وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِۜ صُنْعَ اللّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍۜ اِنَّهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Neml Sûresi, 88. Ayet
Daralt
X
-
“Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.”
Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler. Onun şöyle şöyle hareket etmesi hakkında bazıları demişlerdir ki: Bir şeyin çokluğu ve izdihamı, bakanın gözünde sanki onun yerinde sabit gibi görünmesine neden olur. Büyük ordu da böyledir. Ona bakan çokluğu ve kalabalık oluşu yüzünden onu hareketsiz ve donuk halde sanır. Dağlar da işte böyledir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Hayır! Aksine o günün şiddetinden, dehşetinden ve insanlara verdiği korkudan dolayı dağları sanki donukmuş gibi sanırlar, oysa onlar bulutlar gibi geçip gitmektedirler. Bu, şu İlâhî beyanda belirtilen durumdur: “Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin”. Yani o günün korku ve dehşetinin şiddetinden öyle olurlar. Bazıları da şöyle bir yorum getirmişlerdir: Hayır, aksine dağlar o günün korkusundan ve dehşetinden aynen bulutların hareket etmesi gibi hareket edecektir: Tıpkı şu İlâhî beyanda ifade edildiği gibi: “Dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür”. Bunu belirtmesinin esası şudur: Allah bunu ve o günün insanlara dehşet verici ve şiddetli azap oluşu gibi geçen hususları belirtti ki insanlar ibret alsınlar da yanlış yolda olmaktan sakınsınlar.
Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: “Etkane” (أَتْقَنَ) muhkem ve sağlam yaptı demektir. Bazıları ise etkane (أَتْقَنَ) kelimesinin her şeyi güzel yaptı anlamı olduğunu söylemişlerdir.
Mûtezile’den bazıları şöyle demişlerdir: Nankörce inkâr nasıl güzel olabilir ki?!. O çirkindir (kabîh) çünkü âlemlerin Rabb’ine karşı küfür vardır. Buna göre “Allah, kendisine küfredilmesini yarattı” ya da “kendisine küfredilmesini güzel yaptı” yahut “kâfirin nankörce inkârını güzel yaptı” vb. gibi hurafeleri söylemek caiz değildir.
Onlara şöyle denilir: Bir kere hiçbir kimse sizin kastettiğiniz biçimde O’nun küfrü yarattığı ve onu güzel yaptığı yahut kendisine küfredilmesini güzel yaptığını söylemiyor. Zaten bunu her kim böyle söylerse kâfir olur. Ancak onların dediği şudur: Allah, kâfirden sadır olan inkâr fiilini çirkin (kabîh), küfredenin küfrünü de çirkin (kabîh) yaptı, keza günah işleyen isyankârın fiilini de çirkin yaptı. Ancak Allah’ın bu fiilleri yaratması ve onları işleyene karşı delil getirmesi açısından baktığımızda o fiil güzel, yerli yerinde ve muhkem olmaktadır. O fiilin o kimseden, yani kâfirden sadır olmasının çirkin, bâtıl, sefih ve zulüm olması bundan ayrıdır. Görmez mi ki bir kimse ondan sadır olan inkâr fiilinin sefih ve zulüm olduğunu öğrenmek için çabalasa, neyin gerçekten hak olduğunu anlamaya çalışsa onun bu çabası yerilmeyecek bir davranış olmaktadır ve o kişi bu açıdan bakıldığında hakka ve hikmete dair marifet sahibi olmaya çalışan kimse olarak görülmektedir. Çünkü hikmet, insanın her şeyi özünde nasılsa öyle bilmesini gerektirir. Buna göre kâfirin küfür fiilini sözünü ettiğimiz şekil üzere yaratmış olması her ne kadar o, kâfirin fiili olması hasebiyle çirkin, aptalca ve bâtıl olsa da güzeldir, yerli yerindedir ve muhkemdir. Bu, mutlak olarak O’nun “her şeyin Rabb’i”, “her şeyin yaratıcısı” olduğunu ifade etmemiz gibidir. Hal böyle iken biz “Ey pisliklerin yaratıcısı!” “Ey kazuratın Rabb’i!” ve benzeri ifadeler her ne kadar bütün olarak ele alındığında onların da Rabb’i ve yaratıcısı Allah olsa da bunları söylemeyiz. Çünkü genel olarak söylenmesi halinde bu ifade övgü ve yüceltme anlamına gelirken, örneklerdeki gibi tahsis edilmesi halinde yergiye dönüşür. Önceki meselenin durumu da işte böyledir.
Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Bu ifade dağların düzeninin dağılması ve ilk yaratılışlarındaki esasın bozulması gibi hususların belirtilmesinden sonra anılmıştır. Bu, bir şeyin bozulmasının ve ilk yapısını kaybetmesinin belli bir hikmete mebni olması halinde onun sağlam, güzel ve yerli yerinde yaratmış olması esasının dışına çıkmadığının bilinmesini istediği içindir. En doğrusunu Allah bilir.
Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır. Bu ifade onlara yönelik bir azap tehdididir (vaîd).
Yorumu Yorumla
-
Ve terâ (وَتَرَى)
Kelimenin kökü r-e-y harfleridir. Başındaki "ve" atıf bağlacıdır. Muzari (geniş/şimdiki zaman), ikinci tekil şahıs fiilidir. "Ve sen görürsün, bakıp müşahede edersin" manalarına gelir.
İbn Fâris, r-e-y kökünün asıl manasının "bir nesneyi göz organıyla fiziksel olarak algılamak veya bir gerçeği kalp ve akıl yoluyla idrak edip kavramak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ru'yet" (görme) eyleminin Kur'an'daki kullanım formlarını tahlil eder. Bu fiil sadece optik bir vizyonu (basar) değil, aynı zamanda insanın varoluşsal olaylar karşısındaki zihinsel algısını da kapsar. Ayetteki kullanımı, kıyamet sahnesinde veya evrensel sistemin işleyişinde insanın kendi gözlerine (görsel algısına) olan güvenini sorgulatan felsefi bir giriş kapısıdır.
el-Cibâle (الْجِبَالَ)
Kelimenin kökü c-b-l harfleridir. Başındaki harf-i tarif (el) ile belirli hale gelmiş, "cebel" (dağ) isminin kuralsız çoğuludur (cem-i mükesser). Cümlenin nesnesi (mef'ulü) olduğu için fetha almıştır. "Dağları, o devasa yeryüzü kütlelerini" manasına gelir.
İbn Fâris, c-b-l kökünün asıl manasının "büyüklük, yükseklik, ihtişam, yerinden oynamazlık ve sarsılmaz bir ağırlık" olduğunu belirtir.
Tahsebühâ (تَحْسَبُهَا)
Kelimenin kökü h-s-b harfleridir. Muzari (geniş/şimdiki zaman), ikinci tekil şahıs fiili olan "tahsebü" ile "hâ" (onları/dağları) dişil zamirinin birleşimidir. "Onları sanırsın, öyle zannedersin, öyle farz edersin" manalarına gelir.
İbn Fâris, h-s-b kökünün asıl manasının "bir şeyi saymak, miktarını belirlemek veya kesin bir bilgiye dayanmaksızın bir şeyin öyle olduğuna kanaat getirmek, zanda bulunmak" olduğunu açıklar.
Dücane Cündioğlu, "terâ" (görürsün) ile "tahsebühâ" (sanırsın) fiillerinin yan yana gelmesindeki o sarsıcı felsefi zıddiyeti (epistemolojik kırılmayı) analiz eder. İnsan gözü (optik algı) dağlara bakar ve onların mutlak surette hareketsiz, donuk ve yerlerine çakılı olduğunu "sanır". Ancak bu ayet, insan idrakinin ve duyularının ne kadar yanıltıcı, sığ ve yanılsamalarla (illüzyonla) dolu olduğunu yüzümüze çarpar. Gördüğümüzü sandığımız şey (statik evren), aslında aklımızın kendi ürettiği kısıtlı bir zandır (hüsban). Hakikat ise duyuların ötesindedir.
Câmideten (جَامِدَةً)
Kelimenin kökü c-m-d harfleridir. İsm-i fail (etken ortaç) dişil formunda, belirsiz (nekra) ve fetha tenvinli ismdir. Cümlede "hal" (durum zarfı) konumundadır. "Donmuş, kaskatı kesilmiş, hareketsiz, yerinden kımıldamaz bir halde" manalarına gelir.
İbn Fâris, c-m-d kökünün asıl manasının "akışkanlığın ve hareketin bitmesi, bir nesnenin donarak katılaşması ve durması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "cümûd" kavramının sadece fiziksel bir sertliği değil, canlılığın, gelişmenin ve dinamizmin mutlak yokluğunu nitelediğini ifade eder. İnsanın dağlara atfettiği bu "câmid" (ölü/statik) sıfatı, aslında evrendeki ilahi dinamizmi okuyamayan körlüğün bir sonucudur.
Ve hiye (وَهِيَ)
"Ve" (hal bağlacı) ve "hiye" (o/onlar) ayrık dişil zamirinin birleşimidir. "Oysaki onlar, halbuki onların asıl durumu şudur ki" manasına gelerek, insanın kısıtlı zannından (illüzyondan) mutlak kozmik gerçekliğe geçişi sağlayan bir köprü kurar.
Temürru (تَمُرُّ)
Kelimenin kökü m-r-r harfleridir. Muzari (geniş/şimdiki zaman), üçüncü tekil şahıs (dişil) fiilidir. Dağlar (cibâl) akılsız çoğul olduğu için fiil tekil müennes (dişil) gelmiştir. "Geçip giderler, hareket edip süzülürler, akıp giderler" manalarına gelir.
İbn Fâris, m-r-r kökünün asıl manasının "bir şeyin duraksamaksızın, yumuşak, kesintisiz ve istikrarlı bir şekilde geçip gitmesi, yol alması" olduğunu belirtir.
Merra (مَرَّ)
Kelimenin kökü m-r-r harfleridir. Cümlede "mef'ul-i mutlak" (fiilin anlamını pekiştiren ve benzetme kuran masdar) konumunda olduğu için fetha almıştır. "Geçişi gibi, süzülüşü gibi" manasına gelir.
es-Sehâbi (السَّحَابِ)
Kelimenin kökü s-h-b harfleridir. Başındaki harf-i tarif (el) ile belirli hale gelmiş, "merra" masdarının tamlananı (muzafun ileyh) olduğu için esreli okunmuştur. "Bulutların, rüzgarın sürüklediği o yığınların" manasına gelir.
İbn Fâris, s-h-b kökünün asıl manasının "bir şeyi yerin üstünde veya gökyüzünde peşinden sürüklemek, çekmek" olduğunu açıklar. Bulutlara da rüzgar tarafından gökyüzünde sürüklendikleri için bu isim verilmiştir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın eskatolojik (kıyamet) tasvirlerindeki bu eşsiz edebi ve teolojik metaforu inceler. Antik Yakındoğu metinlerinde kıyamet veya tanrısal müdahale anları genellikle dağların şiddetle patlaması, parçalanması ve korkunç bir gürültüyle yıkılması şeklinde (kaotik bir şiddetle) resmedilir. Ancak Kur'an, evrenin o en ağır, en kaskatı (câmid) ve sarsılmaz kütlelerini aniden yerinden sökerek onları gökyüzünde sessiz, zarif ve ağırlıksız bir "bulut kümesi" (sehâb) gibi süzülen bir formda (kozmik bir baleye) dönüştürür. Bu, kaotik bir yıkım değil, mutlak bir hakimiyetin sanatıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin tefsirindeki bağlamsal tartışmalara değinir. Modern dönemdeki bazı yorumcular, bu ayeti Dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşüne (bilimsel bir mucizeye) yormuşlardır. Ancak surenin genel siyak-sibak (bağlam) yapısı tamamen kıyamet (eskatoloji) sahneleri üzerine kuruludur. Dağların bulutlar gibi yürümesi, dünyanın dönüşünü değil, kıyamet koptuğunda (sûra üflendiğinde) yeryüzündeki tüm yerçekimi ve fizik kurallarının çökeceğini, o devasa kütlelerin pamuk gibi havada savrulacağını niteleyen dehşetli ama bir o kadar da estetik bir kıyamet tablosudur.
Sun'a (صُنْعَ)
Kelimenin kökü s-n-a harfleridir. Cümlede "mef'ul-i mutlak" (pekiştiren masdar) veya hal konumunda fetha ile bitmiştir. "Sanatı, muazzam işçiliği, kusursuz yapımı, eşsiz icadı" manalarına gelir.
İbn Fâris, s-n-a kökünün asıl manasının "bir işi sıradan bir şekilde yapmak değil; büyük bir ustalıkla, beceriyle, ince bir sanatla ve dikkatle meydana getirmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sun'" kavramı ile "fiil" (eylem) kavramı arasındaki felsefi sınırı tahlil eder. Herhangi bir canlının rastgele yaptığı bir harekete "fiil" denilebilir; ancak "sun'", sadece akıl, ilim, estetik ve ince bir tasarım becerisi barındıran şuurlu ve ustalık dolu eylemler için kullanılır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, evrenin sökülüş anında (kıyamette) bu kelimenin kullanılmasının ontolojik güzelliğini tefsir eder. Yeryüzünün en ağır nesnelerinin bulutlar gibi uçurulması kör bir felaket değildir. Bu, mutlak Yaratıcının (Allah'ın) tıpkı evreni yaratırken sergilediği o eşsiz sanatı (sun'), evreni geri toplarken de aynı kusursuz koreografi ve estetikle (sun'ullah) uyguladığının kanıtıdır. Yıkım bile O'nun elinde bir sanattır.
Allâhi (اللَّهِ)
Yaratıcının özel ismi. "Sun'" isminin tamlananı olduğu için esre ile bitmiştir. "Allah'ın sanatı."
Ellezî (الَّذِي)
Arapçada tekil eril varlıkları niteleyen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). "O (Allah) ki" manasına gelir.
Etkane (أَتْقَنَ)
Kelimenin kökü t-k-n harfleridir. İf'al babında, mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Kusursuzlaştırdı, sağlamlaştırdı, muazzam bir hesapla eksiksiz ve pürüzsüz hale getirdi" manalarına gelir.
İbn Fâris, t-k-n kökünün asıl manasının "bir şeyi yerli yerine koymak, onu her türlü hata ve noksanlıktan arındırarak son derece sağlam ve mükemmel bir formda inşa etmek" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın yaratılış felsefesinde "itkân" kavramının yerini muazzam bir şekilde inceler. Bu kelime, insanın dünyayı algılayışındaki o yüzeysel "zan/illüzyon" (tahsebühâ) eyleminin tam ontolojik zıttıdır. İnsan evrene baktığında şeyleri basit veya donuk (câmid) görebilir; ancak Allah'ın yarattığı (ve kıyamette dönüştürdüğü) o sistemin ardında, zerrelerden galaksilere kadar her detayın kör tesadüflere yer bırakmayacak şekilde matematiksel bir kesinlikle, ince bir ayarla ve "itkân" (kusursuz tasarım) ile örüldüğü mutlak bir hakikat yatar.
Külle (كُلَّ)
Kelimenin kökü k-l-l harfleridir. "Her bir, bütün, tamamı" manalarına gelir.
İbn Fâris, k-l-l kökünün "bir şeyi çepeçevre sarmak ve istisnasız tüm cüzleri kapsamak" olduğunu açıklar.
Şey'in (شَيْءٍ)
Kelimenin kökü ş-y-e harfleridir. "Küll" isminin tamlananı olduğu için esre ve tenvin ile bitmiştir. "Şeyi, nesneyi, varlık sahasına çıkan her bir varolanı" manasına gelir. (Allah'ın sanatının ve kusursuz ayarının (itkân) evrendeki hiçbir zerrede istisna kabul etmediğini mühürler).
İnnehû (إِنَّهُ)
Tahkik (kesinlik/pekiştirme) edatı "inne" ve "hû" (O) zamirinin birleşimidir. "Şüphesiz ki O, muhakkak Allah" manasına gelir.
Habîrun (خَبِيرٌ)
Kelimenin kökü h-b-r harfleridir. İsm-i failin mübalağa (aşırılık/süreklilik) bildiren "fe'îl" vezninde, belirsiz ve tenvinli ismidir. (İnne'nin haberi/yüklemi olduğu için ötre ile bitmiştir). "Hakkıyla haberdardır, her şeyin içyüzünü ve en derin sırrını bütünüyle bilendir" manalarına gelir.
İbn Fâris, h-b-r kökünün asıl manasının "bir şeyin en derin, saklı ve gizli olan tabakasına nüfuz etmek, sadece dış görünüşü değil özü test edip bilmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "habîr" isminin "alîm" (bilen) isminden ince bir farkı olduğunu açıklar. Habîr; eşyanın dışsal varlığını bildiği gibi, onun görünmeyen, saklı kalan (bâtınî) gerçekliğini, niyetini ve özünü de mutlak bir vukufla idrak eden o üstün ilahi sıfattır.
Bimâ (بِمَا)
"Bi" (ile, dair) harf-i ceri ve "mâ" (şeyler, o ki) ism-i mevsulünün birleşimidir. "-dığınız şeylere dair, o yaptığınız her ne varsa" manasına gelir.
Tef'alûn (تَفْعَلُونَ)
Kelimenin kökü f-a-l harfleridir. Muzari (geniş/şimdiki zaman), ikinci çoğul şahıs (siz) fiilidir. "Yapıyorsunuz, işliyorsunuz, eyleme döküyorsunuz" manalarına gelir.
İbn Fâris, f-a-l kökünün "bir işi veya eylemi meydana getirmek, icra etmek" olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin makrokozmostan (evrenden) mikrokozmosa (insana) uzanan bu muazzam teolojik ve psikolojik bağını tefsir eder. Ayet, devasa dağların (cibâl) bulutlar gibi (sehâb) hareket ettirildiği o dehşet verici ve kusursuz kozmik sistemden (sun'ullah ve itkân) bahsettikten sonra aniden odağı insanın küçücük eylemlerine (tef'alûn) kaydırır. Dağların en ufak atomik hareketini bile kusursuz bir matematikle (itkân) yöneten, varlığın tüm içyüzüne hakim olan (Habîr) o mutlak kudret; elbette ki sizin yeryüzünde işlediğiniz her bir niyetten, ameli ve inkardan da saniyesi saniyesine haberdardır. Kozmik nizamı kuran Sanatkar, o nizamın içindeki insanın her adımını kayıt altındadır. Bu kapanış, insanın evrendeki yerini ve sorumluluğunu hatırlatan sarsılmaz bir ilahi ihtardır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla