وَلَا تُؤْتُوا السُّفَـهَٓاءَ اَمْوَالَكُمُ الَّت۪ي جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ قِيَاماً وَارْزُقُوهُمْ ف۪يهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلاً مَعْرُوفاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 5. Ayet
Daralt
X
-
Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin, o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel şeyler söyleyin.
Mallarınızı aklı ermezlere vermeyin. Bu ilâhî beyan hakkında Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yani kâfirlere vermeyin. Bir görüşe göre mallarınızı aklı ermezlere vermeyin, aksi takdirde onlar size hâkim olurlar, fakat siz onlara hâkim olun. Diğer bir görüşe göre anlam şöyledir: Onlara mallarınızı vermeyin, yoksa sizin üzerinize yönetici olurlar, asıl siz mallarınızla onlara hükmedin. Bu âyetin yetimlere dair olduğunu kabul edenler, Allah Teâlânın buradaki mallarınız anlamına gelen "emvaleküm" (أموالكم) şeklindeki beyanının konumunu “lâtektülü enfuseküm" (لَا تَقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ) yani kendinizi öldürmeyin" beyanı ile "fe sellimû 'alâ enfusiküm" (فسلموا على أنفكم) yani "kendinize selâm verin" beyanının konumu gibi düşünmüştür. Bu örneklerin İkincisi, "evde gördüklerinize selâm verin mânasına gelir. Yetimlerin mallarının, onların velilerine nispet edilmesi de bunun gibidir.
Mallarınızı aklı ermezlere vermeyin. Aslında sefih (سَفِيهٌ) gerçek mânasında câhil olsun veya olmasın, câhillerin yaptıkları işi yapan kimselerdir. Nitekim âlim bir kişi bile meşrû sınırları aşar ve kötü fiiller işlerse ona da bu lakap verilir. Nitekim Kur'ân'da Ehl-i Kitap âlimlerinin sefihlikle nitelenmesi bu anlayışa bağladır. Câhillerin bununla nitelenmesi, cehaletin sefihliği yapmaya sebep olmasındandır. Mallarınızı aklı ermezlere vermeyin meâlindeki beyanının bu iki anlama gelmiş bulunması muhtemeldir. Sözkonusu iki muhtevadan hangisi olursa olsun, onda Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı meâlindeki ilâhî beyandan sakındırmak vardır. Bu da ya dünya işleri yahut âhiret işleri veya her ikisini de ilgilendiren hususlardan ibarettir. Dünya ve âhiret hayatı için harcama yapmanın yahut da yapmamanın yolu tedbirli olmak, dini hükümlere riayet etmek ve sebepleri gözetmektir. Her iki yöntem, yani câhil ile âlimin sefihliği malların Allah tarafından veriliş amacını saptırır. İşte servetin lütfedildiği kimse, onu anılan sefihlere vererek malı zayi etmekten sakındırılmıştır. Bununla birlikte bunda, uyulması gereken kimsenin, statüsü sadece uymak olan kimseye bağlı kalması sözkonusu olur. Bu ise hikmet sınırı ve aklın övgü alanının dışında kalır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette mal ve servet erkeğe nispet edilmekle birlikte onun muhtevasına kadınlar da alınmıştır; bu kâinatın ve servetin yönetimine hâkim olan Allah'ın fiilidir.
Şunu da belirtmek gerekir ki tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin muhtevası Cenâb-ı Hak tarafından kadınlara yöneltilmiştir. O ki kâinatın yönetimi kendisine aittir. Yine O, kadınları erkeklerin idaresi altında yaratıp geliştirmiş, erkekleri onların yöneticisi ve koruyucusu diye nitelemiştir. Ayrıca küçükler de âyetin muhtevasına alınmıştır. Çünkü öylelerinin servetlerinin korunmasını büyükler üstlenmiştir; böylece küçükler yetişkinlerin kefaleti altına alınmıştır. Yetişkinlerin malları ise elbette kendi yöntemleri altındadır. "Sefeh"in mahiyeti yukarıda anlattığım gibidir.
Burada Cenâb-ı Hakkın çocuklardan ve kadınlardan bahsetmesinin hikmeti -âyette zikrettiği sefihlere vermekten sakındırdığına göre- onların yiyecekleri ve giyecekleridir. Câhillerin ve davranışlarıyla sefih olan kimselerin rızıkları başkaları üzerine vacip olmaz. Böylece zikredilenler, âyetin mânasına daha elverişli olur, her ne kadar kendilerinden bahseden âyetle amaçlanan sonuca layık hale gelmişlerse de. Sözkonusu edilen haller onlara galip gelince zikrettiği kimseler onlara hâkim olmuştur.
Hasan-ı Basrî'nin, sefihlerle ilgili âyeti kâfirler anlamına yorumladığı da nakledilmiştir. Sanki o, geçime dayanak anlamındaki "kıyâm kavramına din işlerini yerine getirme anlamı vermiştir, oysa ki din işlerinde kâfirlerden yararlanmak caiz değildir ki servet onun yanında bulundurulsun. Şu da var ki âlimler İslâm şeriatinin akitlerle ilgili hukukunu bilmediklerinden kâfirleri akitlerde yetki sahibi kılmayı hoş karşılamamıştır; mallarını kendilerine vermek de bunun gibidir.
Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınız. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınız meâlindeki beyanın "işlerinizin ve geçiminizin direği yaptığı mallarınız" şeklinde yorumlanmıştır. Evet böyledir, Allah Teâlâ bu malları insanlar için dinlerini ve bedenleri ayakta tutan gıdalar konumunda bulundurmuştur.
O mallarla onları besleyin, giydirin. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki malları kendilerine vermeyin, fakat yiyeceklerini verin ve onları siz giydirin. Bir görüşe göre Allah şöyle buyuruyor: Mallardan onlara harcayın ve onları yedirin. Diğer bir görüşe göre yüce Allah mallar verilenlere değil verenlere nispet ettiğine göre bu durum çocuğun nafakası ile giyiminin yetişkin erkek üzerine vacip olduğunu kanıtlamaktadır.
Onlara güzel şeyler söyleyin. Denilmiştir ki "yapacağım, giydireceğim gibi güzel vâdlerde bulunun. Başka bir görüşe göre onlara iyiliği emredin, kötülükten sakındırın demektir. Diğer bir görüşe göre edebi ve dini öğretin; kendilerine iyi, yumuşak ve nazik sözler söyleyin, demektir.
Yorumu Yorumla
-
tu'tû (تؤتوا)
İbn Fâris, e-t-y kökünün "bir şeyin gelmesi, ulaşması veya birine verilmesi, teslim edilmesi" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiili bağlam içerisinde "bir malın yönetimini veya mülkiyetini bir başkasına devretmek" olarak tanımlar ve burada yetkin olmayan kişilere finansal gücün teslim edilmesinin yasaklandığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin hukuki bir tasarrufu ifade ettiğini, mal üzerindeki velayet ve denetim hakkının, rüşt (zihinsel ve ekonomik olgunluk) ispat edilene kadar asıl hak sahiplerine iradi olarak teslim edilmemesi gerektiğini ontolojik bir sorumluluk olarak detaylandırır.
es-sufehâe (السفهاء)
İbn Fâris, s-f-h kökünün "hafiflik, ciddiyetsizlik, akılsızlık ve muhakeme eksikliği" anlamlarını taşıdığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "hilm" (akli olgunluk ve ağırbaşlılık) kavramının zıddı olarak konumlandırır ve dünyevi veya dini işlerde doğru karar verebilecek zihinsel kapasiteden yoksun, malı israf etme eğilimindeki kişileri tanımladığını belirtir. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye döneminde "sefih" kelimesinin fevri, cesur ancak düşüncesizce kan döken kabile üyeleri için kullanıldığını, Kur'an'ın ise bu kelimeye rasyonel ve ekonomik bir boyut kazandırarak "malını yönetmekten aciz, mantıksız kişi" şeklinde yeni bir ahlaki-hukuki anlam yüklediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet bağlamında yalnızca zihinsel engellileri veya çocukları değil, harcama alışkanlıkları ve yaşam tarzıyla sermayeyi tüketip toplumsal düzeni sarsma potansiyeline sahip finansal okuryazarlığı olmayan her bireyi kapsadığını ifade eder.
emvâlekum (أموالكم)
İbn Fâris, m-v-l kökünün "insanın sahip olduğu her türlü maddi değer ve servet" anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın varlığını sürdürmesine aracılık eden ekonomik gücü temsil ettiğini belirtir. Burada dikkat çekici olanın, mal aslında sefihlere (yetimlere veya ehliyetsizlere) ait olsa bile, Kur'an'ın "mallarınız" diyerek toplumsal mülkiyet bilincine vurgu yapması olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kullanımın İslam iktisat felsefesindeki dayanışma ruhunu yansıttığını, bireyin malının yok olmasının veya israf edilmesinin tüm toplumun ekonomik gücünde bir kayıp yaratacağı için malın korunmasının kolektif bir sorumluluk olarak görüldüğünü detaylandırır.
ceala (جعل)
İbn Fâris, c-a-l kökünün "bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, kılmak, koymak ve yaratmak" anlamlarını barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir nesneye yeni bir işlev veya statü kazandırmak manasında kullanıldığını ifade eder. Ayet bağlamında, Allah'ın maddi serveti insan hayatının devamlılığı için vazgeçilmez bir temel ve işlevsel bir araç olarak "var ettiği ve kıldığı" gerçeğine dikkat çeker.
kıyâmen (قياما)
İbn Fâris, k-v-m kökünün "kalkmak, dik durmak, bir şeyin dayanağı ve temeli olmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı "insanın veya toplumun ayakta kalmasını, hayatını idame ettirmesini sağlayan belkemiği" olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ekonomik servetin ayette doğrudan "kıyâm" (ayakta tutan güç/temel direk) olarak nitelendirilmesinin, Kur'an'ın maddi dünyayı ve sermayeyi küçümsemediğinin, aksine bireysel ve toplumsal bekanın rasyonel bir gerekliliği olarak ne kadar merkeze aldığının açık bir göstergesi olduğunu ifade eder.
verzukûhum (وارزقوهم)
İbn Fâris, r-z-k kökünün "düzenli pay, nasip, maddi veya manevi beslenme kaynağı" anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin, canlıların hayatını sürdürebilmesi için gerekli olan ve sürekli yenilenen nimetleri ifade ettiğini belirtir. Bu bağlamda, vasilerin kendi yönetimleri altındaki ehliyetsiz kişilerin ana sermayesini tüketmeden, o malın işletilmesinden elde edilen kâr veya düzenli gelir üzerinden onların geçimlerini sağlamakla yükümlü olduklarını analiz eder.
veksûhum (واكسوهم)
İbn Fâris, k-s-v kökünün "örtmek, giydirmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın fiziksel korunması ve toplumsal saygınlığının asgari şartı olan kılık kıyafet teminini ifade ettiğini söyler. Ayetin sosyo-ekonomik bağlamında beslenme (rızık) ile giyinmenin (kisve) yan yana zikredilmesinin, vasayet altındaki kişilerin insani onurlarına yaraşır asgari yaşam standartlarının eksiksiz karşılanması yönündeki hukuki zorunluluğa işaret ettiğini vurgular.
kavlen (قولا)
İbn Fâris, k-v-l kökünün "dille ifade etmek, seslenmek, düşünceyi kelimelere dökmek" anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sadece fiziksel bir ses çıkarımı değil, anlamlı, muhatapta bir etki bırakan ve iletişim amacı taşıyan her türlü sözlü ifadeyi kapsadığını açıklar.
ma'rûfâ (معروفا)
İbn Fâris, a-r-f kökünün "bilmek, tanımak, idrak etmek, bir şeyin ardışık olarak dizilmesi ve güzel koku" gibi anlamlara geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "akıl ve şeriat tarafından güzelliği kabul edilen, toplumun yadırgamayacağı iyi ve makul davranış/söz" olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, "ma'ruf" kavramının Kur'an'ın ahlak sistemindeki en kilit terimlerden biri olduğunu, İslam öncesi dönemin keyfi kabile gelenekleri yerine evrensel vicdanın, sağduyunun ve ilahi yasanın onayladığı "bilinen iyilik" normunu getirdiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, malları kendilerine verilmeyen ehliyetsiz kişilere karşı incitici, tahkir edici bir dil kullanmak yerine; pedagojik ve psikolojik olarak onları teskin eden, gerekçeyi güzellikle açıklayan ve onurlarını koruyan yapıcı bir iletişimin hukuki görevin ayrılmaz bir parçası olarak emredildiğini detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla