حظ)
İbn Fâris, h-z-z kökünün "bir şeyden ayrılan pay, nasip ve talih" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "iyilik, mal veya mirastan kişinin hissesine düşen kesinleşmiş miktar" olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin erken dönem Arap ticari ve hukuki belgelerinde tesadüfi bir payı değil, katı bir matematiksel kesiri veya mülkiyet oranını ifade eden teknik bir terim olduğunu aktarır.
el-unseyeyn (الأنثيين)
İbn Fâris, e-n-s kökünün "yumuşaklık, uysallık ve dişi cinsiyeti" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin eril (zeker) kelimesinin tam zıddı olarak dişil olanı ifade ettiğini, ayetteki formunun ise tesniye (ikil) yapı barındırdığını belirtir. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ miras hukukları bağlamında bu ayetin retorik yapısını analiz ederken çarpıcı bir detaya dikkat çeker: Kur'an erkeğin payını temel alıp kadını ona göre oranlamak yerine, "iki dişinin payı" ifadesiyle hukuki ölçü birimini (baz değeri) kadın üzerinden kurmuştur. Bu durumun, kadının mirastaki yeni varlığını merkeze alan sarsıcı bir yasal formülasyon olduğunu detaylandırır.
en-nısfu (النصف)
İbn Fâris, n-s-f kökünün "bir şeyin tam ortasına ulaşmak, onu iki eşit parçaya bölmek" anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi matematiksel olarak tam bir yarım hisse şeklinde tanımlar. Christoph Luxenberg, Süryani-Aramice hukuk metinlerindeki "palga" (yarım/hisse) kavramıyla olan kökensel ve anlamsal paralelliğe işaret ederek, ayetteki bu tür kesin kesirsel ifadelerin, kabilelerin keyfi paylaşımlarına karşı itiraz edilemez, net ve evrensel bir yazılı hukuk kodu oluşturma işlevi gördüğünü teyit eder.
vesiyyetin (وصية)
İbn Fâris, v-s-y kökünün "bağlamak, bitiştirmek" anlamından hareketle, kişinin hayattayken ölümünden sonrası için malı veya işleri üzerinde bıraktığı bağlayıcı talimat olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ölen kişinin kendi iradesiyle bıraktığı maddi veya manevi direktifleri kapsadığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin başındaki ilahi vasiyet (yûsîkum) ile bu kelimenin arasındaki ayrıma dikkat çeker; kulun yapacağı vasiyetin ilahi payları ortadan kaldıramayacağını, ancak miras taksiminden önce yerine getirilmesi gereken, kişinin vicdani veya toplumsal taahhütlerini barındıran öncelikli bir yasal işlem olduğunu analiz eder.
deynin (دين)
İbn Fâris, d-y-n kökünün "boyun eğmek, itaat etmek, ödünç vermek/almak ve karşılık" anlamlarını taşıdığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "belirli bir vadeye bağlanmış, ödenmesi zorunlu borç" olarak tanımlar. Theodor Nöldeke, miras paylaştırılmadan önce "borç" (deyn) ödemesinin şart koşulmasının, Hicaz bölgesindeki oldukça gelişmiş ticari yapıya işaret ettiğini; ahde vefanın ve ticari sözleşmelerin bağlayıcılığının fiziksel ölümden sonra bile devam ettiğini gösteren güçlü bir sosyo-ekonomik hukuk ilkesi olduğunu analiz eder.
ferîdaten (فريضة)
İbn Fâris, f-r-d kökünün "kesmek, yarmak, kesin bir sınır/pay belirlemek ve mecburi kılmak" manalarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "Allah tarafından kesilip biçilmiş, miktarı net olarak tayin edilmiş ve uyulması zorunlu olan hisse" şeklinde açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, miras dağılım denkleminin en sonunda bu kelimenin kullanılmasının bir hukuki mühür işlevi gördüğünü; belirlenen payların insanların inisiyatifine, merhametine veya ataerkil uzlaşmalarına bırakılmış birer tavsiye olmadığını, ihlali haram olan sarsılmaz bir "ilahi zorunluluk" olarak kanunlaştığını detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla