Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 3. Ayet

    وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُـقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَلَّا تَعُولُواۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-in ḣiftum ellâ tuksitû fî-lyetâmâ fenkihû mâ tâbe lekum mine-nnisâ-i meśnâ veśulâśe verubâ’(a)(s) fe-in ḣiftum ellâ ta’dilû fevâhideten ev mâ meleket eymânukum(c) żâlike ednâ ellâ te’ûlû

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Eğer yetimlerin haklarına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız, beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın yahut sahip olduğunuz (câriye) ile yetinin, bu adaletten ayrılmamanız için en uygun olandır.

      Taaddüd-i Zevcât - Birden Çok Kadınla Evlenme

      Eğer yetimlerin haklarına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız, beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın yahut sahip olduğunuz (câriye) ile yetinin, bu adaletten ayrılmamanız için en uygun olandır. Bu ilâhî beyanın yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre ashâb-ı kirâm, yetimlerin malları hakkında fazlasıyla uyarılar geldiği için bu mallar hakkında tasarrufta bulunmaktan korkuyor ve sıkıntı duyuyordu. Bunan üzerine şu anlamda bir ilâhî beyan gelmiştir: Eğer yetimlerin mallarını kullanmaktan korkuyor ve zorlanıyorsanız, "beğendiğiniz kadınlardan... evlenin".

      Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Bu âyet erkeklerin himayesinde bulunan kadın yetimler hakkında inmiştir. Şöyle ki: Erkeğin vesâyeti altında malı olan çirkin bir yetim kadın bulunurdu; çirkin olduğu için kendisi onunla evlenmez, mal sahibi olduğu için de malına tamah ederek, ölsün de ona kendisi vâris olsun diye başkası ile de evlendirmezdi. Şayet nikâhlarsa hakkını âdil bir şekilde vermeden nikâhı altında tutardı; onun kendisinden başka hakkını isteyecek bir velisi de olmazdı. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ: "yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız" meâlindeki âyeti indirmiştir. Yani siz bu yetimleri bırakın ve onları nikâhlamayın "ve size helâl olan diğer kadınlardan nikâhlayın".

      Yine Hz. Aişeden rivayet edildiğine göre kendisine bu âyetin mânası sorulunca şöyle cevap vermiştir: "Bu âyet velisinin terbiyesi altında bulunan yetim kız hakkında inmiştir. Velisi güzelliğine ve malına rağbet ederek onunla nikâhlanır, fakat mehirini eksik verir. Bu sebeple, mehirlerini tamam olarak karşılamakta âdil davranmaları hariç, bu yetim kızları nikâhlamaktan men edilmiş ve yetimler dışındaki kadınlarla evlenmeleri buyurulmuştur. Hz. Aişe şöyle demiştir: İnsanlar bu olaydan sonra Hz. Peygamber'e sordular, bunun üzerine yüce Allah şu meâldeki âyeti indirmiştir: "Senden kadınlar hakkında açıklama istiyorlar. De ki: Onlara ait hükmü, Allah ve kitapta size okunan âyetler açıklıyor. Onlara ait hükmü için yazılanı kendilerine vermediğiniz, nikâhlamak da istemediğiniz yetim kadınlar... meâlindeki cümleye kadar. Allah onlara bu âyette şunları bildirmiştir: Yetim kız eğer güzellik ve mal sahibi ise mehirini tam olarak verip onu nikâhlamayı ve kendilerine nispet etmeyi arzu ederler. Eğer çirkinliği ve az mala sahip olmasından dolayı rağbet edilmeyen biri ise, onu terk ederler ve başka kadınları alırlar. Hz. Aişe şöyle demiştir: Yetim kızları terk edip onlardan yüz çevirirler; buna mukabil kendilerine rağbet ettikleri takdirde âdil davranıp mehir haklarını en mükemmel şekilde vermedikçe de onları nikâhlama hakkına sahip değillerdir".

      Başka bir görüşe göre yüce Allah: Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş dolduruyorlar meâlindeki âyeti indirince, müminler yetimlerle bir arada yaşamayı terk ettiler ve bundan çekindiler. Bu durun kendilerine sıkıntı verince Resûlullah'tan yetimlerle birlikte yaşama konusunun hükmünü sordular. O dönemde bir erkeğin nikâhı altında birkaç kadın bulunur, fakat bu kadınlar arasında adaletli hareket etmezlerdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu ilâhî beyanı indirdi: Yani eğer yetimlerle birlikte yaşamakta onlara zulmetmekten korkuyorsanız, bunun gibi birkaç kadını bir nikâh altında toplamaktan, nafaka ve cinsel ilişkide aralarında eşit davranmamaktan da korkun.

