Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 7. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 7. Ayet

    لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَۖ وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ اَوْ كَثُرَۜ نَص۪يباً مَفْرُوضاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lirricâli nasîbun mimmâ terake-lvâlidâni vel-akrabûne velinnisâ-i nasîbun mimmâ terake-lvâlidâni vel-akrabûne mimmâ kalle minhu ev keśur(a)(c) nasîben mefrûdâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Anne babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere pay vardır; yine anne babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da pay vardır, azından, çoğundan belli bir pay.

      Mîrâsın Taksimine Dair Hükümler

      Anne babanın ve yakınlarının bıraktıklarından erkeklere pay vardır; yine kadınlara da pay vardır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin Câhiliye devri insanlarının, kızların yanı sıra kadınlarla küçük çocukları vâris kılmamaları sebebiyle inmiştir. Onlar erkeklerden de sadece savaşa elverişli yaşta olup ganimet elde edenlere mîrâs veriyorlardı. Bu itibarla âyet-i kerîme hem erkekleri, hem de kadınları birlikte vâris kılmak üzere nazil olmuştur. Başka bir rivayete göre âyet Evs b. Sâbit el-Ensârî adında bir zat için inmiştir. Evs vefat etmiş, birkaç kızı ile hanımını geride bırakmıştır. Amcasının oğullarından vasî durumundaki iki erkek onun malını almış, hanımına ve kızlarına bir şey vermemiştir. Bunun üzerine Evs b. Sâbit'in hanımı Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme gelerek şikâyette bulunmuş ve durumunu anlatmıştı. Resûlullah kadına: "Evine dön, bakayım Allah bu konuda neye hükmedecek tir?" demiştir. Kadın da gitmiştir. Ardından Allah Teâlâ'nın şu meâldeki beyanı inmiştir: "Ebeveynin ve en yakınlarının geride bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Kadınlara da ebeveyninin ve en yakınlarının geride bıraktıklarının azından da çoğundan da farz kılınmış bir pay vardır". Başka bir rivayete göre sözkonusu âyet-i kerîme Sâd'ın hanımı hakkında inmiştir. Şöyle ki Sâd, Uhud savaşında şehit düşmüş ve geride iki kız ile hanımını bırakmıştır. Sâd'ın kardeşi onun malının tamamını almış ve hanımına da kızlarına da bir şey vermemişti. Bunun üzerine hanımı Hz. Peygamber'e giderek şikâyette bulunmuş ve olan biteni anlatmıştır. Resûlullah da ona "Allah sizin hakkınızda bana bir şey indirmemiştir" buyurmuştur. Daha sonra bu âyet nâzil olunca Resûl-i Ekrem, kızların amcalarından malın üçte ikisini alıp kızlara, sekizde birini de hanımına vermiş, kalanı da amcaya bırakmıştır. Artık âyetin kimler hakkında indiğini ancak Allah bilir. Bu nakilde iki kıza mîrâstan üçte iki verileceği hususunda delil vardır, nitekim onların üç ve daha fazla sayıda payları da aynıdır. Bu mesele, bazılarının "iki kız malın yarısını alamaz, çünkü Allah Teâlâ üç kıza üçte iki pay vermiştir" şeklinde söylediği gibi değildir.

      Âyet-i kerîmenin -burada anlatılandan başka- iki şıkka daha ihtimali vardır: Bu ilâhî beyandan sadece evlatların kastedilmesi muhtemeldir. O takdirde âyetin hükmüne bütün çocuklar, yani kızların bütün çocukları ile oğulların bütün çocukları girer, çünkü bunların hepsi ölenin çocuklarıdır. Bir de âyetten erkek ile kadınların kastedilmesi mümkündür, bu takdirde buna zevi'l-erhâm (yakınlar) da girer. Evlattan olan kızların kızları buna girmeyince, bu durum yüce Allah'ın sadece evlatları değil, belki erkek ve kadınları birlikte kastettiğini gösterir.

      Yine sözkonusu âyette, vârise yapılacak vasiyetin nesh edildiğine de işaret vardır, çünkü Cenâb-ı Hak Erkeklere bir pay... kadınlara da bir pay vardır buyurmuştur. "Mefrûdan" (مفروضاً) yani az ya da çok her birinde bilinen pay vardır demektir.

      Sonra azından çoğundan belli payı anlamındaki "nasîben mefrûdan" (نصيبا مفروضا) beyanı hakkında İmam Mâtürîdî şöyle demiştir: Bir görüşe göre bu, payını açıkladığı kimseye yöneliktir; bunlar da ashâb-ı ferâiz (mîrâstaki pay sahipleri) olup asabeler değildir. Dolayısıyla bu hüküm, Kur'ân'da ismen haklarına işaret edilen kimseler hakkında geçerli olur. Zikri geçtiği üzere, Allah'ın açıkladığı şeylerin iki hak olma ihtimali vardır. Onlardan biri asabelerin hakkıdır. Nitekim baba, erkek kardeşler ve erkek evlatlar için zikredilmiştir. İkincisi, ise ashâb-ı ferâizin hakkıdır. Şayet böyle olursa pay işaret ve işaret yoluyla bilinen şeyi kapsar. Çünkü asabelik hakkı olarak mîrâsa hak kazananların çoğu hakkında nas bulunmayanlardır; haklarında nas bulunanlar, özellikle çocuklar, erkek kardeşler ve babadır. Bir görüşe göre bu, değişik derecelerdeki akrabanın hepsini içine alır, böylece yine hakkında nas varit olmuş ve delile dayandırılmış bulunur. Yüce Allah'ın, "Aralarında kan bağı bulunanlar birbirlerine diğer müminlerden daha yakındır" meâlindeki beyanı bu yorumu kuvvetlendirir. Görüldüğü üzere inananlarla hicret edenler hakkında, onların din ve hicret kardeşliğine sahip uzak kimseler olduklarını beyan etti. Akrabadan bir kimse bile kalsa, mîrâs müminlere verilmez, çünkü akrabanın hakkı, akrabalık sebebiyle müminler ve muhacirlerin hakkının önüne geçirilmiştir; bu sebeple akrabalar şâyân-ı tercihtir. Bununla birlikte devlet, inanmış olma hakkı sebebiyle onlara harcama yapma hakkına sahiptir. Akrabalar bulunduğu halde, akraba dışındaki inananlara vermekte şüphe vardır; dolayısıyla akrabalar duruyorsa onlara vermek iki yönden şâyân-ı tercihtir. Birincisi, Kur'ân hükmünün umûmî oluşu, zaruret olmaksızın birine ait hükmün, diğerinin içine sokmadan her bir âyetin hükmünün gerçekleştirilmesidir. İkincisi, zikrettiğim gibi, çoğu sahâbînin ittifakı ve günümüzde fetvanın bu yönde olması ile birlikte bu hususta icmâın bulunmasıdır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ricâl (الرجال)

        İbn Fâris, r-c-l kökünün "ayağı üzerinde durmak, yürümek, yaya olmak ve erkek" anlamlarına geldiğini, kavramın temelinde bedensel gücün, dayanıklılığın ve ayakta kalmanın yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insan türünün eril cinsini tanımladığını, fiziksel ve sosyal hayatta işleri idare etme kapasitesine atıfta bulunduğunu kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin ayette kadınlarla (nisâ) birlikte anılmasının son derece kritik olduğunu analiz eder; zira İslam öncesi Arap toplumunda mirasa hak kazanmanın tek şartı "kılıç tutan erkek" (ricâl) olmak iken, Kur'an bu kelimeyi kullanarak erkeğin hakkını teyit etmekle beraber onun "tekeline" son vermiş ve onu sadece hak sahiplerinden biri konumuna indirgemiştir.

        nasîb (نصيب)

        İbn Fâris, n-s-b kökünün "bir şeyi dikmek, sabitlemek, sağlamlaştırmak, pay ve hisse" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "tesadüfi olmayan, kesin sınırlarla belirlenmiş ve bir kişinin ayrılmaz hakkı olarak tayin edilmiş hisse" şeklinde tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik kökenindeki "sabitleme" manasına dikkat çekerek, bu ayetteki kullanımın bir lütuf veya bağıştan ziyade, ilahi yasa ile teminat altına alınmış, iptal edilemez ve devredilemez katı bir hukuki "hak" kavramını inşa ettiğini detaylandırır.

        tereke (ترك)

        İbn Fâris, t-r-k kökünün "bir şeyi kendi halinde bırakmak, vazgeçmek, ayrılmak ve geride bırakmak" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın kendi isteğiyle veya ölüm gibi zorunlu bir sebeple dünyadan ayrılırken geride bıraktığı maddi serveti ifade ettiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin aslen genel bir bırakma eylemi iken, İslami dönemde hukuki metinlerde ve fıkıhta doğrudan "ölenin geride bıraktığı miras/mal varlığı" anlamına gelen teknik bir terime (tereke) dönüştüğünü analiz eder.

        el-vâlidâni (الوالدان)

        İbn Fâris, v-l-d kökünün "doğurmak, üremek, nesil vermek" anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, tesniye (ikil) formda kullanılan bu kelimenin, insanın biyolojik kökeni olan anne ve babayı birlikte kapsadığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, miras hukukunun inşasında "vâlidân" kelimesinin merkeze alınmasının, Cahiliye döneminin kabile ittifaklarına ve savaşçı asabiyete dayalı miras bölüşüm sistemini yıkarak, doğrudan biyolojik ebeveynlik (kan bağı) merkezli yeni bir aile sosyolojisi kurduğunu ifade eder.

        el-akrabûne (الأقربون)

        İbn Fâris, k-r-b kökünün "uzaklığın zıddı olarak mesafe, zaman veya nesep (soy) bakımından yakın olmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kan bağıyla birbirine en yakın olan akrabaları tanımladığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında bu kavramın, sadece duygusal bir yakınlık olmadığını; yeni İslam toplumunda hukuki ve ekonomik hakların dağıtımında kabile şeflerinin keyfi tercihlerinin yerini, derecelendirilmiş "akrabalık hiyerarşisinin" aldığını analiz eder.

        en-nisâ (النساء)

        İbn Fâris, n-s-v veya n-s-y kökünden türeyen kelimenin kendi lafzından bir tekili olmadığını ve doğrudan "kadınlar cemaatini" ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin dişil cinsiyeti ifade eden standart bir kullanım olduğunu kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "ve lin nisâi nasîbun" (kadınlar için de bir pay vardır) ifadesindeki açık "nisâ" vurgusunun, Antik Çağ ve Cahiliye dönemi uygulamalarına karşı eşi görülmemiş bir devrim olduğunu, kadını mirasa konu olan bir eşya (tereke) statüsünden çıkarıp, mirastan bizzat pay alan meşru ve bağımsız bir hukuki özneye dönüştürdüğünü analiz eder. Angelika Neuwirth de bu kelimenin ayetteki işlevinin, Geç Antik Çağ'da kadının ekonomik bağımsızlığını güvence altına alan sarsıcı bir yasal reform metni niteliği taşıdığını teyit eder.

        kalle (قل)

        İbn Fâris, k-l-l kökünün "az olmak, miktarca yetersiz olmak, bir şeyi yerden kaldırmak" anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, niceliksel olarak küçük ve az olan nesneleri ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu kelimenin kullanımının son derece kritik bir ahlaki ilkeyi barındırdığını; bırakılan mirasın hacminin (çok küçük veya değersiz görünmesinin) hak sahibinin hakkını ortadan kaldırmayacağını, adaletin sadece büyük meblağlarda değil, en ufak bir malda bile şaşmaz bir şekilde uygulanması gerektiğini detaylandırır.

        kesure (كثر)

        İbn Fâris, k-s-r kökünün "çok olmak, artmak, çoğalmak" manasına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "az" (kalle) kelimesinin tam zıddı olarak malın hacimsel veya sayısal bolluğunu ifade ettiğini söyler. Kur'an'ın bu iki zıt kelimeyi (kalle ve kesure) yan yana kullanarak mirasın niceliğine dair tüm olasılıkları kapsayan evrensel bir hukuk kuralı koyduğunu belirtir.

        mefrûdâ (مفروضا)

        İbn Fâris, f-r-d kökünün temel anlamının "kesmek, yarmak, kesin bir sınır çizmek, pay belirlemek ve zorunlu kılmak" olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "Allah tarafından miktarı ve sınırları kesin olarak belirlenmiş, değiştirilmesi ve ihlal edilmesi yasaklanmış farz/yükümlülük" olarak analiz eder. Theodor Nöldeke, kelimenin Kur'an'ın Medine dönemine ait yasama (teşri) dilinin tipik bir örneği olduğunu, toplumsal adetlerin üzerine çıkarak ilahi bir dikte ve idari bir hukuki terim işlevi gördüğünü belirtir. Gabriel Said Reynolds, "mefrûdâ" (farz kılınmış, kesinleşmiş) ifadesinin, erkek veya kadın mirasçıların paylarının insan inisiyatifine, kabile geleneğine veya ataerkil uzlaşmalara bırakılmadığını, doğrudan aşkın ve mutlak bir ilahi kararname ile mühürlendiğini vurguladığını detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X