Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Neml Sûresi, 82. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Neml Sûresi, 82. Ayet

    وَاِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ اَخْرَجْنَا لَهُمْ دَٓابَّةً مِنَ الْاَرْضِ تُكَلِّمُهُمْۙ اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ veka’a-lkavlu ‘aleyhim aḣracnâ lehum dâbbeten mine-l-ardi tukellimuhum enne-nnâse kânû bi-âyâtinâ lâ yûkinûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Söylenen (kıyâmet) başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir yaratık çıkarırız da insanların âyetlerimize kesin bir şekilde iman etmedikleri konusunda onlarla konuşur.”

      Kıyâmet Alâmeti Dâbbetü’l-Arz’ın Çıkışı

      Söylenen (kıyâmet) başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir yaratık çıkarırız. Bazıları şöyle demişlerdir: Söylenen başlarına geldiği zaman, yani onlara hüccet ikame edilip de iddia ispat edilince onu yalanlamaları halinde onlara bir yaratık çıkarırız. Bazıları da şöyle demişlerdir: Onların üzerine gazap ve öfke gerçekleştiğinde onlar için bir yaratık çıkarırız. Bazıları da şöyle demişlerdir: Söylenen başlarına geldiği zaman, yani onlar inkârcılıkta öyle bir sınıra varırlar ki artık onların asla inanmayacaklarını bu anda Allah bilir. Ancak daha önce de birçok kez söylediğimiz gibi böyle bir yorum caiz değildir. Zira Allah hem vuku bulmuş olanı hem de ilelebet vuku bulacak olanı ezelde bilir. O’nun ilmi, onların durumlarının sözü edilen sınıra ulaşması sonucu ancak ortaya çıkacak türden bir bilgi değildir. Aksine O, onlarla ilgili olarak vuku bulacak olanları da bilen ekmel bir varlıktır. Bu yorumu yapan kimsenin sözü ise şöyle bir ima içeriyor: Allah onların durumları hakkında, ancak davet sonucu sözü edilen sınıra ulaştıkları zaman bilgi sahibi olur, daha öncesinde ise bilgi sahibi olmaz. Allah hakkında böyle bir söz çirkindir. Onlara delil getirildiği zaman bilir diyenin sözü de aynı şekilde muhtemel değildir. Çünkü delil o vakitten önce ikame edilmiş olur. Onlara delil getirmenin o anda olması mümkün değildir. Buna göre âyetin yorumu şu iki ihtimalden biri olabilir: Birincisi: Belirttiğimiz azabın vuku bulması, cezanın gerekli olması ve onlara olan gazaptır. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi; “Bunlar hakkında Allah’ın azap sözü gerçekleşmiştir” yani onlara azap vacip olmuştur. İkincisi: Onlara çıkacağını vâdettiğimiz yaratığın yerden çıkması vakti geldiği zaman biz o vakitte onu çıkarırız. Yani onun çıkışı ne vâdolunan vaktinden önce gelir ne de gecikir. Şu İlâhî beyanda ifade edildiği gibi: “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler”. Aynı şekilde Allah Teâlâ’nın, zuhurunu ve vuku bulmasını takdir ettiği her şeyin belirlenen vaktin dışına çıkmaması, o vaktin ne öne alınabilmesi ne de tehir edilmesidir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu yorum âyetin doğru yorumu olmaya uygundur.

      İnsanların âyetlerimize kesin bir şekilde iman etmedikleri konusunda onlarla konuşur. Genelin kıraati, hitap etme (teklîm) ve konuşma (tahdîs) anlamından alınmak üzere “tükellimühüm” (تُكَلِّمُهُمْ) şeklinde şeddelidir. Bazı kıraatlerde de aynı şekilde “tühaddisühüm” ve “tünbiühüm” (تُحَدِّثُهُمْ وَتُنْبِئُهُمْ) şeklindedir. Şeddesiz olarak “tüklimühüm” (تَكْلِمُهُمْ) şeklinde okuyan da olmuştur. “Tüklimühüm” yaralama anlamına gelir. Hadislerde ve kıssalarda belirtildiğine göre yaratık, çıktığı zaman kâfiri yaralar ve belli bir damga ve alâmetle onu belirler ki kâfir ile mümin birbirinden ayrılsın; herkese “Ey mümin! Ey kâfir!” denilsin. Bu İbn Abbâs’a soruldu. O şöyle dedi; “O, müminle kelâm eder ve konuşur, kâfiri ise yaralar”. En doğrusunu Allah bilir.

      İnsanların âyetlerimize kesin bir şekilde iman etmedikleri konusunda onlarla konuşur. Bu âyetin hem kırâatinde hem de yorumunda ihtilaf edilmiştir: Bazıları “enne’n-nâs” (أَنَّ النَّاسَ) diye elifin nasbı ile okumuşlardır. Bazıları da “inne’n-nâs” (إِنَّ النَّاسَ) diye elifin kesri ile okumuşlardır. “Enne” diye nasb ile okuyanlar bu sözü yaratığın sözü olarak kabul etmiştir. Bunun yorumu da iki şekilde olur: Birincisi: Yaratık der ki: İnsanlar benimle ve benim çıkışımla korkutulmuşlardı. Ne var ki onlar vâdolundukları benim çıkışıma inanmazlardı. Oysa işte ben çıkmış bulunuyorum. İkincisi; Sözü edilen yaratık olsun başkaları olsun insanların mûcizelere inanmadıklarını Allah’ın bildirmesi ve haber vermesi anlamdadır. “İnne’n-nâs” (إِنَّ النَّاسَ) şeklinde kesre ile okuyanlar ise bu sözü, doğrudan Allah’ın haber vermesi olarak kabul ediyorlar. Buna göre Allah, onların hâlâ âyetlere inanmamakta olduklarını bildiriyor. Yaratığın çıkması Hz. Peygamber’in risâletinin ve nübüvvetinin ispatına dair en büyük delillerden biridir. Çünkü o onun falanca vakitte çıkacağını haber veriyor. Haber verdiği gibi haber verdiği saatte çıkmış olması, peygamberlik davasında onlara doğru söylediğini gösterir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve izâ (وَإِذَا)

        Zaman ve şart zarfıdır. "-dığı zaman, o vakit gelip çattığında, ne zaman ki" manalarına gelir. Gelecekte yaşanması kesin olan o sarsıcı eskatolojik (kıyamet) anı belirler.

        Vekaa (وَقَعَ)

        Kelimenin kökü v-k-a harfleridir. Mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Düştü, gerçekleşti, vuku buldu, kaçınılmaz olarak hak oldu" manalarına gelir.

        İbn Fâris, v-k-a kökünün asıl manasının "bir şeyin yukarıdan aşağıya doğru düşmesi, bir yere şiddetle inmesi ve oraya sabitlenmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vuku" kavramının burada sıradan bir düşme eylemini değil, önceden haber verilmiş olan bir ilahi vaadin veya azabın, artık geri döndürülemez bir şekilde hedefini bularak "kesinleşmesini ve infaz anının gelmesini" tahlil eder.

        el-Kavlü (الْقَوْلُ)

        Kelimenin kökü k-v-l harfleridir. Başındaki harf-i tarif (el) ile belirli hale gelmiş, cümlenin faili (öznesi) olduğu için ötre ile bitmiştir. "Söz, hüküm, ilahi vaat, ferman" manalarına gelir.

        İbn Fâris, k-v-l kökünün asıl manasının "zihindeki düşüncenin, iradenin ve maksadın sese büründürülerek dışa vurulması" olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde buradaki "el-Kavl" (o bilinen söz) kelimesinin sıradan bir hitap olmadığını; kıyametin kopacağına, azabın ineceğine veya tövbe kapısının artık tamamen kapandığına dair o mutlak ve dehşet verici ilahi "hükmün/kararın" ta kendisi olduğunu aktarır. Kavl'in onların üzerine düşmesi/vuku bulması, ontolojik mühletin bütünüyle sıfırlanmasıdır.

        Aleyhim (عَلَيْهِمْ)

        Yönelme ve üstünlük bildiren "alâ" harf-i ceri ile "him" (onlar) zamirinin birleşimidir. "Onların üzerine, onların aleyhine."

        Ahracnâ (أَخْرَجْنَا)

        Kelimenin kökü h-r-c harfleridir. İf'al babında, mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs (Biz) fiilidir. "Biz çıkardık, var edip dışarı gönderdik" manalarına gelir.

        İbn Fâris, h-r-c kökünün temel manasının "bir şeyin saklı olduğu, yerleşik bulunduğu ve hapsolduğu kapalı bir alandan (içeriden) ayrılıp dışarı çıkması" olduğunu belirtir.

        Dücane Cündioğlu, surenin önceki ayetlerinde (Neml 67) müşriklerin "Biz toprak olduktan sonra kabirden mi çıkarılacağız (muhracûn)?" şeklindeki alaycı soruları ile bu kelime arasındaki felsefi ironiyi analiz eder. İnsanların topraktan "çıkış" (diriliş) fikrini akıllarına sığdıramadıkları o küstahlığa karşı, ilahi irade kıyamet öncesinde toprağın tam bağrından bilinmeyen bir canlıyı (dâbbe) bizzat "çıkararak" (ahracnâ) o inkar edilen ontolojik diriliş eyleminin mutlak bir provasını ve şok edici delilini onların yüzüne çarpar.

        Lehüm (لَهُمْ)

        "Onlar için, onlara karşı."

        Dâbbeten (دَابَّةً)

        Kelimenin kökü d-b-b harfleridir. İsm-i fail dişil formunda, belirsiz (nekra) ve tenvinli bir isimdir. Cümlenin nesnesi (mef'ul) konumundadır. "Canlı bir varlık, hareket eden, kımıldayan hayvan" manalarına gelir.

        İbn Fâris, d-b-b kökünün asıl manasının "yeryüzünde hafif adımlarla yürüyen, sürünen, ayak basan veya kımıldayan her türlü canlı" olduğunu belirtir. Bebeklerin emeklemesine de bu isim verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dâbbe" kelimesinin hayvanları ve hatta insanları kapsayan geniş bir canlılık nitelemesi olduğunu, ancak örfte daha çok yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve binekler için tahsis edildiğini açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nekra (belirsiz) formda "dâbbeten" şeklinde gelmesini tefsir eder. Bu belirsizlik, canlının bilinen biyolojik türlerden farklı, sıra dışı, mahiyeti tam olarak kestirilemeyen, son derece korkutucu ve mucizevi bir "eskatolojik (kıyamet) figürü" (Dâbbetü'l-arz) olduğunu gösterir.

        Arthur Jeffery, bu kelimenin kökenlerini inceleyerek; kıyamet öncesi topraktan çıkan doğaüstü canlı (canavar) motifinin, Geç Antik Çağ'daki Yahudi ve Hıristiyan apokaliptik edebiyatında (özellikle Yuhanna'nın Vahiy kitabındaki "yerden çıkan canavar" - beast of the earth) bilinen ve korkulan bir teolojik sembol olduğunu, Kur'an'ın bu kadim eskatolojik imgeyi kullanarak muhataplarına o dehşet anını evrensel bir lügatle aktardığını belirtir.

        Mine'l-ardı (مِّنَ الْأَرْضِ)

        "Min" (-den) harf-i ceri ve "ard" (yeryüzü/toprak) isminden oluşur. "Yerden, topraktan."

        Tükellimühüm (تُكَلِّمُهُمْ)

        Kelimenin kökü k-l-m harfleridir. Tef'il babında, muzari (geniş/şimdiki zaman), üçüncü tekil şahıs (dişil) fiili ile "hüm" (onlar) zamirinin birleşimidir. "Onlarla konuşur, onlara hitap eder, onlara söz söyler (veya onları damgalayıp yaralar)" manalarına gelir.

