Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 4. Ayet

    وَاٰتُوا النِّسَٓاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةًۜ فَاِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْساً فَكُلُوهُ هَن۪ٓيـٔاً مَر۪ٓيـٔاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veâtû-nnisâe sadukâtihinne nihle(ten)(c) fe-in tibne lekum ‘an şey-in minhu nefsen fekulûhu henî-en merî-â(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile verin. Eğer onun bir kısmını size gönül rızasıyla verirlerse onu da afiyetle yiyin.

      Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile verin. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre nihle mehir demektir.

      Denilmiştir ki "nihle" (نحلة) Allah'ın ayırdığı paydır. Yani kadınlara, Allah'ın ayırdığı paylarını verin. Yine denilmiştir ki nihle bahşiş demek olup kadınların velilerine değil kendilerine verilir. Bu kelime "nuhlâdan" alınmıştır. Yine denilmiştir ki nihle dinin paylarından biridir. Yani kadınlara mehirlerini vermeniz dinin gereklerinden olup Câhiliye dönemindeki insanların yaptıkları gibi değildir, çünkü onlar kadınlarla mehirsiz olarak evlenirlerdi. Kaydedilen bu son görüşte kâfirlerin mehirsiz evlendikleri anlamı bulunmaktadır.

      Eğer onun bir kısmını size gönül rızasıyla verirlerse onu da afiyetle yiyin. Bu ilâhî beyanda, kadının kocasına hibede bulunmasının caiz olduğuna ve çocuk doğuruncaya yahut evinde bir yıl kalıp sözü geçerli hale gelinceye kadar bunu caiz görmeyenlerin görüşlerinin isabetsiz bulunduğuna dair delil vardır. Yine aynı âyetin bu kısmında mehirin kadının hakkı olduğuna ilişkin kanıt yer almaktadır. Çünkü Eğer onun bir kısmını size gönül rızasıyla verirlerse onu da afiyetle yiyin beyanında helâl kılmayı ve hibe etmeyi kadınlara nispet etmiştir. Bir de âyetin bu kısmında kadının alacak ve ibra hibesi yapmasının da caiz olduğunun delili mevcuttur. Nitekim hanımın, alacak konumunda bulunan mehirini kocasına hibe etmesi caizdir.

      Başka bir yorum da yapılmıştır. Şöyle ki Câhiliye döneminde babalar ve velâyet sahibi olan kimseler, hanımlarının mehirlerini alıyorlardı. Azîz ve celîl olan Allah, mehir almamalarını emretmiş ve mehirin, velisinin değil, kadının hakkı olduğuna hükmetmiştir. Ancak kadın mehirini velisine hibe ederse mehir ücreti helâl olur.

      Onu afiyetle yiyin. "Heni'en" (هَنِيئًا) sağlığa aykırı bir durumu olmayan; "merien" (مَرِيئًا) günahı olmayan. Şöyle denilmiştir: Henî' lezzetli, iştah çeken ve mutlu eden, merî' ise sonu itibarıyla övülen demektir. Burada henî' ve merî' kelimelerinin zikredilmesinde iki hikmet bulunmaktadır. Birincisi, kadından mehirini geri alma konusunda zikredilen tehdittir. Azîz ve celîl olan Allah şöyle buyurmuştur: "Ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz onu iftira ederek birbirinizle beraber olduğunuz halde". Tâ ki ilgili âyetlerde zikredilen tehdit dolayısıyla bunu kabul etmekten kaçınmasınlar. İkincisi, zevcenin gönül hoşluğuyla bağışladığı (mehir) kabul etmemek hoş olmayan bir durumun ortaya çıkmasına sebep olur ve karı ile koca arasına kin duygusu bırakır. Bu da ikisi arasında evlilik ilişkilerinin kesilmesine sebep olur.

      Denildi ki, azîz ve celîl olan Allah'ın Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile verin meâlindeki beyanı gönül hoşluğu ile verin, demektir. Başka bir ifade ile "Kadınlara mehirlerini istemeyerek değil gönül hoşluğuyla verin, çünkü mehir sizin değil onların hakkıdır. Azîz ve celîl olan Allah'ın Eğer onlar gönül rızasıyla verirlerse... yani kerhen değil, gönül hoşluğu içinde verirlerse bu helâldir. Alkame'den rivayet edildiğine göre o, hanımına şöyle demiştir: "Bana gönül rızası ve afiyet ürünü olandan yedir". Hz. Ali'nin de şöyle dediği nakledilmiştir: "Sizden biri bir hastalıktan şikâyet ettiği takdirde hanımının mehirinden üç dirhem istesin, sonra bu para ile bal satın alsın, sonra bu balı yağmur suyu ile karıştırarak içsin; bu yolla Cenâb-ı Hak gönül hoşluğu, afiyet, şifa ve mubarek olan suyu o kişi de bir araya getirmiş olur".

      (Gönül rızasıyla verirlerse) onu da afiyetle yiyin meâlindeki ilâhî beyanda şu anlam da vardır: Nafaka her ne kadar kocaya ait olsa da, kadının kendisi nafakayı temin ettiği takdirde, erkek nafaka vermez. Çünkü gönül hoşluğu ile olunca, kadının kendisi için harcamada bulunması, erkeğin eşinin malından yapacağı harcamadan daha ağır değildir.

      Cenâb-ı Hakkın, kadının kendi mehirinden yapacağı bağışı gönül hoşluğu ve afiyetle yenilmesi şeklinde nitelenmesinin sebebi şöyle açıklanabilir. Kadının başa kakması ihtimaline bağlı olarak servetinin, erkek tabiatına ağır gelmesi, kocanın karısına yetecek kadar nafaka vermek zorunluluğu, kadının mehirini vermeme davranışına yönelik ağır dînî uyarı, kadının erkeğinden utanarak mehirini ona vermesi, yahut da adamın kadının malına tamah etmesi ve bunun için onunla evlendiğini akla getirmesi gibi hususlar. İşte bu sebeplerle Allah Teâlâ, kadının bağışladığı mehir malını, koca için imkân sınırının sonuna kadar temiz ve helâl yapmıştır. Bu ilâhî beyanda kadının iyilikte bulunmasının meşrûtiyeti ve karı-koca arasında güzel geçinmeye teşvik de sözkonusudur. Öyle ki Cenâb-ı Hak ayrıldıktan sonra bile bu hükmü geçerli kılmıştır: "Ancak kadınların bağışlaması veya nikâh akdi elinde olanın hoş görüsü." Bu da muhabbet ve sevgi bırakan yahut bunları devam ettiren bir alıştır, çünkü Allah Teâlâ, şu meâldeki âyette ifade edildiği üzere, karı-koca arasına bu sevgiyi koymuştur: "Allah'ın mûcizelerinden biri sizin için huzur bulacağınız eşler yaratmasıdır".

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        âtû (آتوا)

        İbn Fâris, e-t-y (gelmek, getirmek, vermek) kökünün, bir şeyin veya hakkın iradi olarak teslim edilmesi ve hedefine ulaştırılması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin basit bir devir işleminden ziyade, meşru bir hakkın hak sahibine gönül rızasıyla ve eksiksiz olarak verilmesi manasını taşıdığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayet bağlamında bu emrin, mehir ödemesinin erkeğin inisiyatifine bırakılmış bir lütuf değil, kadının doğrudan şahsına teslim edilmesi gereken ontolojik ve hukuki bir yükümlülük olduğunu detaylandırır.

        en-nisâ (النساء)

        İbn Fâris, n-s-v veya n-s-y kökünden gelen bu kelimenin tekil formunun bulunmadığını ve doğrudan "kadınlar" topluluğunu ifade eden cemi (çoğul) bir isim olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "nesî" (geciktirmek) kavramı ile etimolojik yakınlığına değinerek, sosyal hayatta geride tutulma ile bir bağ kurulabileceğini inceler ancak kelimenin başlı başına bağımsız bir cinsiyet kimliğini nitelediğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Kur'an'ın aile hukuku inşasında, özellikle mehir (sadukât) kelimesinin hemen öncesinde bu kelimeyi kullanarak kadını pasif bir "verilen" değil, ekonomik hakkını doğrudan teslim alan aktif bir "hukuki özne" konumuna taşıdığını analiz eder.

        sadukâtihinne (صدقاتهن)

        İbn Fâris, s-d-k kökünün "güce, hakikate, iç ve dış bütünlüğe, doğruluk üzerine kurulu söz veya eyleme" delalet ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin aslen kişinin niyetindeki doğruluğun ve evlilik akdindeki sadakatinin maddi bir tezahürü (mehir) olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye döneminde kadının velisine (babasına veya abisine) ödenen ve bir tür satın alma bedeli olan "mühür" geleneğinin, "saduka" kavramı ile kökten değiştirildiğini; böylece bu ödemenin kadının bizzat kendisine ait olan, erkeğin samimiyetini ve dürüstlüğünü (sıdk) simgeleyen dini-ahlaki bir hakka dönüştürüldüğünü detaylandırır.

        nıhleten (نحلة)

        İbn Fâris, n-h-l kökünün "birine karşılık beklemeden bir şey bağışlamak" ve "din, inanç" anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, mehir vermenin salt dünyevi bir hediye değil, Allah'ın emrettiği dini bir farz, samimi bir inancın zorunlu bir gereği olarak gönülden kopan bir bağış olduğunu analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninde Aramice ve İbranicedeki mülkiyet, miras veya tahsis edilmiş pay anlamına gelen "nahala" kelimesiyle güçlü bir bağ bulunduğunu, Kur'an'ın bu kelimeyi seçerek mehri kadının devredilemez şahsi mülkiyeti olarak tescillediğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kavram aracılığıyla kadının evlilikte bir meta olmaktan çıkarılıp, şahsına sunulan onurlu ve yasal bir "ilahi armağan" ile onurlandırıldığını vurgular.

        tıbne (طبن)

        İbn Fâris, t-y-b kökünün "lezzetli, saf, temiz ve fıtrata uygun olup hoşa giden" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin mecazi olarak "kalbin bir şeye tam bir rıza, ferahlık ve her türlü içsel/dışsal baskıdan uzak bir hoşnutlukla yönelmesi" anlamına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin rasyonel bağlamında, kadının kendi mehir hakkından vazgeçmesi veya bir kısmını eşine bağışlaması durumunda bunun ailevi bir manipülasyonla değil, tamamen özgür iradesi ve gönül hoşluğuyla gerçekleşmesi gerektiğini, aksi takdirde alınan malın erkeğe helal olmayacağını analiz eder.

        nefsen (نفسا)

        İbn Fâris, n-f-s kökünün "can, nefes, kan ve insanın iç dünyası, özü" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, burada "nefs" kelimesinin kişinin en derinlerindeki arzusu ve samimi iradesi anlamında kullanıldığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, "nefsen" (gönülden koparak, içtenlikle) vurgusunun, hukuki bir işlemin ahlaki zeminini inşa ettiğini, Kur'an'ın şekilci bir hukukun ötesine geçerek niyeti, psikolojik rahatlığı ve içsel samimiyeti mal devrinin temel meşruiyet şartı kıldığını detaylandırır.

        kulûhu (فكلوه)

        İbn Fâris, e-k-l kökünün temel anlamının "beslenmek, bir şeyi çiğneyip yutmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin Arap dilinde mecazi bir genişleme kazanarak "bir malı kendi mülkiyetine geçirip tüketmek, üzerinde tasarrufta bulunmak" manasında kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kadının gönül rızasıyla ve kendi inisiyatifiyle eşine bağışladığı mehir kısmının, erkek için artık hukuken ihtilafsız, vicdanen rahatça harcanması serbest bir meşru mülk haline geldiğini gösteren güçlü bir metafor olduğunu analiz eder.

        henîen (هنيئا)

        İbn Fâris, h-n-e kökünün "bir nimetin zahmetsizce, hiçbir meşakkat ve eziyet çekilmeden kolayca elde edilmesi" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yeme içme eylemi üzerinden bir analoji kurarak, boğazdan kolayca geçen ve kişinin içine sinen faydalı rızıkların bu isimle anıldığını; mehir bağlamında ise tam bir rıza ile alınan malın, erkek için dünyada hiçbir vebal taşımadan "helal ve temiz" olduğunu vurgular. Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin Arap kültüründe bir ikram onayı ve afiyet dileği olarak yerleşik olduğunu, Kur'an'ın bu kültürel deyimi hukuki bir rızayı tescil eden edebi bir onaya dönüştürdüğünü aktarır.

        merîan (مريئا)

        İbn Fâris, m-r-e kökünün "beden için sağlıklı olan, rahat hazmedilen ve sonrasında hiçbir olumsuz iz veya hastalık bırakmayan" anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "henîen" kelimesi tüketim anındaki kolaylığı ve helalliği temsil ederken, "merîan" kelimesinin bu tasarrufun sonucundaki ontolojik güvenliği, yani o malı yemenin ahirette de bir azaba veya bedele yol açmayacağını sembolize ettiğini analiz eder. Gabriel Said Reynolds, "henîen merîan" şeklindeki bu ikili kullanımın, Kur'an'ın edebi üslubunda yasal ve ahlaki teminatın en üst düzey ifadesi olduğunu, kadının özgür rızası teyit edildiğinde o malın üzerindeki tüm şaibelerin teolojik olarak ortadan kalktığını detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X