اِنَّ الَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ اَمْوَالَ الْيَتَامٰى ظُلْماً اِنَّمَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ نَاراًۜ وَسَيَصْلَوْنَ سَع۪يراً۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 10. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: nisa suresi 10. ayet, nisa suresi, cehennem, zalimane kazanç, yetim hakkı, nisa 10, zulüm
-
Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; esasen onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.
Yetimin Malını Almak
Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler. Yani helâl kabul ederek yiyenler; kişi helâl kabul ederek yetim malını yerse kâfir olur, tehdit onun içindir. Bir görüşe göre âyetteki "zulmen" zulüm demektir; ayrıca günah demektir, ikisi de aynıdır. Burada yemek almaktan ibarettir. Allah Teâlâ'nın şu sözünde olduğu gibi: "Kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin" meâlindeki âyette Allah faizi almayı yasaklamıştır. Buna göre bu âyetteki "yemek, kavramı almaktan sakındırma konumundadır. Yine "faiz yiyenler" ve "faizden kalanı bırakın" meâlindeki ilâhî beyanlar faiz almayı yasaklama anlamındadır. Buna göre tefsirini yapmakta olduğumuz âyetteki "yemek" kavramı "almak ve helâl saymak"tan ibarettir. Âyet-i kerîmeyi gasp mânasına alanlar, ateş tehdidini ona tahsis etmişlerdir, ancak faiz yiyen kişi tövbe ederse müstesnâdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, kulları içinde suç işleyenlerden dilediğine azap edebilir. Nitekim faizi helâl sayanları azapla tehdit etmiştir, ancak tövbe edenler bu tehdidin dışındadır. Bir görüşe göre bu ifade bir teşbihtir, yani yetimin malından yiyen, çirkin ve büyük bir günah olması sebebiyle sanki ateş yemiş gibi olur. Katâde'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin "İki zayıf insan hakkında Allah'tan korkun buyurduğu bize nakledilmiştir. Kendisine "Onlar kimlerdir?" diye sorulunca şöyle cevap vermiştir: "Biri yetim çocuk, diğeri kadındır". Cenâb-ı Hak çocuğu yetim bırakmış ve onun hakkında tavsiyede bulunmuş, kadını da imtihana tâbi tutmuş ve onun aracılığıyla başkalarını da imtihan meydanına çekmiştir.
Yorumu Yorumla
-
ye'kulûne (يأكلون)
İbn Fâris, e-k-l kökünün "çiğnemek, yutmak ve bir şeyi midesine indirerek beslenmek" temel anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin Kur'an'da sıklıkla mecazi bir genişleme kazanarak "bir malı veya hakkı haksız yollarla tamamen kendi zimmetine geçirmek, tüketmek ve yok etmek" manasında kullanıldığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, yetim malını gasp etmenin Arap dilindeki en güçlü metaforunun "yemek" olduğunu, zira yenen bir şeyin geri döndürülemez biçimde yok edildiğini, bu sayede sömürünün yıkıcı ve kalıcı doğasına vurgu yapıldığını detaylandırır.
emvâl (أموال)
İbn Fâris, m-v-l kökünün "insanın mülkiyetinde olan, fayda sağlayan her türlü maddi eşya, para ve zenginlik" anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi insanın dünyada hayatını idame ettirmesini sağlayan nesnelerin genel adı olarak tanımlar. Arthur Jeffery, bu kelimenin Sami dillerindeki ortak kullanımına dikkat çekerek, İslam öncesi dönemden itibaren ticaret ve mülkiyet hukukunda yerleşik, devredilebilir ekonomik değerleri ifade eden standart bir terim olduğunu aktarır.
el-yetâmâ (اليتامى)
İbn Fâris, y-t-m kökünün "tek başına kalmak, eşini veya desteğini yitirmek, zayıf düşmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin babasını kaybetmiş ve henüz rüştüne ermemiş korumasız çocukları tanımladığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, bu kavramın İslam'ın ahlaki devriminde merkezi bir role sahip olduğunu, kabileci asabiyet sisteminde gücü olmadığı için ezilen bu sınıfın ilahi adalet tarafından ontolojik bir dokunulmazlık zırhıyla korumaya alındığını analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, yetimlik durumunun salt bir duygu sömürüsü aracı değil, ayet bağlamında malı yönetilmek üzere emanet edilen katı bir hukuki "hak sahibi" statüsü olduğunu vurgular.
zulmen (ظلما)
İbn Fâris, z-l-m kökünün "bir şeyi asıl bulunması gereken yerden başka bir yere koymak, eksiltmek, haddi aşmak ve karanlık" anlamlarını taşıdığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "adaletin tam zıddı olarak hak sahibinin hakkını haksızca gasp etmek" şeklinde tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel sisteminde zulmün, sadece insanlara karşı işlenmiş bir suç değil, aynı zamanda ilahi düzene ve insanın kendi fıtratına karşı yaptığı bir tecavüz olduğunu, yetim malını haksızca yemenin bu ontolojik karanlığın (zulmet) zirvesi kabul edildiğini analiz eder.
butûnihim (بطونهم)
İbn Fâris, b-t-n kökünün "zahir (dış) kelimesinin zıddı olarak bir şeyin iç kısmı, gizli olan tarafı ve karın" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bedensel bir organ olan midenin/karnın yanı sıra, insanın dizginlenemeyen dünyevi hırsını ve doymazlığını sembolize ettiğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi ve retorik üslubunda bu kelimenin seçilişindeki görsel şiddete dikkat çeker; "karınlarının içine yemek" ifadesiyle işlenen suçun iğrençliğinin soyut bir hukuk ihlalinden çıkarılıp, okuyucuda tiksinti uyandıran somut ve grotesk bir fiziksel vahşete dönüştürüldüğünü detaylandırır.
nâran (نارا)
İbn Fâris, n-v-r kökünün "ışık veren, aydınlatan, yakan ve sıcaklık yayan ateş" manasına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin dünyevi ateşi ifade ettiği gibi ayet bağlamında ahiretteki azap ateşini sembolize ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin muazzam bir ontolojik gerçeklik sunduğunu; vasilerin yediği yetim malının karşılığında ileride ateşle cezalandırılacaklarını değil, haram malın bizzat "ateşin kendisi" olduğunu, haksız kazancın midede yanan metafizik bir kor kütlesine eşdeğer hale geldiğini analiz eder.
seyeslevne (سيصلون)
İbn Fâris, s-l-y kökünün "ateşe girmek, ateşle yanmak, ateşe atılmak ve harareti bizzat tatmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemi ateşin etrafında bulunmak değil, doğrudan doğruya ateşin içine girip onun yok edici acısıyla bütünleşmek olarak tanımlar. Michael Cook, kelimenin başındaki "se" (gelecek zaman) ekinin, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret bilimi) dilinde kaçınılmaz ve kesin olarak gerçekleşecek bir akıbeti vurguladığını, sosyal adaletsizliğin cezasının ilahi mahkemede şaşmaz bir şekilde infaz edileceğinin dilbilimsel garantisi olduğunu teyit eder.
seîrâ (سعيرا)
İbn Fâris, s-a-r kökünün "ateşi tutuşturmak, şiddetle alevlendirmek, harlamak ve delice yanmak" anlamlarını barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sıradan bir ateşi değil, körüklenmiş, dehşet verici boyuta ulaşmış ve sönmesi imkansız hale gelmiş cehennem ateşini nitelediğini aktarır. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'daki cehennem tasvirlerini incelerken bu kelimenin, dünyadaki dizginlenemeyen hırs ve yetim malına duyulan sönmez iştah ile tam bir paralellik arz ettiğini; suçun mahiyeti (korkunç doymazlık) ile cezanın mahiyetinin (korkunç alev) adalet gereği birbirine eşitlendiğini analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla