Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Neml Sûresi, 65. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Neml Sûresi, 65. Ayet

    قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُۜ وَمَا يَشْعُرُونَ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul lâ ya’lemu men fî-ssemâvâti vel-ardi-lġaybe illa(A)llâh(u)(c) vemâ yeş’urûne eyyâne yub’aśûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “De ki: ‘Allah’tan başka göklerde olsun yerde olsun hiç kimse gaybı bilemez.’ Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.”

      Gaybı Ancak Allah Bilir

      De ki: Allah’tan başka göklerde olsun yerde olsun hiç kimse gaybı bilemez. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki Allah peygamberine şöyle buyurdu: De ki: “Bilemez”. Yani sizin göklerde ve yerde olanlardan taptıklarınız var ya onlar gaybı bilemezler; onu ancak Allah bilir. Çünkü onların bir kısmı gök ehline tapmaktaydılar ki onlar meleklerdir. Bazıları ise yerde olanlara tapmaktaydılar. Allah’ın dışında olarak yerde ve göklerde olanlardan taptıklarınız gaybı bilemez, gaybı bilen ancak Allah’tır.

      Sonra “gayb” (الْغَيْبَ) iki şekilde izah edilebilir: Birincisi: Bazılarına gizli kalandır, O onu bilir. İkincisi de gaybı ancak Allah bilir. Yani şimdiye kadar olan ve bundan sonra da zamanın sonuna kadar olacak olan her ne varsa onları Allah’tan başka kimse bilemez. Eğer biliyorlarsa o bildiklerini Allah’tan öğrenerek bilmişlerdir. Kimi de “gayb”tan maksadın ölümden sonra diriliş ve kıyâmet olarak yorumlamışlardır. Buna göre Allah şöyle buyuruyor: Hiç kimse kıyâmetin ne zaman kopacağını bilemez; ancak Allah bilir.

      Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle dedi: Mekke halkı ne zaman diriltileceklerinin farkında değillerdir. Ancak eğer burada söz konusu edilen bilmeme ölümden sonra diriltilme vaktini bilmemek ise, o takdirde Mekke halkı ile göklerdeki ve yerdekilerden diğerleri diriltilme vaktini bilmeme bakımından dinen eşit konumda olurlar. Zira gökler ve yer ehlinden ne zaman diriltileceğini bilen tek bir kimse yoktur. Ancak bu beyanın ölümden sonra tekrar diriltilmeyi inkâr edenler hakkındadır denilirse o takdirde, bununla sözü edilenlerden belli bir zümrenin kastedilmesi mümkündür.

      Öldükten sonra diriltilmenin vaktine gelince onun ne zaman olacağını bilememe konusunda bütün insanlar eşittir. Bir başka İlâhî beyanda “‘Ne zaman gelip çatacak?’ diye sana kıyâmet saatini sorarlar” buyrulurken ifade edilen husus da odur. Allah onun ilmini hiç kimseye açmadığını ve onun ilminin ancak Allah’ın katında olduğunu bildirdi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        Kelimenin kökü k-v-l harfleridir. Tekil muhatap emir (emr-i hazır) fiilidir. "De ki, söyle, ilan et" manalarına gelir.

        İbn Fâris, k-v-l kökünün asıl manasının "zihindeki düşünceyi, iradeyi ve maksadı sese büründürerek dışa vurmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının inanç, niyet ve akıl barındıran kurgulu ifadeler olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir fiilinin surenin akışı içindeki yapısal işlevini tefsir eder. Bir önceki ayette (Neml 64) yaratılış ve tabiat olayları üzerinden kurulan rasyonel teoloji, "kul" (de ki) emriyle aniden boyut değiştirerek; aklın sınırlarını aşan, tamamen gayba ve ahirete dair mutlak bir inanç (dogma) beyanına, ilahi bir manifestoya dönüşür.

        Lâ Ya'lemu (لَّا يَعْلَمُ)

        Kelimenin kökü a-l-m harfleridir. Olumsuzluk edatı "lâ" ile muzari (geniş/şimdiki zaman), üçüncü tekil şahıs fiilinin birleşimidir. "Bilmez, bilemez, idrak edemez" manalarına gelir.

        İbn Fâris, a-l-m kökünün asıl manasının "bir şeyi diğerinden ayırmaya yarayan iz, nişan ve cehaletin zıttı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramının bir nesneyi veya olguyu olduğu gibi, bütün hakikatiyle ve deruni yapısıyla kavramak olduğunu açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve kelam ilminde fiilin olumsuz (lâ) formda gelmesinin, sadece anlık bir bilgisizliği değil; ontolojik ve epistemolojik olarak kesin bir imkansızlığı, yaratılmış aklın o sınırdan öteye geçmesinin (bilmesinin) ebediyen yasaklandığı mutlak bir acziyeti ifade ettiğini aktarır.

        Men (مَن)

        Arapçada akıl sahibi şuurlu varlıklar (insanlar, melekler, cinler) için kullanılan ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). "Kimse, o kimseler ki, her kim" manalarına gelir.

        Fî's-Semâvâti (فِي السَّمَاوَاتِ)

        "Fî" (içinde, -de) harf-i ceri ve s-m-v kökünden türeyen harf-i tarifli "semâvât" (gökler) isminin birleşimidir. "Göklerde, göklerin içinde" manasına gelir.

        İbn Fâris, s-m-v kökünün temel manasının "yükseklik, üstte olma ve yücelik" olduğunu belirtir. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu mekanı (gökleri) zikretmesindeki teolojik polemiği inceler. Antik Yakındoğu ve Cahiliye paganizminde, göklerde yaşayan varlıkların (meleklerin, cinlerin veya yıldız tanrılarının) geleceği ve gaybı bildiğine inanılırdı. Kur'an, "göklerdeki şuurlu varlıkları" da (men fî's-semâvâti) bu bilgisizlik (lâ ya'lemu) çemberinin içine katarak, astral ve mitolojik varlıkların otoritesini sıfırlar.

        Ve'l-Ardı (وَالْأَرْضِ)

        Kelimenin kökü e-r-d harfleridir. Başındaki "ve" atıf bağlacıdır. "Ve yerde, yeryüzünde" manasına gelir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "göklerde ve yerde" tamlamasının felsefi kapsamını tefsir eder. Bu ifade, sadece fiziksel bir mekan belirtmez; evrendeki tüm melekleri, cinleri, peygamberleri, kahinleri ve insanları kapsayan totaliter bir "mahlukât" (yaratılmışlar) kümesidir. Ayet, mahlukâtın hiçbir ferdinin istisna olmaksızın gaybı bilemeyeceğini ilan eder.

        el-Ğaybe (الْغَيْبَ)

        Kelimenin kökü ğ-y-b harfleridir. Başındaki harf-i tarif (el) ile belirli hale gelmiş, cümlenin nesnesi (mef'ulü) olduğu için fetha almıştır. "Görünmeyeni, gizli olanı, duyuların ve aklın ötesinde kalanı" manalarına gelir.

        İbn Fâris, ğ-y-b kökünün asıl manasının "gözden kaybolmak, örtülmek ve insanın idrak sahasının dışında kalmak" olduğunu açıklar. Güneşin batmasına veya insanın gözden ırak bir yere gitmesine de bu kökten kelimeler kullanılır. Râgıb el-İsfahânî, "ğayb" kavramının duyularla (havas) algılanamayan ve salt akıl yürütme (bedihiyyat) yoluyla da ulaşılamayan, bilgisi mutlak surette Allah'ın inhisarında olan gizem alanı olduğunu tahlil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojisinde "ğayb" (görünmez alem) ile "şehâdet" (görünür/fiziksel alem) arasındaki zıtlığı (dikotomiyi) muazzam bir şekilde inceler. Cahiliye dönemi Arapları, kâhinlerin, şairlerin veya cinlerin görünmez alemden (ğayb) haber sızdırabileceğine inanırdı. Kur'an, gaybın kapısını yaratılmış tüm varlıklara (meleklere bile) mutlak olarak kapatarak, bilgi teorisini (epistemolojiyi) tamamen tevhid inancı üzerine yeniden inşa eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin başındaki "el" takısının (lam-ı tarif) önemini analiz eder. Buradaki gayb, sıradan bir insanın arkasından konuşulan gizli şeyler değil; zamanın sonunu, kıyametin vaktini ve ilahi kaderin o uçsuz bucaksız sırrını barındıran "Mutlak Gayb"dır. İnsan ve melek aklının varoluşsal sınırıdır.

        İllâ (إِلَّا)

        Arapçada istisna (hariç tutma) edatıdır. "Ancak, -den başka, müstesna" manalarına gelir.

        Allâhu (اللَّهُ)

        Evrenin yegâne yaratıcısının ve hakiminin özel ismidir. Cümlenin istisna edilmiş faili (öznesi) konumunda olduğu için ötre ile bitmiştir. "Ancak Allah (bilir)."

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, belagat ilminde cümlenin başındaki "lâ" (olumsuzluk) edatı ile cümlenin sonundaki "illâ" (istisna) edatının birlikte kullanılmasının, dilde "hasr ve kasr" (daraltma, mutlak sınırlandırma ve inhisar) ifade ettiğini aktarır. Yani "Gaybı Allah da bilir, melekler de bilir" değil; "Gaybı Allah'tan başka HİÇ KİMSE bilemez." Bilgi, tek bir merkeze kilitlenir.

        Ve Mâ (وَمَا)

        Başındaki "ve" atıf bağlacıdır. "Mâ" ise olumsuzluk (nefy) edatıdır. "Ve... -mezler, ve hayır" manasına gelir.

        Yeş'urûn (يَشْعُرُونَ)

        Kelimenin kökü ş-a-r harfleridir. Muzari (geniş/şimdiki zaman), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Farkında olamazlar, hissedemezler, sezintisine bile varamazlar" manalarına gelir.

        İbn Fâris, ş-a-r kökünün asıl manasının "bir şeyi ince bir duyarlılıkla bilmek, kavramak ve derinden hissetmek" olduğunu belirtir. Kıl (şa'r) kelimesi de inceliği ve hassasiyeti sebebiyle bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "şuur" kavramının salt rasyonel bir bilgi değil; gizli ve ince olanı, duyular ve sezgiler yoluyla idrak etme kapasitesi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki eylem geçişini (fiil dizilimini) tefsir eder. Ayetin başında "bilmezler" (lâ ya'lemu) denilmişti. Cümlenin bu kısmında bilmemenin ötesine geçilerek "hissedemezler, farkına bile varamazlar" (mâ yeş'urûn) denilir. İnsanlar veya melekler, kıyametin kopuş saati (gayb) hakkında sadece nesnel/matematiksel bir "bilgiden" (ilimden) yoksun değillerdir; onlarda o saatin yaklaştığına dair en ufak bir içgüdüsel sezgi, bir önsezi, bir "şuur" kırıntısı dahi bulunmaz.

        Eyyâne (أَيَّانَ)

        Arapçada zamanı sormak için kullanılan bir soru edatı / zaman zarfıdır. "Ne zaman, hangi vakitte, tam olarak hangi anda" manalarına gelir.

        El-Cevâlîkî, bu edatın sıradan bir zaman bildiren "metâ" (ne zaman) kelimesinden çok daha farklı bir ağırlığı olduğunu kaydeder. "Eyyâne", sıradan günlük olaylar için kullanılmaz; sadece vuku bulması beklenen çok büyük, sarsıcı, dehşet verici ve evrensel çaptaki olayların (kıyamet, diriliş gibi) kesin zamanını sormak için tahsis edilmiş ihtişamlı bir soru edatıdır.

        Yüb'asûn (يُبْعَثُونَ)

        Kelimenin kökü b-a-s harfleridir. Muzari (geniş/şimdiki zaman), meçhul (edilgen), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Diriltilecekler, (mezarlarından) ayağa kaldırılacaklar, gönderilecekler" manalarına gelir.

        İbn Fâris, b-a-s kökünün asıl manasının "bir şeyi uyandırmak, harekete geçirmek, duran bir şeyi sevk etmek ve göndermek" olduğunu belirtir. Uykudaki birini sarsıp kaldırmaya da bu kökten isim verilir. Râgıb el-İsfahânî, "ba's" kavramının dini terminolojide; çürümüş, dağılmış ve ölüme teslim olmuş bedenlerin, ilahi bir emirle uykudan uyanır gibi aniden diriltilerek mahşer meydanına doğru sevkiyatını ifade ettiğini tahlil eder. Meçhul (edilgen) kalıbı, bu uyanışın insanın kendi elinde olmayan mutlak ve dışsal bir müdahaleyle gerçekleşeceğini gösterir.

        Gabriel Said Reynolds, "eyyâne yüb'asûn" (ne zaman diriltilecekler) sorusunun Geç Antik Çağ Arabistan'ındaki kelamî bağlamını analiz eder. Pagan zihniyet, bedensel dirilişi tamamen reddederken; Hıristiyan ve Yahudi gelenekleri kıyametin zamanını hesaplamaya (apokaliptik tahminlere) yönelik derin bir merak içindeydi. Kur'an, dirilişin (ba's) gerçekleşeceğini kesin bir gerçeklik olarak sunarken, bunun "ne zaman" (eyyâne) olacağı bilgisini mutlak surette "gayb" duvarının arkasına kilitler. Bu saatin gizli tutulması (hissedilememesi), dünyadaki ahlaki sınavın ve ontolojik teyakkuzun (takvanın) her an taze kalmasını sağlayan ilahi bir pedagojidir. Bilen sadece Allah'tır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X