Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Neml Sûresi, 89. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Neml Sûresi, 89. Ayet

    مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَاۚ وَهُمْ مِنْ فَزَعٍ يَوْمَئِذٍ اٰمِنُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Men câe bilhaseneti felehu ḣayrun minhâ vehum min feze’in yevme-iżin âminûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Kim (İlâhî huzura) iyilikle gelirse ona daha iyisi verilir; o gün onlar kıyamet dehşetinden de etkilenmezler.”

      İyilik ve Kötülük İle İlâhi Huzura Gelme

      Kim (İlâhî huzura) iyilikle gelirse... Müfessirlerin hepsi şöyle dedi: Burada sözü edilen iyilik (hasene) tevhit inancı ve imandır.

      Ona daha iyisi verilir. Denildi ki: Bunun tefsirinde farklı izahlar vardır: Birincisi: Her kim tevhit inancını benimsemiş olarak diriliş günü Rabb’ine gelirse ona daha hayırlısı vardır. Rabb’ine tevhit inancı ile gelmesi demek hayatını onunla noktalaması, hüsn-i hâtime ile tamamlaması demektir. O takdirde onun için belirttiği bir karşılık vardır. Allah, tevhit inancı ile gelmesini şart koştu da “hasene işlerse ona şu var” demedi; çünkü insan bir sürü iyilik yapar sonra da onları ifsat eder, bozar ve iptal eder. Dolayısıyla da onlara karşılık herhangi bir sevap elde edemez. Böylece Allah bilinsin istedi ki âhirette kendisinden fayda görülecek olan hasenat, kişinin üzerinde karar kılarak öldüğü ve Rabb’ine kendisiyle ulaştığı hasenattır. Bazıları şöyle demişlerdir: Ona daha iyisi verilir. Yani âhirette ona verilecek sevap ve karşılık sadece kendisi dünyada iken işlemiş olduğu hasene cinsinden olacaktır, âhirette elde edeceği bütün iyilikler dünyada iken işledikleri olacaktır. Bazıları da şöyle demişlerdir: Ona daha iyisi verilir. Yani ona âhirette iken iyiliklerden verilecek olanlar dünyada ardında bırakmış olduğu ve yokluğuna sabrettiği nimetlerden daha hayırlıdır. Onlar, terkettiğinden daha hayırlıdır. Şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Ancak sabredip, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir”. Yani onlar için şunlar şunlar vardır. Bazıları şöyle demişlerdir: Ona daha iyisi verilir. Yani Rabb’in görülmesi ve O’nun huzuruna çıkılması, verilen diğer iyiliklerden daha hayırlıdır. Nitekim dünyada da halk açısından kralı görmek ve onunla buluşmak diğer lütuflar her ne kadar daha büyük ve yüce de olsa daha üstün, daha önemli ve hayırlı görülür. Bazıları şöyle demişlerdir: Ona daha iyisi verilir. Âhirette verilecek olan sevap ve karşılık dünyada iken işlemiş oldukları hasenattan daha hayırlıdır. Çünkü sevabın verilmesi hak edilmişlik ve kazanılmışlık ile değil, tamamen Allah’ın lütuf ve fazlının bir sonucudur. Zira hem hikmet hem de akıl nimetin karşılığı olarak şükretmeyi gerekli kılar, oysa her ikisinde de sevabın gerekli olacağı sonucu yoktur. Hal böyle olunca yolu Allah’ın lütfü olan bir iyiliğin, öyle olmayandan daha hayırlı olması normaldir. Ancak buna şöyle bir itiraz gelmiştir: Vacip olmasını gerektirenin hikmet ve akıl olduğu her şey, gereklilik yolu lütuf olandan daha hayırlıdır. Çünkü gerekliliği akıl ve hikmetle sabit olan bir şeyin terki caiz değildir. Oysa lütufta bulunma yolu ile sabit olanın terki caiz olabilmektedir. Ancak buna şöyle cevap verilir: Ona daha iyisi verilir denilirken kastedilen sizin doğanızda ve algınızda sevap olan şey ondan daha hayırlıdır, demektir. Yoksa gerçekte de hayırlı değildir. Bu tıpkı şu İlâhî beyandaki gibidir: “Bu O’nun için daha kolaydır (ehven)”. Yani sizin algınızda ve değerlendirmenizde bir şeyin yeniden yapılması ilk defa yapılmasına nispetle daha kolaydır, demektir. Yoksa Allah’a nispetle ha ilk olmuş ha yeniden inşa olmuş hiç farkı yoktur. Burada da durum öyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      O gün onlar kıyâmet dehşetinden de etkilenmezler. Allah bildirdi ki onlar Rab’lerine tevhit inancını benimsemiş olarak geldiklerinde o günün korku ve dehşetinden güvende olacaklardır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Men (مَن)

        Arapçada şart veya akıl sahibi varlıkları niteleyen ism-i mevsul (ilgi zamiri) olarak kullanılır. "Her kim, o kimse ki, kim" manalarına gelir.

        Câe (جَاءَ)

        Kelimenin kökü c-y-e harfleridir. Mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir. Kendisinden sonra gelen "bâ" (bi) harf-i ceri ile kullanıldığında geçişlilik kazanır ve "getirdi, ile birlikte geldi" manalarına gelir.

        İbn Fâris, c-y-e kökünün asıl manasının "bir varlığın, yöneldiği veya kastedilen belirli bir hedefe (mekana/makama) ulaşması, gelmesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mecî'" (gelmek) eyleminin, sıradan ve hafif bir gelişi ifade eden "ityân" kelimesinden farklı olarak; içinde daha fazla ciddiyet, zorluk, hesaplaşma veya büyük bir olayın vuku bulması gibi "ağır ve sarsıcı bir varış" anlamı barındırdığını tahlil eder.

        Bi'l-haseneti (بِالْحَسَنَةِ)

        Kelimenin kökü h-s-n harfleridir. Zarfiyet ve vasıta bildiren "bi" (ile) harf-i ceri ve harf-i tarifli (el) "hasene" isminin birleşimidir. Harf-i cerden dolayı esre ile bitmiştir. "İyilikle, güzellikle, doğru inanç ve salih amelle" manalarına gelir.

        İbn Fâris, h-s-n kökünün asıl manasının "çirkinliğin (kubh) tam zıttı; insanın gözüne, kalbine ve aklına hoş gelen, neşe ve aydınlık veren her türlü özellik ve eylem" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hasene" kavramının akıl, heva ve duyu organları açısından insana sürur (sevinç) veren her türlü ilahi nimeti ve ahlaki eylemi kapsadığını açıklar. Kötülük ve çirkinlik anlamına gelen "seyyie" kelimesinin ontolojik zıttıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde bu kelimenin pagan (Cahiliye) dönemi ahlakından nasıl koptuğunu inceler. Kur'an lügatinde hasene, sadece kabile içi bir dayanışma veya yüzeysel/estetik bir iyilik değildir. O, doğrudan tevhid inancıyla harmanlanmış, Allah'ın rızasına bütünüyle uygun olan, kibrin ve şirkin bulaşmadığı mutlak etik ve dini eylemler bütünüdür.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eskatolojik (ahiret) bağlamda mahşer meydanına "hasene ile gelmek" (câe bi'l-haseneti) ifadesini tefsir eder. Burada kastedilen şey dünyada yapılmış sıradan, tekil bir iyilik değildir. Bu, kişinin tüm hayatını kuşatan, şirkten arınmış tertemiz bir tevhid inancını (kelime-i tevhidi) ve bu inancın şekillendirdiği erdemli yaşamı (salih amelleri) ağır ve değerli bir sermaye olarak o büyük hesap gününde (ilahi divana) sunabilmesidir.

        Fe lehû (فَلَهُ)

        Sonuç ve takip bildiren "fe" bağlacı, aidiyet bildiren "li" (için, ait) harf-i ceri ve "hû" (ona) üçüncü tekil şahıs zamirinin birleşimidir. "İşte onun içindir, sadece ona aittir, onun hakkıdır" manasına gelir. Şart cümlesinin (kim getirirse) ödül/sonuç kısmını başlatır.

        Hayrun (خَيْرٌ)

        Kelimenin kökü h-y-r harfleridir. Cümlenin haberi (yüklemi) konumunda olduğu için ötre ile bitmiştir. İsm-i tafdil (kıyas ve üstünlük) formunda kullanılmıştır. "Daha hayırlısı, daha üstünü, çok daha iyisi ve mutlak iyilik" manalarına gelir.