      Evlenilecek Kadınların Sayısı

      Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerîmede ikişer, üçer, dörder nikâhlayın beyanına dayanarak dokuz hanımla evlenmeyi mubah gören kimseler de vardır; çünkü iki, üç, dört sayıları toplanınca dokuz eder. Bize göre âyetten bu hükmün çıkarılması mümkün değildir. Çünkü Allah Teâlâ'nın "mesnâ, sülâse ve ruba" (مثنى وثلث و رباع) beyanının manası iki, yahut üç, yahut dört şeklindedir. Zira âyetin devamında, "fe in hıftum elâ ta'dilû fevâhideten" (فإن خفتم ألا تعدلوا فواحدة) beyan Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadınla yetinin, meâlindeki beyan yer almaktadır. Ayette kişinin, eşleri arasında adaleti icra edememekten korkması durumunda tek kadınla yetinme vurgusu vardır. Şayet sözü edilen dokuz eş anlamı verilirse, bunlardan birini istisnâ etmenin bir anlamı kalmazdı ve bu durumda şöyle buyururdu: Eğer dokuz eş arasında adalet yapamamaktan korkarsanız sekiz veya yedi yahut altı eş edinin. Cenâb-ı Hak'kın anılan sayılardan sadece bir eşi istisnâ etmesi, âyetin tevilinin, zikrettiğimiz şekilde toplamak suretiyle değil, ayrı olarak ikişer, üçer veya dörder olduğunu göstermektedir. İkinci karşı delil şu rivayette anlatılan husustur: Eski dönemlerde adamın nikâhı altında on, daha çok veya daha az sayıda kadın bulunurdu. Bu rivayet de dörtten ibaret olan meşrû sayıyı desteklemektedir. Yine rivayet edildiğine göre bir erkek müslüman oldu, nikâhı altında ise sekiz kadın vardı, onlar da müslüman oldular. Resûlullah ona şöyle buyurdu: "Bu hanımlardan dört tanesini seç, diğerlerinden ayrıl". Nakledilen bu haber, helâl olacak sayının nihâî rakamını belirlemeye dairdir, yoksa Câhiliye döneminde nikâh altında bulunmuş olmak değil, nihaî sayısını açıklamaya dairdir; dolayısıyla bu haberin, o zatın dördünü nikâhı altında bırakması anlamına gelme ihtimalini taşımaktadır.

      Yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız. Bu âyet hakkında birkaç yorum yapılmıştır. Birincisi, şudur: Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır; Yetimlerin bakımını sağlamakta zulüm yapmaktan korkar da bundan çekinirseniz, eşlerinizin bakımını sağlamaktan da korkun, çok eşle evlenmeyin.

      İkincisi, yetimlerin malları hakkında endişeye düşerek onların mallarını kendi mallarınıza katmakta -bunlardan haksız yere yemekten korktuğunuzu için- sıkıntıya düştüğünüze göre, benzer şekilde kadınlarla size haram olan şekilde ilişkiye girmekten de korkun ve onları nikâhlayın.

      Üçüncüsü, evlendiğiniz takdirde, kendilerini zulmünüzden engelleyecek kimseleri bulunmaması açısından yetim kadınlara zulüm yapmaya kusur taşırsanız onların dışında başka kadınlarla evlenin, yani kendilerine zulmettiğiniz takdirde buna engel olacak koruyucuları bulunan kadınlarla. Bilindiği üzere evlenilecek kadınların sayısına konulan sınır, zulme maruz kalmaları korkusundan dolayıdır. Allah Teâlâ, insanın yaratılışı gereği aciz olduğunu bildiği için, kişinin anılan sayıdan fazla kadınlarla evlenmesi durumunda tam olarak haklarına riayet edemeyeceğini haber vermiştir.

      Haksızlık yapmaktan korkarsanız tek kadınla yetinin. Bu beyan kesin bir hüküm taşımaz, fakat bir yol gösterme ve eğitim konumundadır, fakat bir erkek adaletle davranamayacağından korkmasına rağmen dört eşle evlense yine caizdir. Bu, tıpkı boşadığı hanımına döndüğünde (onunla tekrar nikâhlandığında) ona zarar vermesi yasaklanan, âdil ve mutedil bir şekilde davranmakla emredilen kimse gibidir. Şayet bu kişi hanımına zarar verirse günahkâr olur, fakat tekrar evliliği geçerlidir. Boşamanın iddet içinde gerçekleştirilme emri ile iddet dışında boşamanın yasaklanması da böyledir. Yasağa rağmen koca karısını iddet dışında boşarsa bu boşama gerçekleşir. Birinci mesele de aynen bunun gibidir.

      Haksızlık etmekten korkarsanız, eşlerle buluşma nöbeti, cinsel ilişki ve nafaka hakkında tek kadın veya mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin. Yani haksızlık etmekten korkarsanız bir eşle yetinin, çünkü câriyelerin efendileri üzerinde cinsel ilişkide bulunma ve nöbete riayet etme hakları yoktur; efendi dilediği ile cinsel ilişkide bulunabilir. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "şu veya şu, çünkü câriyelerin sayısı için sınır yoktur, kişi dilediği kadar câriyeyi mülkiyetinde toplayabilir, ama nikâhlamak suretiyle dörtten fazla hür kadını bir arada bulunduramaz. Şayet âyetin yorumu "dokuza kadar kadınla evlenmen mümkündür" diyen kişinin dediği gibi olsaydı veya mülkiyenizde bulunan câriyeler meâlindeki cümlenin bir dayanağı olmazdı.

      Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın alın. Alimler tarafından ittifak edildiği gibi adaleti yerine getiremeyecek kişinin tek kadınla yetinmesi gerekli değildir. Şu da varki cevazın şartı kılınan korkunun sınırını bilmenin bir yolu yoktur, hatta her âdil davranışın alt seviyede de olsa bir korkusu vardır, hatta dinin bütün işleri korku ve ümit üzerine bina edilmiştir. Aynı zamanda bu durum kadınların, kendileriyle evlenmeleri helâl veya haram olan kimseleri bilmemesini gerektirir, çünkü kadınlar başkasının bu ailevî durumunu bilemez; nikâh erkeğe haram olunca kadına da haram olur. Allah Teâlâ'ın, bir şeyin helâlliği için, mahiyetine ulaşılamayan bir şart koşmasına ihtimal yoktur. Bir de tek kadınla evlenme esas alınınca, korku ihtimali bir yana, erkeğe yönelik bir zulüm ortaya çıkarırdı. Halbuki Cenâb-ı Hakkın şu beyanlarında açık ispatlar vardır: "Kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz"; "Eğer bir kadın kocasının... endişe ederse"; "Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız"; "Eğer Allah'ın kurallarına uymamalarından korkarsanız".

      Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır. Bazı ilim adamları, Allah Teâlânın "ella teûlû" (ألّا تَعُولُوا) beyanı hakkında şu yorumu yapmışlardır: "Bu, çok iyâl sahibi olmamanıza daha yakındır". Fakat bu, sözlük anlamı bakımından doğru değildir, çünkü sözlükte çok iyâl sahibi olmayı belirtmek için (عَالَ يَؤُولُ عِيَالَةً) denilir ama (عَالَ يَعُولُ عَوْلاً) denmez, bu ifade zulüm hakkında kullanılır.

      Bu cümlede aile fertlerini çoğaltma izni vardır. Şunun da belirtilmesi gerekir ki aile reisinin güzel muamelede bulunması şartıyla çoluk çocuğun çokluğu, asîl bir davranış olarak kabul edilir ve bu konuda ihtiyatlı davranılmaması gerekir.

      Eğer şöyle bir soru sorulursa: Haberde Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah rızası için harcama yaparken kendi yükümlülüğün altındaki kimselerden başla". [Buna şöyle cevap verilir:] Bunun yorumu -En doğrusunu bilen Allah'tır ya- şöyledir: Nafakasını vermek zorunda olduklarından başla. Yani nafakasını vermediğin takdirde zâlim durumuna düşeceğin kimselerden başla. Benzer şekilde kişi, aile fertlerine yönelik harcama yaptığı zaman "âle yeûlu avlen" (عَالَ يَعُولُ عَوْلاً) denir. Buradaki "avl" kelimesi çoluk çocuğun çokluğu anlamında değildir. Görmez misin ki kişinin harcama yapmasına, geçindirmek zorunda olduğu kimselerden başlaması gerekir. Şayet "zâlike ednâ ellâ teûlû" (ذلك أدنى ألا تعولوا) ilahi beyanı aile fertleri anlamında olsaydı tek eşle evlenen kimsenin de aile sahibi olması gerekirdi. Tek eşle evli olan kişi onu geçindirmek zorunda iken "zâlike ednâ ellâ teûlû" (ذلك أدنى ألا تعولوا) beyanının başka ne anlamı olabilir? Bu anlattıklarımız "ellâ teûlû" (ألّا تَعُولُوا) beyanının, daha önce anlatıldığı üzere- zulmetmeyin ve taraf tutmayın" anlamına gelir. Hz. Aişe'den nakledildiğine göre ella teûlû (ألّا تَعُولُوا) "taraf tutmayın" anlamına geldiğini belirtmiştir. İbn Abbas'tan da benzer bir rivayet nakledilmiştir. "Avl" (عول) belirlenen sınırı aşmak demektir. Bu sebepledir ki, sınırı geçtiği için aslına göre fazla çıkan hesaba ferâiz ilminde "avl" (عول) denilmiştir. Buna göre buradaki "avl" evlilikte belirlenen sınırı aşmak demektir ki, o da zulümdür.

      Köle Hakkında Bir Mesele: Köle İkiden Fazla Eşle Evlenemez

      Abdullah b. Utbe'den rivayet edildiğine göre Hz. Ömer şöyle demiştir: "Köle (en çok) iki hanımla evlenebilir, iki talakla boşar; câriye de iki hayız müddetince iddet bekler, eğer hayız olmuyorsa bir buçuk ay iddet bekler.

      Rivayet edildiğine göre Hz. Ali şöyle demiştir: Erkek kölenin ikiden fazla hanımla evlenmesi helâl olmaz. Abdurrahman b. Avf'ın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Erkek köle iki hanımla evlenir". Hz. Ömer'in İbn Mesûd'a, "Erkek köleye helâl olan kadınların sayısı ne kadardır?" diye sorduğu, onun da "ikidi" cevabını verdiği rivayet edilmiştir. Bunun üzerine Ömer "Benim gör a de odur" demiştir. Hakem'den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber'in ashâbı, erkek kölenin iki kadından fazlası ile evlenemeyeceği üzerinde birleşmişlerdir. Bu görüşte olanlar Hz. Peygamber'in ashâbından altı kişidir: Ömer b. Hattâb, Abdurrahman b. Avf, Ali b. Ebû Tâlib, İbn Mesûd, Fadl b. Abbâs ve Ensârî (Allah hepsinden razı olsun) bunlardan olup hepsi kölenin fazlasıyla değil iki kadınla evlenebileceği konusunda ittifak etmişlerdir. İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Câriyenin boşanması iki talak, iddet süresi ise iki hayızdır". Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Câriye iki talakla boşanır, iki hayız süresince de iddet bekler".

      Şayet biri âyetin umûmî oluşuna dayanarak, Allah Teâlâ İki, üç, dört diye buyurdu, kişilerin köle veya hür olmasından söz etmedi, dolayısıyla bu âyet umûmî mâna taşır" diye itiraz edebilir.

      Buna şöyle cevap verilir: Hitabın hür insanlara ait olduğuna dair âyette delil bulunmaktadır. O da azîz ve yüce olan Allah'ın Beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder kadar nikâhlayın meâlindeki beyanıdır. Bu beyan bizzat evlenme yetkisine sahip olanlar hakkındadır. Köle ise başkasının (efendisinin) izniyle evlenme hakkına sahip olur, şu ilâhî beyanda görüldüğü üzere: "İçinizden evli olmayan köle ve câriyeleriniz arasında elverişli olanları evlendirin". Buna göre köleleri evlendirmekle muhatap olanlar efendileridir. Kişi, efendisinin izni olmadan erkek köleyi bir kadınla evlendirme yetkisine sahip değildir, efendi ise dilediği zaman kölesini, kendisine sormadan evlendirebilir. İkişer, üçer, dörder beyanındaki hitap ise dilediği zaman evlenebilenlere ait olup köle bunun dışındadır. Görmez misin ki, Azîz ve celîl olan Allah Yahut sahip olduğunuz köleler diye buyurmuştur. Köle bir başka köleye malik olamaz. Şu halde hitabın kölelere değil hür insanlara ait olduğu anlaşılmıştır.