        İbn Fâris, k-l-m kökünün Arapçada iki farklı temel manaya geldiğini belirtir: Birincisi "kelam" (anlamlı sesler çıkararak söz söylemek), ikincisi ise "kelm" (bir bedende derin yara açmak, kalıcı iz bırakmak).

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, dâbbenin bu eylemindeki (teklîm) teolojik ironiyi ve ontolojik kırılmayı tefsir eder. Müşrikler, kendi cinslerinden olan ve kendileriyle aynı dili konuşan peygamberin o şefkatli kelamını inatla dinlememiş, ona karşı sağır (summe) numarası yapmışlardı. Allah da tövbe kapısının kapandığı o son anda, onlara kendi cinslerinden olmayan, biyolojik doğası gereği "konuşması imkansız olan" bir hayvanı göndererek onları aşağılar. Peygamberi dinlemeyenler, topraktan fırlayan bir canlının dehşet verici kelamına (veya yüzlerine vurulacak olan o kalıcı yaraya/damgaya) mahkum edilirler. Bu, kibrin en sarsıcı şekilde cezalandırılmasıdır.

        Enne'n-nâse (أَنَّ النَّاسَ)

        Açıklama ve pekiştirme edatı olan "enne" (şüphesiz ki, muhakkak) ile "en-nâs" (insanlar) isminin birleşimidir. Dâbbenin kuracağı cümlenin (veya hal lisanıyla vereceği mesajın) içeriğini başlatır. "Şüphesiz insanlar, muhakkak ki o kalabalıklar."

        Kânû (كَانُوا)

        Kelimenin kökü k-v-n harfleridir. Mazi, nâkıs fiilin üçüncü çoğul şahıs formudur. "İdiler, oldular" manasına gelir.

        Bi âyâtinâ (بِآيَاتِنَا)

        Zarfiyet/bitişiklik harfi olan "bi", "âyât" (ayetler, kozmik işaretler, deliller) ve "nâ" (bizim) zamirinin birleşimidir. "Bizim ayetlerimize, bizim işaretlerimize."

        Lâ yûkınûn (لَا يُوقِنُونَ)

        Kelimenin kökü y-k-n harfleridir. İf'al babında, olumsuzluk edatı "lâ" ile muzari (geniş/şimdiki zaman), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Kesin olarak inanmıyorlardı, yakîn sahibi değillerdi, şüpheden kurtulamıyorlardı" manalarına gelir.

        İbn Fâris, y-k-n kökünün asıl manasının "şüphenin, vesvesenin ve kararsızlığın tamamen ortadan kalkıp, bir bilginin kalpte sarsılmaz ve mutlak bir şekilde sabitlenmesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "yakîn" kavramının, epistemolojik (bilgi felsefesi) hiyerarşinin en zirvesi olduğunu açıklar. Zannın ve şüphenin kırıntısını bile barındırmayan o saf, derin ve mutlak kavrayış halidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanış fiilini tefsir eder. Dâbbenin ortaya çıkış sebebi ve kurduğu bu cümle, müşriklerin varoluşsal krizinin tam bir özetidir. İnsanlar evrendeki yaratılış izlerini, peygamberin mucizelerini veya Kur'an'ın ayetlerini (âyâtinâ) bütünüyle reddetmemiş veya görmezden gelmemiş olabilirler. Onların asıl sorunu, bu ayetleri gördükleri ve duydukları halde içlerindeki o kemirici kibrin, inkarcılığın ve "şüphenin" (şekk) esaretinden kurtulup bir türlü "yakîn" (kesin itminan ve teslimiyet) mertebesine sıçrayamamalarıdır. Yakîn olmadan yapılan eylem, kişiyi kıyamet gününde topraktan çıkan bir canlının şahitliği (veya damgalaması) karşısında mutlak bir iflasa mahkum eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X