Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Neml Sûresi, 66. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Neml Sûresi, 66. Ayet

    بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ۠ بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْهَا۠ بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Beli-ddârake ‘ilmuhum fî-l-âḣira(ti)(c) bel hum fî şekkin minhâ(s) bel hum minhâ ‘amûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Hayır, onların âhiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır; dahası, bu hususta şüphe içindedirler; bunun da ötesinde onlar âhiretten yana kördürler.”

      Hayır, onların âhiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır; dahası, bu hususta şüphe içindedirler; bunun da ötesinde onlar âhiretten yana kördürler. Hem kırâati hem de yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir: Kırâati şöyle: Bazıları şeddeli ve elifli olarak “iddârake” (ادَّارَكَ) şeklinde okumuşlardır. Bazıları ise şeddeyi ve elifi düşürerek “edrake” (أَدْرَكَ) şeklinde okumuştur. Bazısı “bel” (بَلِ) kelimesini “yâ”lı olarak ve üzerinde duracak şekilde “belâ” (بَلَى) diye okumuştur. Kimi “e edrake” (أَأَدْرَكَ) şeklinde istifhamlı okumuşlardır. Kimi de “âdrake” şeklinde istifhamlı, “yâ”sız olarak “bel” (بَلْ) şeklinde ve fasılasız biçimde okumuşlardır. Kim şeddeli olarak istifhamsız “iddârake” (ادَّارَكَ) şeklinde okumuşsa o zaman mânası tedarik edildi, toplandı, anlamında olur. Yani onların âhiret hakkındaki ilimleri onu gözleriyle gördükleri anda telâfi edilecek ve bilgi sahibi olacaklardır. Oysa bugün itibariyle onlar ondan şüphe ve körlük içindedirler, ama aksine âhirette ona dair ilimleri kendilerine verilecek. Diyor ki; Âhirete dair bilgileri ulaştı mı, yani idrak etmedi ve onların bilgisi erişmedi. Bunun da ötesinde onlar âhiretten yana kördürler. Allah onları beyinsizlikle ve cehaletle suçluyor ve onların bilgilerinin âhirete erişmediğini söylüyor. Bazıları şöyle demişlerdir: Hayır, onların âhiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır; yani yoksa âhiret hakkındaki bilgileri yetersiz mi? demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: Âhiret hakkındaki bilgilerinin yetersiz kalmış olması, yani dünyada iken âhirete dair bir bilgilerinin olmayışı, âhirette ise kendilerine bir fayda sağlamadığı için anlamsız olmasıdır. Hasan-ı Basrî dedi ki: Onların bilgileri yetersiz kalmış demek (idderake), yok olup gitmesi demektir. İbn Abbâs ve daha başkaları dediler ki: “Beli’d-dârake ‘ilmuhüm fı’l-âhirati” (بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الْآخِرَةِ) demek, yani onların bilgileri âhirette kesinlik kazandı, demektir. Yani onların âhiretin var olacağına ilişkin bilgilerden şüphe etme noktasında birleştiler. Onlar Arap müşrikleridir. Dahası, bu hususta şüphe içindedirler; Dedi ki: Bir defasında âhiret vardır diyorlar sonra onun hakkında şüphe duyuyorlar ve “Bilmiyoruz var mı yoksa yok mu?” diyorlar. Bunun da ötesinde onlar âhiretten yana kördürler. Bir şey hakkında şüphe duyan kimseye “kör” denilmesi dil açısından caizdir. Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “İddârake ‘ilmuhüm” (ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ) demek âhiretin var olacağına dair zanları birbirini takip etti ve bu sözler nesilden nesile intikal etti. Bunun da ötesinde onlar âhiretten yana kördürler, yani âhiret hakkında bilgiden yoksunlardır. Edebiyatla ilgili olan biri dedi ki: “Belâ” (بَلَى) şeklinde “yâ”lı olarak okuyanın ve öncesi ile de bağlantılı sayanın kırâati düzgün olmaz. Çünkü “yâ” harfi ile “belâ” (بَلَى) sadece olumlu ve ispat etme sadedinde kullanılır. Oysa sözün öncesi inkâr ve olumsuzlama şeklindedir. Böyle bir kullanım dilde ve sözde düzgün değildir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Bel (بَلِ)

        Arapçada idrab (önceki cümleden yüz çevirip yeni ve daha ileri bir hükme geçiş) ve iptal edatıdır. Sonundaki esre (kesra), kendisinden sonraki kelimeye geçiş (vasıl) kuralı sebebiyledir. "Bilakis, aksine, doğrusu şu ki, hayır öyle değil" manalarına gelir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve belagat ilminde bu ayette arka arkaya üç kez kullanılan "bel" edatının muazzam bir "terakki" (derecelendirme ve tırmandırma) sanatı oluşturduğunu aktarır. Edat, muhatabın (müşrik aklının) ahiret karşısındaki ontolojik ve epistemolojik çöküşünü adım adım daha da dibe çekerek sahneleyen sarsıcı bir retorik araçtır.

        İddâreke (ادَّارَكَ)

        Kelimenin kökü d-r-k harfleridir. Tefa'ul (tedâreke) veya ifti'al (idterake) babından türemiş, dildeki idgam ve ibdal (harf dönüşümü/kaynaşması) kuralları gereği "iddâreke" formunu almıştır. Mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Peş peşe geldi, yetişti, art arda yığılıp tükendi, tıkandı, iflas etti" manalarına gelir.

        İbn Fâris, d-r-k kökünün asıl manasının "bir şeye ulaşmak, arkasından yetişmek ve sonuna/dibine varmak" olduğunu belirtir. Merdivenin en alt basamağına veya kuyunun dibine de (dereke) bu isim verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tedâruk / iddâruk" kavramının ilim bağlamındaki kullanımını tahlil eder. Bir konuda bilgilerin, fikirlerin ve kuruntuların peş peşe gelerek birbirine karışması, aklın bu yoğun yığılma içinde yolunu kaybederek tamamen işlevsiz hale gelmesi ve nihayetinde idrakin "tükenip sıfırlanmasıdır."

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin epistemolojik bağlamını tefsir eder. Müşrikler yeryüzünün ticari yollarını, tabiat olaylarını veya kabile siyasetini çok iyi bilebilirler; ancak konu insan aklının ve duyularının sınırlarını aşan "Ahiret" (ölüm ötesi) meselesine geldiğinde, onların dünyevi zekası ve rasyonel kapasitesi adeta kalın bir duvara çarpmış (iddâreke), bütün teorileri birbirine girmiş ve zihinleri "tıkanarak iflas etmiştir."

        İlmühüm (عِلْمُهُمْ)

        Kelimenin kökü a-l-m harfleridir. "İlm" (bilgi, idrak, kesin kavrayış) ismine "hüm" (onların) üçüncü çoğul şahıs zamirinin eklenmesiyle oluşmuştur. "Onların ilmi, onların bilgisi, aklı" manasına gelir.

        İbn Fâris, a-l-m kökünün asıl manasının "bir şeyi diğerinden ayırmaya yarayan iz, kesin nişan ve cehaletin zıttı" olduğunu belirtir.

        Dücane Cündioğlu, "onların ilminin tükenmesi" ifadesinin felsefi boyutunu analiz eder. Burada tükenen şey, mutlak ve aşkın olan ilahi bilgi değil, hakikati sadece beş duyuyla (şehadet alemiyle) sınırlayan seküler/paganist aklın parçacı "bilgisidir" (ilmühüm). İnsan aklı, kendi kozmik yalnızlığı içinde ölümü ve sonrasını çözmeye çalıştığında, ilahi bir vahiy (burhan) rehberliği yoksa zorunlu olarak "tükenişe" ve tıkanıklığa mahkumdur.

        Fî (فِي)

        Zarfiyet ve aidiyet bildiren harf-i cerdir. "-de, -da, hakkında, hususunda, konusunda" manalarına gelir.

        El-Âhirati (الْآخِرَةِ)

        Kelimenin kökü e-h-r harfleridir. Başındaki harf-i tarif (el) ile belirli hale gelmiş, dişil (müennes) formda bir isimdir. "Sonraki, en son olan, dünyanın ardından gelecek olan ebedi yurt" manalarına gelir.

        İbn Fâris, e-h-r kökünün "evvel" (ilk) kavramının ontolojik zıttı olduğunu; bir şeyin geride kalması, sonuncusu ve bitiş noktası anlamına geldiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman ve varlık felsefesinde "Ahiret" mefhumunun yerini tahlil eder. Kur'an lügatinde ahiret, salt kronolojik olarak "gelecekte yaşanacak bir zaman dilimi" değildir. Ahiret, şu an içinde bulunduğumuz geçici, düşük ve aldatıcı boyutun (ed-Dünya) tam karşısında yer alan; hakikatin, mutlak adaletin ve varoluşun en gerçek (el-Hayavân) boyutudur. Müşriklerin ilmi (ilmühüm), bu boyutu tahayyül edemediği için çökmüştür.

        Bel (بَلْ)

        İdrab ve geçiş edatıdır. "Bilakis, hayır dahası var, sadece tıkanmakla kalmadılar" manasına gelerek, epistemolojik çöküşün ikinci ve daha tehlikeli aşamasına geçişi sağlar.

        Hüm (هُمْ)

        Ayrık (munfasıl) üçüncü çoğul şahıs zamiridir. "Onlar." Vurguyu tekrar o inkarcı topluluğun bizzat kendi psikolojik hallerine odaklar.

        Fî (فِي)

        "İçinde." (Şüphenin onları bir kılıf gibi nasıl her yönden sardığını/zarfiyetini gösterir).

        Şekkin (شَكٍّ)

        Kelimenin kökü ş-k-k harfleridir. Belirsiz (nekra) ve tenvinli masdardır. "Şüphe, ikilem, kararsızlık, vesvese" manalarına gelir.

        İbn Fâris, ş-k-k kökünün asıl manasının "birbirine yapışık olan, bütün halindeki bir şeyi yarmak, ikiye ayırmak ve çatallanmak" olduğunu açıklar. Yarığa (şakk) da bu isim verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şekk" kavramının epistemolojik haritasını çıkarır. Şüphe, bilgisizliğin (cehaletin) aktifleşmiş halidir. İnsanın zihninde iki farklı ihtimalin (örneğin diriliş var mıdır yok mudur sorusunun) tam olarak birbirine denk/eşit ağırlıkta belirmesi, aklın bu zihinsel "yarık" (şekk) yüzünden hiçbir tarafa meyledememesi ve ıstırap verici bir kararsızlık (askıda kalma) halinde donup kalmasıdır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, çöküşün bu ikinci aşamasını tefsir eder. Ahiret konusunda ilmi tükenen (iddâreke) müşrik zihin, o tıkanıklık anında sakin ve nötr bir bilgisizlik halinde kalamamıştır. Tabiat boşluk kabul etmediği gibi akıl da boşluk kabul etmez; ilmin boşalttığı alanı derhal kemirici, huzursuz edici ve insanı içten içe yaran (ş-k-k) derin bir "şüphe" (şekk) kütlesi doldurmuştur.

        Minhâ (مِنْهَا)

        "Min" (-den, karşı) harf-i ceri ve "hâ" (o ahirete) dişil zamirinin birleşimidir. "Ondan, ahiretten yana, o dirilişe karşı."

        Bel (بَلْ)

        Üçüncü ve son idrab/geçiş edatıdır. "Dahası da var, hayır mesele sadece şüphe de değil" manasına gelerek, zihinsel çöküşün ulaşabileceği en dip ve en karanlık noktayı (son aşamayı) haber verir.

        Hüm (هُمْ)

        "Onlar."

        Minhâ (مِنْهَا)

        "Ona (ahirete) karşı."

        Amûn (عَمُونَ)

        Kelimenin kökü a-m-y harfleridir. "A'mâ" (kör) veya "amîn" isminin kurallı eril çoğul (cem-i müzekker salim) formudur. Cümlenin haberi (yüklemi) konumunda olduğu için vav harfiyle merfu (amûn) olmuştur. "Tamamen kördürler, körleşmişlerdir, basiretleri bağlanmıştır" manalarına gelir.

        İbn Fâris, a-m-y kökünün asıl manasının "görmenin zıttı; bir şeyin üzerinin örtülmesi, yolun izinin silinmesi ve zifiri karanlıkta kalmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amâ" (körlük) kelimesinin fiziki ve optik bir körlükten ziyade (fiziki körlüğe daha çok darîr veya ekmeh denir), "basiretin" (kalp gözünün ve idrakin) tamamen kapanması, aklın hakikate karşı tüm algı kapılarını kendi elleriyle mühürlemesi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki o üçlü "bel" (bilakis) edatıyla örülmüş psikolojik çöküş merdivenini ve nihai "amûn" kelimesinin yarattığı felsefi dehşeti tefsir eder. Süreç adım adım ilerlemiştir:
        1. Aşama: Müşriklerin bilgisi tükendi ve tıkandı (iddâreke).
        2. Aşama: Bilgisizlik onları kahredici bir ikileme ve şüpheye (şekk) düşürdü.
        3. Aşama: Şüphe içinde sürekli kıvranmaya dayanamayan zihin, sonunda düşünmeyi tamamen terk edip hakikati mutlak olarak inkar etmeyi seçerek ontolojik bir "körlüğe" (amûn) saplandı.

        "Amûn", şüphenin kronikleşerek aklı, vicdanı ve fıtratı bütünüyle imha ettiği, gerçeğe dair hiçbir ışığın sızamadığı en son duraktır. Ahiret karşısında ilmi iflas edenler, nihayetinde varoluşsal körler yığınına dönüşmüşlerdir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X