Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Neml Sûresi, 80. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Neml Sûresi, 80. Ayet

    اِنَّكَ لَا تُسْمِــعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِــعُ الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnneke lâ tusmi’u-lmevtâ velâ tusmi’u-ssumme-ddu’âe iżâ vellev mudbirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.”

      Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bize ulaştığına göre Hz. Peygamber (s.a.) Bedir gününde öldürülmüş kâfirlere şöyle seslendi: “Ey falan, Ey filan!”. Savaşta öldürülmüş olan müşrik ölülerinin kör bir kuyuya atılmasını emrettikten sonra onlara hitaben şöyle dedi: “Rabb’inizin vâdettiğini hak olarak buldunuz mu? Nebinizi yalanlamıyor muydunuz? Rabb’inizi inkâr etmiyor muydunuz? Akrabalık hukukuna riayetsizlik etmiyor muydunuz? Bunun üzerine bu âyet indi: Bil ki sen ölülere işittiremezsin”. Ancak bize göre yorum şöyle olmalıdır: Allah Teâlâ Kur’ân’da pek çok âyette kâfiri “ölü” olarak isimlendirmiştir. Çünkü onlar kendilerini Allah’a kulluk konusunda yormamışlar, bedenlerini Allah’a itaat yolunda kullanmamışlardır; onlar sanki ölüler gibidirler. Allah, hakkı işitmedikleri ve onu kabul etmedikleri için kâfirlere sağır, hakkı tutup onu konuşmadıkları için dilsiz, hakkı görmedikleri için kör, bedenlerini hak yolda kullanmadıkları için onlara ölüler demiştir. Onlar bu duyu organlarını yaratılış amaçları doğrultusunda kullanmadıkları ve onlardan yararlanmadıkları için her ne kadar organ olarak sahip olsalar da sanki onlardan yoksunmuşlar gibi onları nitelemiştir. İşte bu esastan hareketle onları ölüler ve helâk olmuşlar diye isimlendirmiştir. Bir başka yerde onları hayvanlara benzetmiş, hatta özlerini yaratılışları amacında kullanıp da ondan hak yolda yararlanmaya gitmedikleri için kendilerini hayvanlardan bile daha aşağı olmakla nitelemiştir.

      Eğer denilirse ki arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın buyruğunun mânası nedir?. Bu beyanda Allah, sağırlara arkalarını dönüp giderlerken peygamberin onlara davetini duyuramayacağını bildiriyor. Aslında arkalarını dönmeyip bilakis yüzlerini dönüp gelmeleri halinde de onlara davetini duyuramaz?.

      Denildi ki: En doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası şudur: Onların sağır oluşları, yüz çevirmeleri ve üzerinde düşünme imkânını kullanmamaları yüzünden duyduklarından yararlanmakta çaba göstermedikleri içindir. Eğer ona kabul ile yönelselerdi kendisinden yararlanırlardı ve o takdirde peygamber onlara duyurabilirdi. Allah, aşırı inatçı halleri ile hak ve hakikat karşısında tavır alışları yüzünden onların arkalarını dönüp giden sağırlar gibi olduklarını ve bu halde iken peygamber ne kadar çabalasa da onlara bir şekilde işittirmenin ve anlamalarını sağlamanın imkânsızlığını bildiriyor. Kabul ile yönelen gerçek sağırlara gelince, onlara işittirmesi ve anlamalarını sağlaması ortaya konacak bir çaba sonucu işaret, ima vb. bir yolla mümkün olabilir. Bunun en doğrusunu bilen Allah’tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnneke (إِنَّكَ)

        Cümleye kesinlik ve pekiştirme kazandıran tahkik edatı "inne" (şüphesiz ki, muhakkak) ile "ke" (sen) tekil muhatap zamirinin birleşimidir. "Şüphesiz ki sen, muhakkak sen" manasına gelir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir usulünde bu cümlenin girişindeki pekiştirme edatının, peygamberin kendi tebliğ yönteminde veya çabasında bir eksiklik olduğu için müşriklerin inanmadığı yönündeki o ağır psikolojik şüpheyi (hüznü) ortadan kaldırmak ve sorunun peygamberde değil, muhatapların ontolojik durumunda olduğunu kesin bir dille bildirmek için kullanıldığını aktarır.

        Lâ tüsmi'u (لَا تُسْمِعُ)

        Kelimenin kökü s-m-a harfleridir. Olumsuzluk edatı "lâ" ile if'al babında, muzari (geniş/şimdiki zaman), ikinci tekil şahıs fiilinin birleşimidir. "İşittiremezsin, duyuramazsın, dinletemezsin" manalarına gelir.

        İbn Fâris, s-m-a kökünün asıl manasının "sesin kulağa ulaşması, bir şeyi idrak etmek ve anlamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sem'" (işitmek) kavramının Kur'an lügatinde sadece akustik/fiziksel bir ses dalgasını algılamak değil; o sesi akılla tartmak, kalple onaylamak ve mesaja "itaat etmek" (icabet) anlamında kullanıldığını tahlil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde (bilgi felsefesinde) bu fiilin olumsuz (lâ tüsmi'u) kullanımını muazzam bir şekilde inceler. Peygamberin sesi fiziksel olarak müşriklerin kulak zarlarına çarpıyor ve onlar bu kelimeleri duyuyorlardı. Ancak Kur'an, onların bu fiziksel algısını "işitme" (sem') olarak kabul etmez. Çünkü vahyin lügatinde işitmek, alınan bilginin ahlaki bir dönüşüm ve teslimiyet (itaat) yaratmasıdır. Eğer bir ses fıtratta yankı bulmuyor ve eyleme dönüşmüyorsa, o ses ontolojik olarak hiç "işitilmemiş" demektir. Bu yüzden peygamber onlara hakikati "işittiremez."

        el-Mevtâ (الْمَوْتَىٰ)

        Kelimenin kökü m-v-t harfleridir. Başındaki harf-i tarif (el) ile belirli hale gelmiş, "meyyit" (ölü) isminin kuralsız çoğuludur (cem-i mükesser). Cümlenin mef'ulü (nesnesi) konumundadır. "Ölüler, ölmüş olanlar, hayat emarelerini yitirenler" manalarına gelir.

        İbn Fâris, m-v-t kökünün asıl manasının "hayatın, gücün ve canlılığın gitmesi, mutlak bir sükunet ve hissizlik hali" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mevt" kavramının sadece ruhun bedenden ayrılması (biyolojik ölüm) olmadığını; cehalet, küfür ve inat sebebiyle aklın ve kalbin hakikate karşı tamamen hissizleşmesini (manevi/ontolojik ölüm) de ifade ettiğini açıklar.

        Dücane Cündioğlu, bu kelimenin teolojik metaforunu analiz eder. Kur'an, müşrikleri nefes alan, yürüyen, ticaret yapan canlılar olarak değil; fıtratları çürümüş, vicdanları kaskatı kesilmiş ve hakikat algıları tamamen kapanmış "yürüyen cenazeler" (el-mevtâ) olarak tanımlar. Peygamberin hüznü yersizdir; çünkü dünyanın en kusursuz ve en haklı hitabı bile, mezardaki bir "ölüye" laf anlatamaz. Sorun davetin gücünde değil, muhatabın (müşriğin) varoluşsal olarak ölü olmasındadır.

        Ve lâ tüsmi'u (وَلَا تُسْمِعُ)

        Başındaki "ve" atıf bağlacıdır. "Ve sen işittiremezsin, ve duyuramazsın" manasına gelir. İkinci bir imkansızlık tablosuna geçişi sağlar.

        es-Summe (الصُّمَّ)

        Kelimenin kökü s-m-m harfleridir. Başındaki harf-i tarif (el) ile belirli hale gelmiş, "esamm" (sağır) isminin çoğuludur. Cümlenin ikinci mef'ulü (nesnesi) olduğu için fetha almıştır. "Sağırlar, kulakları tıkalı olanlar, duyu yitimine uğrayanlar" manalarına gelir.

        İbn Fâris, s-m-m kökünün asıl manasının "bir şeyin katılaşması, içinin dolması, hiçbir delik ve boşluk barındırmayacak kadar sertleşip tıkanması" olduğunu belirtir. Sert ve deliksiz kayaya da "samha" denir. Kulak da dışarıdan hiçbir sesi içeri almayacak şekilde tıkandığı (katılaştığı) için bu ismi almıştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin psikolojik bağlamını tefsir eder. Buradaki "sağırlık" (summe), fizyolojik bir engellilik durumu (işitme kaybı) değildir. Bu, kibir, haset ve inat yüzünden insanın kendi idrak kanallarını (kulaklarını) hakikate karşı kendi elleriyle beton dökülmüş gibi "tıkaması", dışarıdan gelen hiçbir ilahi uyarının içeri sızmasına izin vermeyen o korkunç felsefi bağnazlıktır.

        ed-Duâe (الدُّعَاءَ)

        Kelimenin kökü d-a-v harfleridir. Başındaki harf-i tarif (el) ile belirli hale gelmiş masdardır. "Çağrıyı, daveti, seslenişi, tebliği" manalarına gelir.

        İbn Fâris, d-a-v kökünün asıl manasının "bir kimseyi seslenerek kendine çekmek, ondan bir şey talep etmek ve çağırmak" olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın Kur'an'daki misyonunu tahlil eder. "Duâ" sadece kulun Allah'a yakarışı değildir; burada peygamberin (ve vahyin) karanlıkta kalan insanlığı aydınlığa, dirilişe ve fıtrata doğru ısrarla ve şefkatle "çağırmasıdır" (tebliğdir).

        İzâ (إِذَا)

        Zaman zarfıdır. "-dığı zaman, o vakit ki, şartlar şöyle olduğunda" manalarına gelir. Sağırlığın eylemsel boyutunu ve zamanını belirler.

        Vellev (وَلَّوْا)

        Kelimenin kökü v-l-y harfleridir. Tef'il babında, mazi (geçmiş zaman), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Yüz çevirdiler, arkalarını döndüler, sırtlarını dönüp gittiler" manalarına gelir.

        İbn Fâris, v-l-y kökünün asıl manasının "iki şeyin arasında hiçbir boşluk kalmayacak şekilde birbirine bitişmesi, yakın olması" olduğunu, "tevelli" eyleminin ise tam zıttına (arkaya) dönerek o yakınlığı bozmak ve yüz çevirmek anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin sadece fiziksel bir dönüşü değil, aynı zamanda kalbin, aklın ve ilginin o konudan tamamen koparılmasını (psikolojik yüz çevirmeyi) nitelediğini açıklar.

        Müdbirîn (مُدْبِرِينَ)

        Kelimenin kökü d-b-r harfleridir. İf'al babında, ism-i failin (etken ortaç) kurallı eril çoğuludur. Cümlede "hal" (durum zarfı) konumunda olduğu için yâ ile (nasb halinde) gelmiştir. "Arkalarını dönerek, geri geri giderek, uzaklaşarak, kaçarcasına" manalarına gelir.

        İbn Fâris, d-b-r kökünün asıl manasının "kubülün (ön tarafın/yönelmenin) zıttı; bir şeyin arkası, arka tarafı ve sonu" olduğunu belirtir. Arka dönüp gitmeye "idbâr" denir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonundaki "vellev" (yüz çevirdiler) ve "müdbirîn" (arkalarını dönerek kaçanlar) kelimelerinin arka arkaya (hal cümlesi olarak) gelmesinin yarattığı o sarsıcı psikolojik tabloyu tefsir eder. Müşrikler sadece hakikate karşı "sağır" (summe) kalmakla, yani pasif bir şekilde dinlememekle yetinmezler. Onlar, peygamberin "çağrısını" (duâe) duydukları anda aktif bir eyleme geçerler: Önce yüzlerini ekşitip sırtlarını dönerler (vellev), ardından da o çağrıdan köşe bucak kaçarak, adeta tiksinerek oradan hızla uzaklaşırlar (müdbirîn). Zaten sağır olan, üstelik bir de sırtını dönüp koşarak kaçan birine uzaktan sesini duyurmaya çalışmak imkansızdır. Ayet, peygamberin omuzlarındaki "herkesi hidayete erdirme" baskısını ve hüznünü, muhatapların bu iradi "kaçış" anatomisini (idbâr) resmederek ilahi bir teselliyle kaldırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X