      Şöyle bir soru sorulabilir: Siz köleye hür olan hanımını üç talakla boşama hakkı verdiniz; dolayısıyla hür erkeklere tanıdığınız hakkı köleye de tanımış oldunuz, bu sebeple ona hür erkeklerin evleneceği kadar hanımlarla evlenme yetkisini vermeniz gerekir.

      Buna şöyle cevap verilir: İkisi arasındaki fark şudur: Bize göre boşanmak kadınların statüsüne göredir. (Yani boşanmada kadının durumuna bakılır, eğer kadın hür ise üç talakla, köle iki talakla boşanmış olur). Çünkü hür bir erkek câriye olan hanımını iki talakla boşar, ondan sonra bu câriye ona haram olur. Evlenmedeki yetki ise erkeklere aittir, bu işlemde kadınların hür veya köle olduğuna bakılmaz; dolayısıyla köle hür bir erkeğin evleneceği kadınların ancak yarısı kadarı ile evlenebilir. Nitekim câriyelerin iddeti ve boşanması da Hz. Peygamber'den bize rivayet edilen hadise göre hür kadınların boşanma ve iddetinin yarısı kadardır. Şöyle ki: Köle hür bir insanın evlenebileceği dört kadının ancak yarısı kadarı ile evlenebilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        hıftum (خفتم)

        İbn Fâris, h-v-f kökünün "korkmak, çekinmek, bir şeyin yaklaşmasından endişe duymak" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı "beklenen veya muhtemel bir kötülükten dolayı kalpte meydana gelen sarsıntı ve ürperti" olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet bağlamında yalnızca salt psikolojik bir korkuyu değil, yetimlerin hakkına girme endişesinden doğan derin bir ahlaki sorumluluk ve ilahi azaptan sakınma bilincini ifade ettiğini vurgular.

        tuksıtû (تقسطوا)

        İbn Fâris, k-s-t kökünün birbirine zıt iki anlama geldiğini açıklar: Birincisi "kıst" (adalet ve paylaştırma), ikincisi ise "kasat" (haktan sapmak ve zulmetmek). Fiilin ifal babında (ekseta) kullanıldığında adaleti tesis etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "insanların haklarını eşit ve adil bir şekilde paylaştırmak" şeklinde tanımlar. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi kabile toplumunda zayıflara karşı işletilmeyen veya keyfi uygulanan hukukun yerine, bu kavram aracılığıyla evrensel ve şaşmaz bir "hakkaniyet" bilincinin yerleştirildiğini analiz eder.

        el-yetâmâ (اليتامى)

        İbn Fâris, y-t-m kökünün "yalnız kalmak, zayıflamak" anlamında olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin aslen babasını kaybetmiş çocuklar için kullanıldığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin söz konusu ayet bağlamında yeniden ve farklı bir sosyolojik çerçevede ele alındığını; vasileri altında bulunan zengin ve yetim kızlarla sırf mallarına el koymak için evlenmek isteyen, mehirlerini eksik veren erkeklerin niyetlerine karşı çekilmiş hukuki bir bariyer olarak işlev gördüğünü detaylandırır.

        fenkihû (فانكحوا)

        İbn Fâris, n-k-h kökünün "birleşmek, iç içe geçmek ve akit yapmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Arapçada hem cinsel birleşmeyi hem de evlilik sözleşmesini (akd-i nikah) ifade ettiğini, ancak şer'i metinlerde kurumsal bir sözleşmeye işaret ettiğini vurgular. Arthur Jeffery, Sami dillerinde bu anlama gelen farklı kelimeler bulunmasına rağmen, n-k-h kökünün daha çok Arap dil sistemine özgü, kurumsallaşmış bir hukuki akdi temsil ettiğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın bu emir kipini kullanarak yetim kızların istismarını önlediğini, evliliğin mutlaka şeffaf, rızaya dayalı ve güvence altındaki bir "nikah" kurumu üzerinden yürümesi gerektiğini temellendirdiğini analiz eder.

        tâbe (طاب)

        İbn Fâris, t-y-b kökünün "helal, temiz, saf ve lezzetli olan şey" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "nefse, duyulara ve akla hoş gelen, aynı zamanda şer'i sınırlar içinde meşru kabul edilen her türlü durum" olarak tanımlar. Bu bağlamda, evlenilecek kadınların kişinin içine sinen, rıza gösterilen ve evlenilmesi haram kılınmamış (helal) kişilerden seçilmesi gerektiğini ifade eder.

        mesnâ (مثنى)

        İbn Fâris, s-n-y kökünün "bir şeyi ikiye katlamak, bükmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin Arapça dilbilgisinde sayı sıfatından türetilmiş bir ism-i ma'dûl olduğunu ve "ikişer ikişer" anlamına geldiğini kaydeder. Christoph Luxenberg, Süryani-Aramice kökenlerle yapılan karşılaştırmalarda bu tür sayı formlarının hukuki metinlerde alternatif opsiyonları sıralamak için kullanılan standart kalıplar olduğunu ifade eder.

        ta'dilû (تعدلوا)

        İbn Fâris, a-d-l kökünün "iki kefeyi eşitlemek, doğrultmak ve dengeyi sağlamak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "insanlar arasında hak, görev ve paylaşımlarda tam bir eşitlik ve denge kurmak" olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin bağlamındaki "adalet sağlayamama korkusu" vurgusunun, çok eşliliğin önünü açan değil, aksine maddi ve manevi eşitliğin pratikteki imkansızlığına işaret ederek tek eşliliğe (vâhideten) yönlendiren güçlü bir kısıtlayıcı ilke olduğunu analiz eder.

        vâhideten (واحدة)

        İbn Fâris, v-h-d kökünün "birlik, tek olmak, bölünmezlik" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin niceliksel olarak sayılamayan mutlak birliği veya sıfat bakımından benzersizliği ifade edebildiği gibi, burada matematiksel olarak "tek bir kadın" anlamına geldiğini ifade eder. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın aile hukuku inşasında bu kavramın, Geç Antik Çağ'daki sınırsız çok eşlilik uygulamalarına karşı aşamalı bir daraltma ve "tek eşliliği" ideal form olarak merkeze alma işlevi gördüğünü analiz eder.

        meleket (ملكت)

        İbn Fâris, m-l-k kökünün "bir şey üzerinde mutlak tasarruf hakkına, güce ve otoriteye sahip olmak" anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi yalnızca fiziki bir eşyaya değil, aynı zamanda hukuki bir statüye veya yetkiye sahip olmayı da kapsayan geniş bir egemenlik kavramı olarak inceler.

        eymânukum (أيمانكم)

        İbn Fâris, y-m-n kökünün "sağ taraf, sağ el, bereket, yemin ve güç" anlamlarını barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu tamlamanın (sağ ellerinizin sahip olduğu) meşru savaş esirleri üzerindeki hukuki himayeyi, gücü ve malikiyeti ifade eden mecazi bir kullanım olduğunu açıklar. Theodor Nöldeke, bu ifadenin Antik Yakındoğu ve İslam öncesi Arap hukuk literatüründe savaş esirliği ve kölelik sistemini meşrulaştıran ve niteleyen yerleşik bir mülkiyet deyimi olduğunu, Kur'an'ın bu yerleşik dili kendi hukuki reformları çerçevesinde kullandığını analiz eder.

        ednâ (أدنى)

        İbn Fâris, d-n-v kökünün "mesafe, zaman veya durum bakımından yakın olmak, alçak/aşağı olmak" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) olan bu kelimenin "amaca en uygun olan, daha yakın olan" manasında kullanıldığını ifade eder. Ayet bağlamında haksızlıktan uzak durmaya ve adaleti sağlamaya "en elverişli" yöntemin gösterildiğini belirtir.

        teûlû (تعولوا)

        İbn Fâris, a-v-l kökünün "terazinin dengeden sapması, zulmetmek" ve "çoluk çocuğun artıp ağır bir yük haline gelmesi" gibi anlamlara sahip olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin haktan saparak haksızlık yapmayı ifade ettiği gibi, bakmakla yükümlü olunan nüfusun çoğalması anlamını da taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "haksızlık etmek/zulmetmek" anlamının yanı sıra, klasik dönem alimlerinin de dikkat çektiği "aile nüfusunun artmasıyla geçim derdine düşmek" şeklindeki sosyo-ekonomik açıklamasının ayetin rasyonel bağlamına son derece uygun düştüğünü detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X