        İbn Fâris, h-y-r kökünün asıl manasının "insanın fıtraten meylettiği, arzuladığı, şerrin mutlak zıttı olan fayda, bereket ve üstünlük" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kavramının akıl ve fıtrat tarafından her durumda tercih edilen, seçilen ve varlığı yokluğa yeğlenen şey olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ilahi adalet terazisindeki yerini tefsir eder. İnsanoğlu sınırlı, sonlu ve dünyevi kapasitesiyle ürettiği bir iyilikle (hasene) Allah'ın huzuruna gelir. Ancak Allah, o kısıtlı eyleme birebir (eşit) karşılık vermek yerine, kendi mutlak lütfu (fadl) ve cömertliğiyle o iyiliği muazzam bir ölçüyle çarparak kula getirdiğinden "çok daha üstününü, daha kalıcısını ve daha değerlisini" (hayrun) geri verir. İlahi ticaretin kusursuz matematiği budur.

        Minhâ (مِّنْهَا)

        "Min" (-den, -dan) harf-i ceri ve "hâ" (ondan/o haseneden) dişil zamirinin birleşimidir. Kıyas bildirir. "O getirdiği iyilikten (daha hayırlısı)" manasına gelir.

        Ve hüm (وَهُمْ)

        "Ve" atıf bağlacı ile "hüm" (onlar) üçüncü çoğul şahıs zamirinin birleşimidir. "Ve onlar."

        Min fezein (مِّن فَزَعٍ)

        Kelimenin kökü f-z-a harfleridir. "Min" (-den) harf-i ceri ve belirsiz (nekra), tenvinli "feza" isminin birleşimidir. "Dehşetten, o büyük korkudan, o sarsıcı panikten" manasına gelir.

        İbn Fâris, f-z-a kökünün asıl manasının "ansızın bastıran, insanın tüm sükunetini ve rahatını bir anda yok eden, kalbi yerinden oynatan şiddetli ve şok edici korku" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "feza" kavramının insanın savunma mekanizmalarını çökerten ve onu ne yapacağını bilemez halde donduran ontolojik bir ürperti olduğunu açıklar.

        Dücane Cündioğlu, surenin iç kurgusundaki (Neml 87) "Sûr'a üflenme" sahnesi ile bu ayet arasındaki felsefi zıddiyeti analiz eder. Sûr'a üflendiğinde göklerdeki ve yerdeki herkes o mutlak, evrensel dehşete (feza) kapılırken; mahşer meydanına şirkten arınmış bir "hasene" ile gelenler bu evrensel panikten istisna edilirler. Feza, ilahi güvenceden yoksun olan kibrin ve dünyevi hiçliğin mahşerdeki psikolojik karşılığıdır; tevhid ehli ise bu korkunun menzilinden çıkarılmıştır.

        Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)

        "Yevm" (gün) ismi, "iz" (o vakit) zaman zarfı ve kelimenin sonuna eklenen tenvinin (-in) birleşimidir. "O gün, o dehşetin yaşandığı vakitte" manasına gelir. Sûr'un üflendiği ve dağların yürütüldüğü o eskatolojik zaman dilimini (Kıyameti) işaret eder.

        Âminûn (آمِنُونَ)

        Kelimenin kökü e-m-n harfleridir. İf'al babında, ism-i failin (etken ortaç) kurallı eril çoğuludur (cem-i müzekker salim). Cümlenin haberi (yüklemi) konumunda olduğu için vav harfiyle (merfu) gelmiştir. "Güven içinde olanlardır, emniyete kavuşanlardır, her türlü korkudan emin ve azade olanlardır" manalarına gelir.

        İbn Fâris, e-m-n kökünün asıl manasının "korku (havf), dehşet ve hıyanetin zıttı; kalbin mutlak bir sükunet bulması ve sarsılmaz bir güvenlik hali" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "emniyet" kavramının, insanın iç ve dış dünyasında tehdit algısının tamamen sıfırlanması, ilahi bir koruma kalkanı altında huzura ermesi olduğunu tahlil eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "hasene", "feza" ve "emniyet" (âminûn) kavramları arasındaki o kusursuz teolojik denklemi tefsir eder. Dünyada iken Allah'ın ayetlerine karşı inat ve kibir göstermeyip onlara "iman eden" (yü'minûn/güvenen) ve o güvenin doğal bir sonucu olarak mahşere temiz bir "hasene" ile gelen özneler; evrenin parçalandığı, dağların uçuştuğu ve herkesin dehşete düştüğü o büyük kaos gününde ilahi bir muhafaza altına alınarak mutlak "emniyete" (âminûn) kavuşurlar. Emniyet (âminûn), dünyadaki imanın (yü'minûn) ahiret boyutundaki doğrudan ve varoluşsal ödülüdür. Allah'a güvenen, o gün her şeyden güvende olur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X