Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 6. Ayet

    وَابْتَلُوا الْيَتَامٰى حَتّٰٓى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَۚ فَاِنْ اٰنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْداً فَادْفَعُٓوا اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْۚ وَلَا تَأْكُلُوهَٓا اِسْرَافاً وَبِدَاراً اَنْ يَكْـبَرُواۜ وَمَنْ كَانَ غَنِياًّ فَلْيَسْتَعْفِفْۚ وَمَنْ كَانَ فَق۪يراً فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِۜ فَاِذَا دَفَعْتُمْ اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْ فَاَشْهِدُوا عَلَيْهِمْۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vebtelû-lyetâmâ hattâ iżâ belaġû-nnikâha fe-in ânestum minhum ruşden fedfe’û ileyhim emvâlehum(s) velâ te/kulûhâ isrâfen vebidâran en yekberû(c) vemen kâne ġaniyyen felyesta’fif(s) vemen kâne fakîran felye/kul bilma’rûf(i)(c) fe-iżâ defa’tum ileyhim emvâlehum feeşhidû ‘aleyhim(c) vekefâ bi(A)llâhi hasîbâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler de mallarını alacaklar diye o malları israf ile ve tez elden yiyip tüketmeyin. Zengin olan (veli) yetimin malına tenezzül etmesin, yoksul olan da kararınca yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun; hesap sorucu olarak da Allah yeter.

      Yetimlerle İlgili Hükümler

      Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: "Hattâ iza daki (حتى إذا) hattâ bağlantı harfi olup anlamı şöyledir: Yetimler nikâh çağına geldiklerinde onları sınayın; bu, Şâfiî'nin görüşüdür. O, sınamayı buluğ çağına girdikten sonra düşünmektedir. Sözkonusu sınamanın iki sebeple ergenlik çağından önce yapılmış olması da muhtemeldir. Birincisi, ergen çağına girmeden önce yetim çocukların alışkanlık edinmeleri ve eğitim görmeleri için çeşitli ibadetler ve davranışlarla sınanmalarıdır, tâ ki onlar malların hukukî yönlerini, kadr-u kıymetini bilmiş olsunlar ve ergenlik çağına gelince onları korusunlar. Zira onlar ergenlik çağına ulaştıktan sonra, üzerlerindeki ibadet görevlerini ve diğer farzları bilemezler. Dolayısıyla bu durumda Allah'a karşı görevlerinin ve farzların, yok edilmesi sözkonusu olur, çünkü ergenlik çağına girinceye kadar bu görevleri yerine getirmelerine imkân yoktur. İşte bu sebeplerle Cenâb-ı Hak yetimlerin veli ve vasilerine ergenlik çağından önce onları sınamalarını emretmiştir ki, yetişkin hale gelince yapmaları gereken ibadetleri ve diğer görevleri bilip yerine getirsinler. Bakmaz mısın ki bir haberde yer aldığına göre Hz. Peygamber, şunları yapmakla babayı görevlendirmiştir: Baba yedi yaşına giren çocuğuna namaz kılmayı emredecek, dokuz yaşına gelince gerektiğinde dövüp eğitecek ve yataklarını ayıracaktır ki bu, yeni neslin hakları cümlesindendir. Bu, ergenlik çağından önce alışmaları ve eğitimi almaları içindir; böyleleri ergenlik çağına gelince üzerlerindeki hak ve vecibeleri bilmiş olurlar ve bunları yerine getirme işi kolaylaşır.

      İkincisi, yetimlerin akılları mallarının bir kısmıyla sınanmasıdır, onunla ticaret yaparlar ve sürekli meşgul olurlar; tâ ki bazı olayların veya beklenmedik hâdiselerin ortaya çıkması halinde mallarını koruyup koruyamayacaklarını görsünler. Bu yorumda, çocuk yaşta iken yetimlere ticaret izni vermenin caiz olduğuna dair delil vardır, çünkü bu durum ticaret yapmaksızın ortaya çıkmaz. Şayet denemekten kastedilen şey buluğ çağına girdikten ve büyüdükten sonraki durum ise, bunun da iki yoruma ihtimali vardır. Biri, ticaretin bizzat kendisini bilmesi, diğeri ise ticareti bilerek yapması ve kendi konumunun dışına çıkmamasıdır.

      Şafiî'nin "Hatta (حتى) harfi sıladır" demesine gelince, şayet onun bu harfi bağlantı (sıla) kabul etmesi mümkün olsaydı bir başkası için de rüşd kelimesini sıla yapması imkân dâhilinde girerdi, çünkü sıla kabul edilmesi açısından bununla önceki arasında bir fark yoktur.

      Eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin. Bu ilâhî beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür: Bazıları şöyle demiştir: Rüşd, yetimin şahitlik yapmaya ehil olan kimselerden olmasıdır. Bu durumda yetime malı teslim edilir. Buna göre bu görüşün sahibi, fâsık kimselerin ellerinden mallarını geri alması gerekir. Çünkü onların şahitlik yapma hakları yoktur. Aynı görüş sahibine göre kâfirlerin yetimlerine mallarının, ancak kendileri rüşd çağına ulaşmasından sonra verilmelidir. Şayet rüşdün şartı şahitlik olsaydı, bu görüş sahibine göre küfür inancı üzerinde kaldıkça- malının kendisine teslim edilmemesi gerekir, çünkü kâfirin hiçbir kimse hakkındaki şahitliği kabul edilmez. Bu durum, rüşdün zikredilen şey değil, belki söylendiği gibi akıllı olmak, malını korumak ve onu iyi kullanmak anlamında olduğunu gösterir.

      İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre o, Eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz anlamındaki ilâhî beyan hakkında şöyle demiştir: "Ergenlik çağına hilim, akıl ve vakarla ulaştığında". İbn Abbâs yine aynı âyetin yorumu hakkında şöyle demiştir: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ergenlik çağından itibaren yetimleri deneyin, şayet onların halinde rüşd durumunu ve malları hakkında güzel yönetim sahibi olduklarını görürseniz mallarını onlara verin". İbn Mesûd'un mushafında meâlen şöyledir: Eğer onlarda rüşd halini hissederseniz mallarını kendilerine verin. Hafsâ'nın mushafında da şöyle: "Yetimleri, malları konusunda deneyin, büyüdükten sonra ergenlik çağına gelinceye kadar".

      Yetimlere mallarını vermemek üç açıdan mümkündür: Birincisi, cömertlik, el açıklığı, Allah Teâlâ'nın bol rızık vereceği ve harcadıklarının yerini dolduracağı ümidiyle aşırı derecede verip dağıtmak. Bu durum ihtimal dâhilinde değildir, çünkü bu, peygamberlerin ahlâkından ve uygulamalarından biridir, insanların bundan engellenmesi ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır. Yahut şehvetleri galip geldiği ve ihtiyaçlarını giderme emeline ulaşmak için harcarlar diye malları onlara verilmez. Böyleleri kendi mallarından engellenirse başkalarının mallarından alır, dolayısıyla helâl ve güzel olmayan bir yoldan mal edinip, alır verirler. Bundan dolayı engellenmeleri muhtemel değildir. Yahut da akıllarındaki bir âfet veya zihnî eksiklik sebebiyle malları kendilerine verilmez. Şayet mallarının kendilerinden engellenmesi bunun içinse, her zaman engellenmeleri gerekir, bunun ne bir vakti ne de bir müddeti vardır. Malları kendilerine, ancak bu afet ve noksanlık kalktıktan sonra verilir. Yetimde rüşd hali görülünceye kadar malı üzerinde tasarrufta bulunmaktan engellenmesinin gerekçesi işte budur.

      Baskı Altında Zina Etmenin Hükmü

      Yetimin (dolayısıyla erkek çocuğunun) ergenlik çağına erişmesi ve akıl baliğ olması ihtilam olmak (düşü azmak) yoluyla belirlenmiştir. Aslında ikisi dışında insanın bütün organlarını kullanmak mümkündür; bunları kullanmaya ancak kişinin kendisi kādirdir, bunların biri cinsel organ, diğeri de dildir; bu iki organı ancak sahibi kullanabilmektedir. Bu sebepledir ki ihtilam olmak yetimin ergenliğe eriştiğinin ve âkıl bâliğ olduğunun alameti olarak kabul edilmiş ve yine aynı sebeple icbar altında tutmak bu iki organı etkileyememiştir. Meselâ icbar altında zina eden kimse gibi; böylesine had cezası uygulanır, çünkü zor kullanma zinayı oluşturamaz, o ancak kişinin fiili olarak gerçekleşir. Ancak (devleti temsil eden) vali müstesnâdır; vali kişiyi zinaya zorlar, o da bu fiili işlerse kendisine had cezası uygulanmaz, çünkü bunu, helâl olmasını sağlayan bir sebep olarak belirlemişiz. Bunun gibi bir kimse zorlanarak bir kadınla ilişkide bulunsa, şüphe ile cinsel ilişkiye girilen kadına verilen "ukr" tazminatını ödemesi gerekir, tazminat bunu zorlayana ödetilmez. Yine bir kimse kendi mallarından birini itlaf etmeye zorlansa, belirttiğimiz sebep dolayısıyla, mal zorlayana ödetilir. Buna bağlı olarak, zorlanan kimsenin boşaması, nikâhlanması ve köle azat etmesi geçerli olur, çünkü bu işler ancak dil ile gerçekleşir, dil üzerinde ise zorlama geçerli sayılmaz, bunun için bunlar caizdir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Anılanlar dışında mal satmak, almak ve diğer bütün akitler, dil ile söylemekle değil teslim etmek ve teslim almakla gerçekleşirler. Başkası için de kullanılmaları mümkün olduğu için, bunlar hakkında zorlamanın hükmü geçerli değildir, bu sebeple iki çeşit baskı birbirinden ayrılmıştır.

      Bundan dolayıdır ki iman dil ile değil sadece kalp ile olur dedik; çünkü kişi kâfir olmak için zorlandığında, küfür kelimesini dil ile ifade etse de fakat kalbi imanla dolmuş bulunsa kâfir olmaz. Ancak kalbi küfür ile tatmin bulursa kâfir sayılır, çünkü zorlama kalbe tesir etmez, zorlayan kişi de bu kalbi kullanmış olamaz, kalbi etkileyen başkası değil sadece onun sahibidir. Bu sebeple verdiğimiz cevap zikrettiğimiz gibi olmuştur.

      Ergenliğin Bilinmesi

      İhtilâm olmayı ergenlik kabul etmenin anlamı, cinsel organ dışında diğer organları kullanma imkânının bulunmasıdır, cinsel organı kullanmak ise ancak büyüdükten sonra mümkündür; bunun yanında babalar ve evlatlar hakkında bilinen ve toplumda cereyan eden anlayış. Bir de Cenâb-ı Hak mukadder kılınıp yazılan evladı talep etmenin buluğdan sonra olabilmesi. Bunun ise ancak çocuğun güç ve kudrete sahip bulunduğu zamanda olması gerekir, bu da ergenlik suyunun şehvetle çıkması yoluyla gerçekleşir. Örf ve adet açısından bilinen odur ki meninin şehvetle gelmesi durumunda ergenlik vaki olur, dolayısıyla meninin şehvetle çıkması ergenliğe alamet kılınmıştır. İşte bunun içindir ki (Yetimler) Evlilik çağına gelinceye kadar buyurulmuştur.

      Şunu da belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ'nın kaderde yazdıklarının duyulur âlemde ifade edilmesi konusunda dil ile diğer vasıtalar arasında fark vardır. Şu açıdan ki hiçbir kimse başkasının diline -dil sahibinin kanaatini almadan- hâkim olup konuşturamaz. Binaenaleyh ancak çocuğun sayesindedir ki buluğa ermiş olunca kaderinin gerçekleşmesinin anlaşılması sadece dil sahibinin ifadesiyle mümkün olur. İşte buluğun gerçekleşmesinin başkası tarafından bilinemez oluşunun anlamı budur. Tâ ki çocuğun ilk ergenliğe erişini kendisi ni belirtmiş olsun. Bir bakımdan çocuğun konuşması, kendi konumundakilere ilâhî hitabın yöneldiği birinin fiili yerine geçmiştir. Sözkonusu genç çocuğun konumu, akıldan imtihan edilen kişinin haline benzemiştir; çünkü akıl ihtilamla değil imtihanla anlaşılır. Buna bağlı olarak biz genci, ergenlik açısından değil akıl açısından imtihana tâbi tutmakla emrolunduk; bu noktada çocuğun ifadesi kabul edilir. Ergenlik çağına erdiğini söyleyen kimsenin beyanı artık benimsenir, böylece davranışları kayıt altına girer, hukukun da aynı zamandan itibaren bunun olabileceğini benimsemesi gerekir. Özellikle kişiye idrak yeteneğine ulaştıktan sonra uygulanacak sınavı benimsemediği takdire onu başka hangi yolla imtihana tâbi tutabiliriz, diyen kimseye göre! Şimdi, genç çocuğun ergenlik çağına erdiğini söylemesi benimsenince kendisini ilgilendiren her şey gerekli hale gelir. Daha önce de belirttiğim üzere onu ilgilendiren ilk şey buluğ çağına ulaşmasıdır. Bu durumda söz ve beyanın akılla ilişkisi, aklî kemalin de buluğla alakası vardır, çünkü sorumluluğun ve dolayısıyla kayda geçirilmenin dayanağı ergenliktir. Yine dilin, sahibinin dışındaki biri tarafından kendisine hükmetmesinin imkân dışında kalışı, dile ait her hakkın mutlaka ona ait olacağını gösterir; çünkü dil alanına giren bir şeyin kendisi olmaksızın etkide bulunması mümkün değildir. Şunu da belirtmeliyiz ki dil olmaksızın vuků bulan her işin mevcudiyetinin sebebi dil değil, belki haber vereni olur. Böylesi icbar altına alınan türden bir şey olup yok olması beklenir ve gerçekten ortadan kalkar. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      O malları israf ile ve tez elden yiyip tüketmeyin. Denilmiştir ki israf yasaklanan her şeydir. Yine denilmiştir ki israf haksız olarak yemektir. Sanki israf sınırı aşmaktan ibarettir; şu ilâhî beyanda buyurulduğu gibi: "O iyi kullar harcama yaptıkları zaman ne saçıp savururlar..." İslâmiyet'te cimrilik yerilmiştir, bunun yanında yetimin malından harcama yapılırken de israf aynı şekilde yerilmiştir. "İsrafen ve bidaren" (إسرافاً وبداراً) yani İsraf ile ve tez elden. Denilmiştir ki "bidâr" (الْبِدَارُ) mübâdere (المبادرة) demektir; her iki kelime aynı mânada kullanılır, cidâl ve mücadele gibi. "Bidâr" ve "mübâdere"nin anlamı şudur: Yetimle bakan kimsenin büyür de malına sahip olur korkusuyla onun malını yemekte acele etmesi. Bu, İbn Abbas'ın görüşüdür. İbn Mesûd'un kanaati ise şöyledir: Yetimler büyüyecek korkusu ile onların mallarını israf ederek ve acele ile yemeyin.

      Zengin olan (veli) yetimin malına tenezzül etmesin, yoksul olan da kararınca yesin. Âyetin zâhirine göre Allah Teâlâ yetimin velisi hakkında şu beyanda bulunmuştur: Şayet fakir ise örfe uygun tarzda israf etmeksizin yemeli dir, bu da orta yollu bir harcamadır. Hz. Peygamber'den rivayet edilmiştir ki bir sahâbî: "Malım yok, yetimim var" diye sormuş, Resûlullah da şöyle cevap vermiştir: "Yetiminin malından israf etmeyecek ve onun malını kendi malınla birleştirmeyecek şekilde ye". Bu hadiste, zengin kimsenin vasisi bulunduğu yetimin malından yemesinin caiz olmadığına, fakir olan vasi yiyince de israfa kaçmayacak bir harcamada bulunmasının gerektiğine yönelik delil vardır. Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah'ın malı (devlet malı) konusunda kendimi yetimin malı karşısında imiş gibi kabul ettim. Şayet bu mala ihtiyaç duymazsam ona dokunmam, şayet ihtiyaç duyarsam örfe uygun bir şekilde yerim. Servete kavuşunca da yediklerimi öderim.

      İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Vasî eğer muhtaç durumda ise elini yetimlerin elleri ile yemeğe uzatır, fakat sarık giyemez". Hz. Aişe'nin de şu ilâhî beyan hakkında şöyle dediği nakledilmiştir: Yoksul olan da kararınca yesin demek "Yetimin velisi, onun malına bakıp geliştirdiği ve kendisi muhtaç olduğu takdirde onun malından yer" anlamına gelir. Bir görüşe göre borç olarak yer, sonra zengin olunca onu geri verir. Bu, İbn Abbas'ın kanaatidir.

      Şöyle denilmiştir: kararınca yesin, yani kendi malından, yetimin malına dokunmasın. Diğer bir görüş ise şöyle: Yetimin malı için çalışınca ve o malı gözetince yer. Bir görüşe göre de borç olarak yer; Cenâb-ı Hakkın şu beyanına bakmaz mısınız? (Mallarını kendilerine verdiğimiz zaman) yanlarında şahit bulundurun. Yetimin malı yetimlere verildiği zaman, Allah buna şahit tutmayı emretmiştir, şayet mal vasînin elinde emanet olsaydı verirken şahit tutmaya muhtaç olmazdı. Şu kadar var ki bu, vasînin kendi konumu için değil, kendisi ile yetimin vârisleri arasında anlaşmazlık çıkması durumunda anlaşmazlığı çözmek için şahit gerektirir. Tartışması yapılan bu konuda şöyle de denilmiştir. Örfe uygun olarak yemek, açlığı giderecek kadar yemek ve avret yerini örtecek kadar giyinmek demektir.

      Hesap sorucu olarak da Allah yeter. Denilmiştir ki Allah, vasînin, yetimin malından aldıklarına ve harcadıklarına şahittir. Hasîben (حَسِيبًا) beyanının 'Yetim dünya hayatında hesaba çekmese de âhirette Cenâb-ı Hak, onu hesaba çeker' mânasına gelmesi muhtemeldir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ibtelû (ابتلوا)

        İbn Fâris, b-l-v kökünün "denemek, sınamak, bir şeyin iç yüzünü ortaya çıkarmak ve eskimek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiili "insanın gizli durumunu, yeteneklerini veya niyetini ortaya çıkarmak için yapılan uygulamalı imtihan" olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bağlamıyla bu eylemin, yetimlerin sadece biyolojik yaşlarının değil, zihinsel ve pratik melekelerinin gelişip gelişmediğini ölçmek için tasarlanmış aşamalı bir pedagojik ve finansal sınama süreci olduğunu vurgular.

        beleğû (بلغوا)

        İbn Fâris, b-l-ğ kökünün "bir şeyin hedefine ulaşması, son noktaya varmak ve gayeye erişmek" anlamlarını taşıdığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi insanın hayat serüveninde fiziksel ve biyolojik olgunluk (büluğ) sınırına erişmesi olarak tanımlar. Ayette yetimlerin evlilik çağına gelmesini niteleyen bir dönüm noktası olarak incelenir.

        en-nikâh (النكاح)

        İbn Fâris, n-k-h kökünün "birleşmek, iç içe geçmek ve akit (sözleşme) yapmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin evlilik kurumunu kuran hukuki ve cinsel birleşme sözleşmesini ifade ettiğini, ayette doğrudan evlilik çağına girmeyi temsil ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kökensel olarak Arap sosyal yapısında kurumsallaşmış bir medeni hukuku simgelediğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin ayet bağlamında insanın bedensel rüştünün yanı sıra sosyal sorumluluk alma eşiğini temsil ettiğini analiz eder.

        ânestum (آنستم)

        İbn Fâris, e-n-s kökünün "ünsiyet kurmak, yatışmak, bir şeyi net olarak görmek ve sezmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "dikkatli bir gözlem yoluyla kesin bir bilgiye, somut bir emareye ulaşmak" olarak analiz eder. Bu bağlamda, vasilerin yetimlerdeki olgunluk belirtilerini yüzeysel bir tahminle değil, pratik deneyimler ve net gözlemler (ünsiyet) sonucunda idrak etmeleri gerektiği vurgulanır.

        ruşden (رشدا)

        İbn Fâris, r-ş-d kökünün "doğru yolu bulmak, isabetli karar vermek ve sapkınlığın (gayy) tam karşıtı olmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı "aklın ve idrakin doğru hedefe yönelmesi, kişinin kendi lehine ve aleyhine olanı ayırt edebilmesi" şeklinde tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da genellikle dini ve ahlaki bir doğru yolda olmayı ifade eden bu kelimenin, söz konusu ayette doğrudan ekonomik rasyonelliği, mali ihtiyatlılığı ve parayı yönetebilecek pratik zekayı kapsayan çok katmanlı bir olgunluk olarak kullanıldığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin finansal okuryazarlık ve zihinsel yetkinliğin eşzamanlı bir tezahürü olduğunu detaylandırır.

        fedfeû (فادفعوا)

        İbn Fâris, d-f-a kökünün "itmek, uzaklaştırmak ve bir şeyi hak sahibine güçlü/kesin bir şekilde teslim etmek" anlamlarını barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemi "bir malı veya emaneti kendi himayesinden çıkarıp, şeksiz şüphesiz asıl sahibine iade etmek" olarak tanımlar. Burada rüştü ispat edilen yetimin malı üzerindeki her türlü vesayet hakkının tamamen ve geciktirilmeden kaldırılması gerektiği ifade edilir.

        isrâfen (إسرافا)

        İbn Fâris, s-r-f kökünün "haddini aşmak, sınırı geçmek, saçıp savurmak ve cehalet" anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "harcamalarda itidali ve dengeyi bozarak meşru çizginin ötesine geçmek, malı yersiz tüketmek" olarak analiz eder. Toshihiko Izutsu, israf kavramının sadece maddi bir savurganlık değil, ilahi düzene karşı işlenmiş ahlaki bir ihlal ve nankörlük formu olduğunu, emanete ihanetin bir yöntemi olarak ele alındığını detaylandırır.

        bidâren (بدارا)

        İbn Fâris, b-d-r kökünün "acele etmek, yarışmak, bir şeyin vaktinden önce gerçekleşmesi için çabalamak" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, vasilerin yetimlerin mallarını yönetimleri altında tutarken, yetimlerin rüşt çağına gelip mallarını geri isteyecekleri korkusuyla ahlaksızca bir telaşa düşmelerini ve malı hızla tüketmelerini ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kavramın haksız kazanç sağlama psikolojisinin bir analizi olduğunu, sömürünün süresinin kısıtlı olduğunu bilen vasinin fırsatçı ve telaşlı karakterini ifşa ettiğini analiz eder.

        ğaniyyen (غنيا)

        İbn Fâris, ğ-n-y kökünün "ihtiyaç duymamak, kendi kendine yetmek ve başkasından müstağni olmak" manalarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, başkasına muhtaç olmayan, kendi ekonomik düzenini sağlayabilen kimse olarak tanımlar.

        felyesta'fif (فليستعفف)

        İbn Fâris, a-f-f kökünün "çirkin, meşru olmayan ve haram olan şeyden geri durmak, nefsi tutmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "kişinin bedensel ve dünyevi arzularını aklın ve şeriatın kontrolü altında tutması, tamaha kapılmaması" olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kendi geçimi yerinde olan zengin vasinin, yetimin malını yönettiği için herhangi bir yönetim ücreti veya komisyon almaktan ahlaki bir yücelikle ve tamamen imtina etmesinin Kur'an tarafından beklenen temel erdem olduğunu detaylandırır.

        fakîran (فقيرًا)

        İbn Fâris, f-k-r kökünün temel anlamının "omurgası/beli kırılmak veya yarılmak" olduğunu, mecazi olarak ise "şiddetli ihtiyaç sahibi olmak" manasına evrildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin adeta yoksulluktan beli bükülmüş, kendi kendine yetemeyen ve hayati ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan kimseleri tanımladığını belirtir.

        felye'kul (فليأكل)

        İbn Fâris, e-k-l kökünün "çiğneyip yutmak, beslenmek" anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin bağlam içinde salt yeme/içme eylemini değil, yoksul olan vasinin yetimin malından harcadığı mesai karşılığında makul bir yönetim hakkı (ücret) alarak mülkiyetine geçirmesini mecazi olarak ifade ettiğini söyler.

        bil-ma'rûfi (بالمعروف)

        İbn Fâris, a-r-f kökünün "bilmek, tanımak ve birbiri ardına dizilip uyumlu olan şey" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, akıl ve inanç çerçevesinde güzel kabul edilen, toplumun yadırgamadığı hakkaniyet ölçüsünü ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, yoksul vasinin alacağı ücretin keyfi olamayacağını, piyasa şartlarına (örf), verilen emeğe, adalete ve yetimin mal varlığının oranına uygun şeffaf bir asgari standarda (ma'ruf) bağlanması gerektiğini analiz eder.

        feşhidû (فأشهدوا)

        İbn Fâris, ş-h-d kökünün "bir yerde hazır bulunmak, görmek ve bildiğine tanıklık etmek" anlamlarını taşıdığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, hukuki bir mal devri işlemini güvence altına almak ve ileride doğabilecek anlaşmazlıkları önlemek için sürece resmi/şeffaf şahitler dahil etmeyi emreden bir kavram olduğunu belirtir. Patricia Crone, bu kelimenin Geç Antik Çağ ve İslam hukukunun şekillenmesinde, sözlü toplumdan yazılı ve şahitli sözleşme toplumuna (kurumsal adalete) geçişin temel hukuki argümanlarından biri olduğunu teyit eder.

        hasîbâ (حسيبا)

        İbn Fâris, h-s-b kökünün "saymak, hesaplamak, miktarını bilmek ve kafi gelmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "herkesin amelini, niyetini ve harcamasını eksiksiz olarak kaydeden, zerre kadar haksızlığa göz yummayan ve karşılığını veren otorite" olarak analiz eder. Arthur Jeffery, kökensel olarak muhasebe ve kayıt tutma ile bağlantılı olan bu kelimenin, Kur'an'ın teolojik lügatinde mutlak denetleyici sıfatıyla kullanılarak ilahi adaletin ticari ve hukuki bir metafor üzerinden insan aklına yaklaştırıldığını detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X