وَلْيَخْشَ الَّذ۪ينَ لَوْ تَرَكُوا مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعَافاً خَافُوا عَلَيْهِمْۖ فَلْيَتَّقُوا اللّٰهَ وَلْيَقُولُوا قَوْلاً سَد۪يداً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 9. Ayet
Daralt
X
-
Geriye eli ermez, gücü yetmez çocuklar bıraktıkları takdirde (Halleri nice olur) diye korkacak olanların (başkalarının yetimleri için de) kalpleri sızlasın; Allah'tan sakınsın ve doğru söz söylesinler.
Geriye eli ermez, gücü yetmez çocuklar bıraktıkları takdirde. Denildi ki bu âyet-i kerîmenin hitap ettiği kişi, küçük çocukları bulunup ölmesi yakın olan bir erkektir. Biri ona "Şu kadar vasiyette bulun, yahut şunu azat et veya şunu yap" der. Halbuki ölen kendisi olsaydı servetini çocuğuna bırakmayı isterdi. İşte Cenâb-ı Hak bu sözü söyleyeni Allah'tan sakınsınlar beyanıyla korkutmuş ve kendi çocuğu hakkında adilce söylenmesini seveceği bir sözü söylemesini doğru söz söylesinler meâlindeki hitabıyla emretmiştir. Bu yorum İbn Abbas'ın görüşüdür. Başka bir görüşe göre bu kimse ölüm vakti gelen kimsedir, onun yanına gelen biri şöyle der: "Allah'tan kork, küçük ve servetini zayıf olan çocukların için elinde tut, onlardan başka senin malına layık kimseler yoktur; malından verilecek bir şey vasiyet etme" der. Allah Teâlâ bu kimsenin o sözleri söylemesini ve ölmek üzere olan kişiyi hayır işlerinden engellemesini yasaklamıştır. Çünkü ölmek üzere olan kimse, şayet kendisi olsaydı ve iyilik ile ilgili işleri vasiyet etmeyi isteydi bu sözlerin kendisine söylenmemesini ve bundan engellenmemesini arzu ederdi. İşte bunun gibi ölmek üzere olan kişinin yanında bulunan kimsenin de bu sözleri söylememesi gerekir. Birinci görüş daha uygundur.
Ölmek Üzere Olan Kişinin Vasiyeti
Bir görüşe göre âdil söz söylesinler. Ve doğru söz söylesinler demektir. Allah Teâlâ kişiye üzerindeki borçlarla ilgili vasiyette bulunmasını, ayrıca vasiyette haktan uzaklaşmasını emretmektedir. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Cenâb-ı Hak, ölüm döşeğinde yatan hastanın huzurunda bulunan kimseyi, ölmek üzere olan kişiye servetini köle azat etme, sadaka olarak dağıtma yahut da Allah yolunda harcamayı emretmesini yasaklamıştır. Bunun yanında ondan, borcunu ve alacağını açıklamasını istemiştir.
Allah'tan sakınsın ve ölmek üzere olan hastanın yanına oturdukları zaman doğru söz söylesinler. Yani yapacağı vasiyetinde âdil olmasını, zulmetmemesini söylesinler demektir. Öleceği zaman vasiyetinde âdil olan kimse, malını sanki Allah yoluna yöneltmiş gibi olur. Sâd b. Ebû Vakkās, kalkıp Hz. Peygamber'e malından ne kadar vasiyette bulunması gerektiğini sormuş, o da şöyle cevap vermiştir: "Üçte birini, üçte bir de az değildir. Şüphe yok ki senin aile fertlerini zengin bırakıp dünyadan ayrılman, insanlardan istemeye çekinen fakir ve muhtaç durumda bırakmandan daha hayırlıdır" cevabını vermiştir. Sonra Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Allah Teâlâ vefatınızda, daha önce yaptığınız amellere ilave olarak mallarınızın üçte birini size sadaka olarak bıraktı".
Yorumu Yorumla
-
yahşe (يخش)
İbn Fâris, h-ş-y kökünün "korkmak, çekinmek ve ürpermek" anlamlarına geldiğini, ancak bu eylemin sıradan bir korkudan ziyade, karşısındakinin yüceliğini veya olayın ciddiyetini bilmekten kaynaklanan saygılı ve endişeli bir korku olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi "havf" (korku) kavramından ayırarak, bilgiye dayalı ve ahlaki sorumluluk içeren bir çekinme hali olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayet bağlamında bu kelimenin derin bir empatik uyanışı tetiklediğini, kişinin geride korunmasız çocuklar bırakarak ölme ihtimalini düşünerek kendi ruhunda hissetmesi gereken ahlaki ve vicdani sarsıntıyı ifade ettiğini analiz eder.
terekû (تركوا)
İbn Fâris, t-r-k kökünün "bir şeyi kendi haline bırakmak, ayrılmak, terk etmek ve geride bırakmak" anlamlarını taşıdığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, eylemin mecburi veya ihtiyari olabileceğini, burada ise ölüm gibi zorunlu bir ayrılışla kişinin kendi iradesi dışında dünyada bıraktıklarını ifade ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin genel bırakma eyleminden evrilerek, hukuki bağlamda ölen kişinin geride bıraktığı mirası ve nesli tanımlayan teknik bir terime dönüştüğünü aktarır.
halfihim (خلفهم)
İbn Fâris, h-l-f kökünün "arka, geri, birinin ardından gelmek ve yerini almak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem fiziksel olarak arkada kalmayı hem de zaman boyutunda birinin vefatından sonraki dönemi (halefiyeti) nitelediğini ifade eder. Bu bağlamda, anne-babanın koruyucu kalkanı ortadan kalktıktan sonra, varoluşsal olarak arka planda kalan neslin durumunu resmettiğini belirtir.
zurriyyeten (ذرية)
İbn Fâris, z-r-r kökünün "küçük karıncalar, zerreler, tohumu saçmak ve yaymak" anlamlarını barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Allah'ın insan türünü yeryüzüne saçıp çoğaltmasından hareketle doğrudan "nesil, çocuklar ve soy" anlamına geldiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojisinde Süryanice ve Aramice ile kökensel bağlar bulunduğunu, kelimenin sadece biyolojik çocukları değil, geleceğe doğru uzanan ardışık ve kesintisiz kuşakları tanımladığını analiz eder.
dı'âfen (ضعافا)
İbn Fâris, d-a-f kökünün "gücün zıddı olarak bedensel, zihinsel veya durumsal zayıflık, acizlik" anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi insanın kendi başına ayakta kalamaması ve dışarıdan bir desteğe muhtaç olması durumu olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sosyolojik bağlamında bu kelimenin sadece yaş küçüklüğünü değil, kabile toplumunda ebeveynsiz kalarak ekonomik, hukuki ve sosyal kalkanlarını yitirmiş, istismara tamamen açık hale gelmiş çocukların statüsünü sembolize ettiğini detaylandırır.
hâfû (خافوا)
İbn Fâris, h-v-f kökünün "beklenen bir zarardan veya tehlikeden dolayı kalbin ürpermesi ve endişe duyması" anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "yahşe" eylemi ile aynı ayette kullanılmasını inceleyerek, bu kelimenin tehlike karşısında hissedilen saf ve doğrudan dehşet duygusunu ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak haritasında bu kavramın, sadece kendi canı için değil, başkasının zayıf çocukları (yetimler) için kendi öz evlatlarıymış gibi aynı koruyucu dehşeti ve endişeyi hissetmeyi zorunlu kılan evrensel bir empati yasası olarak kurgulandığını analiz eder.
ittekû (اتقوا)
İbn Fâris, v-k-y kökünün "bir şeyi tehlikeden korumak, sakınmak ve kalkan edinmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kavramı kişinin kendisi ile cezalandırılacağı durum arasına ahlaki bir bariyer koyması olarak analiz eder. Toshihiko Izutsu, bu ayet bağlamında kelimenin, zayıf çocukların haklarını ihlal etme potansiyeline karşı geliştirilmesi gereken derin bir teolojik sorumluluk bilinci ve ilahi gözetime karşı alınmış ahlaki bir "kendini savunma" mekanizması olduğunu vurgular.
kavlen (قولا)
İbn Fâris, k-v-l kökünün "düşünceyi dille ifade etmek, seslenmek, söz söylemek" anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ağızdan çıkan rastgele bir sesi değil, muhatabı üzerinde bir anlam ve eylem doğuran bilinçli hitabı ifade ettiğini açıklar.
sedîdâ (سديدا)
İbn Fâris, s-d-d kökünün temel anlamının "bir yarığı/boşluğu kapatmak, baraj kurmak, düzeltmek, doğrultmak ve hedefi tam onikiden vurmak" olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "içinde yalan ve hile barındırmayan, tam hedefine ulaşan, adil ve sağlam söz" olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki "boşluk kapatma" manasına dayanarak, yetimlere ve zayıf çocuklara söylenecek sözün sadece dürüst olmasının yetmeyeceğini; aynı zamanda onların kalplerindeki anne-baba yoksunluğunun açtığı duygusal yarığı kapatacak, onlara güven verecek, onurlarını zedelemeyecek pedagojik ve "sağlam/onarıcı" bir nitelikte olması gerektiğini analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla