وَاَنْ اَتْلُوَا الْقُرْاٰنَۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَقُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُنْذِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Neml Sûresi, 92. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: neml 92, neml suresi 92. ayet, neml suresi, tevhid, hamd, teslimiyet, kuran, dalalet, hidayet, nefis
-
91-92. “‘De ki: ‘Bana, dokunulmaz kıldığı bu şehrin Rabb’ine, yalnız O’na kulluk etmem emredildi; zaten her şey O’na aittir. Bir de bana müslümanlardan olmam ve Kur’ân’ı okumam emredildi.’ Artık kim doğru yola gelirse yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: ‘Ben sadece uyarıcılardanım.’”
Dokunulmaz Kılınan Şehrin Rabb’ine Kulluk Etme Emri
De ki: Bana, dokunulmaz kıldığı bu şehrin Rabb’ine, yalnız O’na kulluk etmem emredildi; âyetteki dokunulmaz kıldığı anlamına gelen “harramehâ” (حَرَّمَهَا) ifadesi iki şekilde izah edilebilir: Birincisi, onu yağma ve çapuldan uzak tutmak anlamında olmasıdır. Nitekim “Biz önceden onun, başka sütanneleri kabul etmesini engellemiştik” meâlindeki âyette de bu anlamda kullanılmıştır. Bu âyette geçen “Harramnâ” (حَرَّمْنَا) ifadesi haram kıldık dolayısıyla da onun emmesi ona haram oldu anlamında değil, alıkoyduk, süt annelerini emmesini önledik anlamındadır. İkincisi ise bizzat tahrîm, yani kutsal kılma anlamında olmasıdır. O da gerek Câhiliye ve gerek İslâm döneminde müslüman veya kâfir herkesin o mekâna hürmet edip, hiçbir kimsenin o kutsal bilinen beldenin avına dokunmaması, ağacını kesmemesi, otunu yolmamasıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Bir de bana müslümanlardan olmam ve Kur’ân’ı okumam emredildi. Yani Kur’ân’ı size okumam emredildi. Öyle anlaşılıyor ki onlar Hz. Peygamber’i tehdit etmişler ve onu korkutmuşlardı ve ondan kendilerine uymasını istemişlerdi. Hz. Peygamber (s.a.) o an onlara dedi ki: Bana, dokunulmaz kıldığı bu şehrin Rabb’ine, yalnız O’na kulluk etmem emredildi; O her şeyin Rabb’idir. Yani ben sadece O’na kul olmakla emrolundum. Kendimi O’ndan başkasına asla kul yapmam. Keza ben kendimi sadece O’na ait kılmakla da emrolundum ve ben sizin yaptığınız gibi O’na karşı asla şirk koşamam. Hem aynı şekilde bütün bunlarla siz de emrolundunuz. Sonra ben size Kur’ân’ı okumakla da emrolundum. Bu itibarla ben size onu okuyacağım, beni yalancılıkla itham etseniz de etmeseniz de okuyacağım. Ben sizin aleyhime kurduğunuz tuzak ve hilelerden de korkmuyorum. En doğrusunu Allah bilir.
Bana, dokunulmaz kıldığı bu şehrin Rabb’ine, yalnız O’na kulluk etmem emredildi. Bu İlâhî beyanda peygamberlik müessesesinin gerekliliğine dair delil vardır. Çünkü Mekke halkı ve diğerleri gerek öncekiler ve gerek sonrakiler hepsi tümüyle o kutlu beldenin dokunulmazlığına inanmaktaydılar. Onlar bunu ancak resûller yoluyla bilmekteydiler. Bu da gösteriyor ki onların ilk ataları risâlet ve nübüvvete inanmaktaydılar. Buna göre onların da bunu ikrar etmeleri lazım geliyordu. En doğrusunu Allah bilir.
Artık kim doğru yola gelirse yalnız kendisi için gelmiş olur. Allah bildiriyor ki her kim iman eder ve hidâyeti kabul edip doğru yolu bulursa bunu ancak kendi yararına yapmış olur. Aynı şekilde her kim de yoldan çıkarsa kendi zararına çıkmış olur. Şu İlâhî beyanda ifade edildiği gibi: “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur”.
De ki: Ben sadece uyarıcılardanım. Yani bana sadece uyarma görevi düşer. Onun dışında diğer hususların vebali sizedir. Şu ilâhı beyanlarda olduğu gibi: “Söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”; “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur”.
Yorumu Yorumla
-
Ve en (وَأَنْ)
Atıf bağlacı olan "ve" ile kendisinden sonra gelen muzari fiili masdar (isim) formuna dönüştüren ve nasb eden (son harfini üstün okutan) "en" (masdariyye) edatının birleşimidir. Önceki ayetteki "emrolundum" (ümirtü) fiiline bağlanarak peygamberin ikinci asli görevini açıklar: "Ve şunu da yapmam (emrolundum)" manasına gelir.
Etlüve (أَتْلُوَ)
Kelimenin kökü t-l-v harfleridir. Muzari (geniş/şimdiki zaman), birinci tekil şahıs fiilidir. Nasb edatından (en) dolayı son harfi fetha (üstün) ile bitmiştir. "Okumam, tilavet etmem, izlemem ve aktarmam" manalarına gelir.
İbn Fâris, t-l-v kökünün asıl manasının "bir şeyin peşinden gitmek, onu adım adım takip etmek ve izini sürmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tilavet" kavramının sıradan bir metni seslendirmek (kıraat) olmadığını tahlil eder. Kur'an lügatinde tilavet, okunan ilahi metnin manasını kavramak, o hükmün peşinden gitmek (t-l-v köküne uygun olarak) ve onu kendi hayatında izleyerek başkalarına da aynı ciddiyetle aktarmaktır. Her tilavet bir okumadır; ancak her okuma tilavet değildir.
el-Kur'âne (الْقُرْآنَ)
Kelimenin kökü k-r-e harfleridir. Başındaki harf-i tarif (el) ile belirli hale gelmiş, cümlenin nesnesi (mef'ulü) olduğu için fetha ile bitmiştir. "Kur'an'ı, o toplanmış ilahi kelamı" manasına gelir.
İbn Fâris, k-r-e kökünün asıl manasının "dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, toplamak ve cem etmek" olduğunu belirtir. Sözcüklerin ve manaların zihinde veya dilde toplanıp sese dökülmesine "kıraat" denir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, kökeninin Süryanice "keryânâ" (kilisede cemaate sesli okunan kutsal metin) kelimesine dayandığını, Kur'an'ın bu kadim dinsel terimi alıp kendi evrensel teolojik lügatine (özel isme) dönüştürdüğünü belirtir.
Toshihiko Izutsu, peygamberin "Kur'an'ı tilavet etmekle" emrolunmasındaki felsefi boyutu inceler. Peygamberden istenen şey kendi felsefesini, kendi kişisel bilgeliğini veya kabile kültürünü insanlara aktarması değildir. O, varoluşsal olarak sadece kendisine inen o "toplanmış ilahi vahyi" (Kur'an'ı) muhataplarına saf, eksiksiz ve müdahalesiz bir şekilde "izletmekle" (tilavetle) yükümlüdür.
Fe men (فَمَنِ)
Sonuç ve takip bildiren "fe" bağlacı ile akıl sahibi varlıklar için kullanılan şart/ilgi zamiri "men" kelimesinin birleşimidir. "O halde her kim, bunun üzerine kim ki" manasına gelir. Tilavet edilen vahye karşı insanların vereceği özgür irade tepkisini (şart cümlesini) başlatır.
İhtedâ (اهْتَدَىٰ)
Kelimenin kökü h-d-y harfleridir. İfti'al babında, mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Hidayeti kabul ederse, doğru yolu bulursa, kendi isteğiyle o rehberliğe uyarsa" manalarına gelir.
İbn Fâris, h-d-y kökünün asıl manasının "birine şefkatle yol göstermek, doğru istikameti bildirmek ve hedefe yöneltmek" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, fiilin ifti'al babında (ihtedâ) kullanılmasının yarattığı o muazzam ontolojik dönüşümü (dönüşlülüğü) tahlil eder. Kur'an sadece yolu gösterir (hidayet sunar); ancak kişinin bu yola girmesi (ihtidâ), kendi içsel çabasıyla, kibrini yenmesiyle ve hakikati kendi hür iradesiyle "kabullenmesiyle" mümkündür. İfti'al babı, hidayetin dışarıdan zorla zerk edilen bir şey değil, öznenin aktif bir seçimi ve eylemi olduğunu belgeler.
Fe innemâ (فَإِنَّمَا)
Şartın sonucunu (cevap) bağlayan "fe" harfi ile cümleye kesinlik ve sınırlandırma (hasr) katan "innemâ" (ancak ve ancak, sadece) edatının birleşimidir. "İşte o kimse ancak ve ancak, sadece şunun için" manasına gelir.
Yehtedî (يَهْتَدِي)
Kelimenin kökü h-d-y harfleridir. İfti'al babında, muzari (geniş/şimdiki zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Hidayete ermiş olur, kendi faydasına doğru yolu bulur" manasına gelir.
Li nefsihî (لِنَفْسِهِ)
Aidiyet ve tahsis bildiren "li" (için, lehine) harf-i ceri, n-f-s kökünden türeyen "nefs" ismi ve "hî" (onun) zamirinin birleşimidir. "Sadece kendi nefsi için, bizzat kendi varlığının lehine" manasına gelir.
İbn Fâris, n-f-s kökünün asıl manasının "can, kan, bir şeyin aslı, cevheri ve insanın bizzat kendi varlığı" olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tamlamadaki (li nefsihî) kusursuz teolojik dengeyi ve bireysel sorumluluğu tefsir eder. İnsanlar genellikle inandıklarında veya bir dine girdiklerinde, Yaratıcıya veya o dinin peygamberine bir "iyilik" (lütuf) yaptıklarını sanırlar. Ayet, bu kibri yerle bir eder. Allah'ın insanların hidayetine, ibadetine veya övgüsüne ontolojik olarak hiçbir ihtiyacı yoktur (O mutlak Samed'dir). Hidayet, doğrudan doğruya insanın "kendi nefsini" cehennemden ve çürümeden kurtarmasıdır. Kazanç tamamen bireyindir.
Ve men (وَمَنْ)
Bağlaç olan "ve" ile şart zamiri "men" kelimesinin birleşimidir. "Ve her kim de, ve kim olur da" manasına gelir. Seçeneğin o zıt ve karanlık kutbunu açar.
Dalle (ضَلَّ)
Kelimenin kökü d-l-l harfleridir. Mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Saparsa, yoldan çıkarsa, kaybolursa" manalarına gelir.
İbn Fâris, d-l-l kökünün asıl manasının "doğru yoldan şaşmak, hedeften sapmak ve kaybolmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dalâlet" kavramının hidayetin mutlak zıttı olduğunu; kasti olarak veya koyu bir inatla hakikat merkezinden uzaklaşmayı (merkezkaç kuvveti gibi savrulmayı) ifade ettiğini tahlil eder.
Dücane Cündioğlu, dalalet fiilinin felsefi boyutunu analiz eder. Dalalet, insanın olduğu yerde durması (pasif cehalet) değil, yanlış olduğunu bile bile bir yola sapması ve o kurgusal/sahte labirentte ısrarla yürümeye devam etmesidir. Kur'an'ı (hakikati) duyduğu halde inatla reddeden kişi, aslında kendi iradesiyle hiçliğe doğru yelken açmıştır.
Fe kul (فَقُلْ)
Şartın sonucunu bağlayan "fe" harfi ile k-v-l kökünden tekil muhatap emir (emr-i hazır) fiili olan "kul" kelimesinin birleşimidir. "O halde de ki, bunun üzerine ona söyle ki" manasına gelir.
İbn Fâris, k-v-l kökünün "zihindeki düşüncenin, itirazın veya kararın sese büründürülerek muhataba iletilmesi" olduğunu belirtir.
İnnemâ (إِنَّمَا)
"Ancak ve ancak, ben sadece." Sınırlandırma (hasr) edatıdır. Peygamberin yetkisinin bittiği ontolojik çizgiyi çeker.
Ene (أَنَا)
Ayrık (munfasıl) birinci tekil şahıs zamiridir. "Ben."
Mine'l-münzirîn (مِنَ الْمُنْذِرِينَ)
Kelimenin kökü n-z-r harfleridir. "Min" (-den, -dan) harf-i ceri ve if'al babında ism-i failin (etken ortaç) kurallı eril çoğulunun birleşimidir. Harf-i cerden dolayı yâ ile (esreli) gelmiştir. "Uyarıcılardanım, tehlikeyi önceden haber verenlerdenim" manalarına gelir.
İbn Fâris, n-z-r kökünün asıl manasının "birini, sonucunda zarar göreceği bir şeyden dolayı önceden korkutmak, uyarmak ve ona tedbir alması için haber vermek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "inzâr" (uyarmak) kavramının sıradan bir korkutma veya tehdit (tahvif/vaîd) olmadığını tahlil eder. İnzâr; içinde mutlak bir şefkat, derin bir bilgi ve tehlike gelip çatmadan önce kişiyi kurtarmaya yönelik samimi bir çaba barındıran eylemdir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu kapanış cümlesindeki o muazzam peygamberlik (risalet) felsefesini tefsir eder. Peygamber, insanların kalplerini zorla değiştirecek bir diktatör, bir bekçi veya onları hidayete zorlayacak bir "müsallıt" (tahakküm edici) değildir. Biri yoldan saptığında (dalle) peygamberin kendi kendini yiyip bitirmesine, hüzne boğulmasına gerek yoktur. Onun yegâne görevi şefkatli bir "uyarıcı" (münzir) olmaktır; tebliği yapar, tehlikeyi haber verir ve aradan çekilir. Sapıklığın (dalaletin) faturası, tıpkı hidayetin mükafatı gibi, doğrudan doğruya insanın kendi nefsine kesilecektir. Sorumluluk tamamen bireyseldir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla