اَمَّنْ جَعَلَ الْاَرْضَ قَرَاراً وَجَعَلَ خِلَالَـهَٓا اَنْهَاراً وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزاًۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Neml Sûresi, 61. Ayet
Daralt
X
-
“Peki, yeryüzünü yerleşmeye elverişli kılan, vadilerinden nehirler akıtan, yerde sarsılmaz dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan kim? Allah’tan başka bir tanrı mı? Doğrusu onların çoğu gerçeği bilmiyorlar.”
Peki, yeryüzünü yerleşmeye elverişli kılan, öyle ki üzerinde yerleşiyorlar, orada yaşıyorlar ve geceliyorlar. Vadilerinden türlü faydalar elde ettikleri ve su içme ihtiyaçlarını gördükleri nehirler akıtan, üzerindekileri savurmasın diye yerde sarsılmaz dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan kim? Bazıları şöyle demişlerdir: Pers denizi ile Rum denizi arasına Arap yarımadasını (Cezîretü’l-Arab) bir engel olarak koyan. Adaya “Cezîre” denilmesinin sebebi üzerindeki suyun çekilip (cezr) karanın açığa çıkmasıdır. Bazıları da maksadın Şam denizi ile Irak denizi olduğunu söylemiştir. Bazıları da iki deniz arasına engel koymadan maksadın tatlı su ile tuzlu su arasına lütfü ile bir engel koymasıdır demişlerdir. Bunun sonucu iki farklı su İlâhî lütuf sayesinde birbirine karışmazlar. Allah kulları üzerindeki nimetlerini ve lütfunu hatırlatıyor ve onları bu sayılan nimetlerden hiçbirine mâlik olmayan putları, ibadette ve ulûhiyette kendisine nasıl ortak koştuklarını ve o nimetlere karşı yerine getirmeleri gereken şükrü nimetin sahibinden başkasına yaptıklarını ifade ederek uyarıyor.
Allah’tan başka bir tanrı mı? Yani Allah ile birlikte başka tanrı yoktur. Doğrusu onların çoğu bilmiyorlar. Çoğunun bilmemesi şu anlamda olabilir: Yani onlar sanki hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi bildiklerinden yararlanma yoluna gitmiyorlar. Çünkü bildiğinden yararlanmayan kimse cahil gibi olmaktadır. Allah, bildiklerinden yararlanmadıkları için onların ilmini yok saydığı gibi duyma, görme, konuşma ve akletme yetilerini de, onlarla gereken istifadeyi yapmadıkları için yok saymıştır. Her ne kadar bu organ ve yetiler kendilerinde mevcut olsa da kullanmadıkları için onları, bunlardan yoksun olmakla nitelemiştir. Buna göre gereği ile amel edip yararlanmadıkları için onların cahil sayılması söz konusu olabilmiştir. İkincisi: Doğrusu onların çoğu bilmiyorlar, çünkü onlar sözü edilen hususlar üzerinde durup düşünme külfetine girmiyorlar. Ya da onların arasında bir engel olduğunu bilmiyorlar. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Emmen (أَمَّنْ)
Bağlaç olan "em" (yoksa) ile ism-i mevsul olan "men" (kimse, o ki) edatlarının kaynaşmasıyla (idgam) oluşmuştur. "Yoksa o mu, yoksa o (şirk koştukları nesnelerden daha üstün olan) kimse mi?" manasına gelir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve belagat ilminde bu idgamlı yapının (emmen), bir önceki ayette (Neml 60) başlayan göklerin ve yerin yaratılışına dair o büyük teolojik kıyas dizisinin ikinci ve yeryüzüne (mikro kozmosa) odaklanan aşamasını başlattığını aktarır. Soru, muhatabın aklını gökyüzünden alıp doğrudan üzerinde yaşadığı toprağın tasarımına indirir.
Ceale (جَعَلَ)
Kelimenin kökü c-a-l harfleridir. Mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Kıldı, yaptı, var olan bir şeyi belirli bir duruma ve düzene soktu, dönüştürdü" manalarına gelir.
İbn Fâris, c-a-l kökünün asıl manasının "bir şeyi inşa etmek, bir nesneyi başka bir hale koymak ve ona yeni bir vasıf kazandırmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'ın kavramsal sözlüğünde "ceale" ile "halaka" (yaratmak) eylemleri arasındaki o muazzam felsefi farkı tahlil eder. Bir önceki ayette göklerin var edilmesi "halaka" (yoktan var etme) ile ifade edilmişken, bu ayette yeryüzünün yaşanabilir bir mekana dönüştürülmesi "ceale" ile ifade edilmiştir. Çünkü "ceale", halihazırda var edilmiş olan hammaddeye (arz'a) ontolojik bir işlev, bir nizam ve yepyeni bir form vermektir.
Toshihiko Izutsu, bu fiilin kullanımını tevhid delili olarak inceler. Yeryüzünün sadece kör bir madde yığını olmaktan çıkıp, insanın yaşamasına son derece elverişli, şefkatli ve bilinçli bir "tasarıma" (ceale) dönüşmesi, o maddeye şekil veren mutlak bir aklın ve iradenin (Allah'ın) varlığını zorunlu kılar.
el-Arda (الْأَرْضَ)
Kelimenin kökü e-r-d harfleridir. Başındaki harf-i tarif (el) ile belirli hale gelmiş, cümlenin mef'ulü (nesnesi) olduğu için fetha almıştır. "Yeri, yeryüzünü, üzerinde yaşanılan gezegeni" manasına gelir.
İbn Fâris, e-r-d kökünün "aşağıda olan, ayak basılan ve insanın üzerinde durduğu geniş alan" olduğunu belirtir.
Karâran (قَرَارًا)
Kelimenin kökü k-r-r harfleridir. İsm-i mekân veya masdar formunda, belirsiz (nekra) ve tenvinli ismdir. "Karar kılınan yer, sabit ve sarsılmaz mekan, üzerinde güvenle durulabilen beşik/barınak" manalarına gelir.
İbn Fâris, k-r-r kökünün asıl manasının "sabitlik, sükunet, bir yerde durulmak ve hareketin/ıstırabın bitmesi" olduğunu açıklar. Gözün aydın olması (kurretu ayn) da, gözün aradığını bulup sükunete ermesi demektir.
Râgıb el-İsfahânî, "karâr" kavramının, yeryüzünün uzay boşluğundaki savrulmasının veya magma/deprem halindeki çalkantısının durdurularak, canlıların üzerinde rahatça ve güvenle ikamet edebileceği durağan ve mutedil bir beşiğe dönüştürülmesini nitelediğini tahlil eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin kelamî ve ontolojik bağlamını tefsir eder. Evren (veya yeryüzünün ilk aşamaları) aslında kaotik, sürekli patlamaların yaşandığı ve üzerinde hayatın barınamayacağı kadar şiddetli bir yerdir. Allah'ın yeryüzünü "karâr" (sabit bir barınak) kılması, kaosu kozmosa, şiddeti sükunete çeviren ilahi bir lütuf ve muazzam bir jeolojik müdahaledir. Putların kaosu düzene çevirecek böyle bir evrensel kudreti yoktur.
Ve ceale (وَجَعَلَ)
"Ve kıldı, ve yerleştirdi, ve bir düzene soktu."
Hılâlehâ (خِلَالَهَا)
Kelimenin kökü h-l-l harfleridir. "Hılâl" (aralar, boşluklar, çatlaklar) ismine "hâ" (onun/yeryüzünün) dişil zamirinin eklenmesiyle oluşmuştur. "Onun (toprağın/arzın) aralarına, yarıklarına, ortasına" manasına gelir.
İbn Fâris, h-l-l kökünün asıl manasının "bir şeyin içine girmek, iki şeyin arasına nüfuz etmek ve boşluk" olduğunu belirtir. İki dostun birbirinin ruhuna nüfuz etmesi sebebiyle en yakın dosta "halîl" denir. Râgıb el-İsfahânî, "hılâl" kelimesinin yeryüzündeki devasa kaya ve toprak kütlelerini yararak ilerleyen, o sert yapıların içindeki ince ve gizli geçitleri nitelediğini ifade eder.
Enhâran (أَنْهَارًا)
Kelimenin kökü n-h-r harfleridir. "Nehr" isminin kurallı olmayan (cem-i mükesser) çoğuludur. Belirsiz (nekra) formdadır. "Nehirler, ırmaklar, coşkun akan sular" manalarına gelir.
İbn Fâris, n-h-r kökünün "yararak genişlemek, akmak ve ışığın yayılması" manalarına geldiğini açıklar. Gündüze de (nehâr) karanlığı yarıp ufka yayıldığı için bu isim verilmiştir. Suyun, sert yeryüzü kabuğunu (hılâlehâ) yararak kendi yatağını genişletmesi ve akması bu kökün tam karşılığıdır.
Ve ceale (وَجَعَلَ)
"Ve kıldı, ve yerleştirdi."
Lehâ (لَهَا)
"Li" (için, -e) harf-i ceri ve "hâ" (o yeryüzü) zamiri. "Onun için, o yeryüzünün (sabitliği) için."
Ravâsiye (رَوَاسِيَ)
Kelimenin kökü r-s-y harfleridir. "Râsiye" kelimesinin kuraldışı çoğulu olup, mef'ul (nesne) konumunda fetha ile bitmiştir. "Sabit ve ağır baskılar, köklü dağlar, yeryüzünü dengeleyen ağırlıklar" manalarına gelir.
İbn Fâris, r-s-y kökünün asıl manasının "bir şeyin tabana oturması, ağırlığıyla dibe çökerek sabitlenmesi ve sarsılmaz hale gelmesi" olduğunu belirtir. Gemiyi denizde sabit tutan çapaya ve limana yanaşma eylemine de (mürsâ) bu kökten türeyen kelimeler kullanılır.
Angelika Neuwirth, bu kelimenin Antik Yakındoğu'nun kozmolojik tasavvurundaki yerini inceler. Dağlar sadece fiziksel yükseltiler değil, çalkalanan ve sallanan yeryüzü kabuğunu bir çadırın kazıkları (evtâd) veya bir geminin çapası gibi sabitleyen devasa jeolojik "dengeleyicilerdir" (ravâsi).
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ayetteki dizilimiyle yarattığı estetik tefsiri yapar. Nehirler (enhâran) yeryüzünü yararak hareketi ve coşkuyu sağlarken, hemen ardından zikredilen "ravâsi" (ağır dağlar) dengeyi ve sabitliği sağlar. Hareket ve sükunet arasındaki bu muazzam ilahi denge, yeryüzünü "karâr" (yaşanabilir yer) yapan temel jeolojik tasarımdır.
Ve ceale (وَجَعَلَ)
"Ve kıldı, ve var etti."
Beyne (بَيْنَ)
Kelimenin kökü b-y-n harfleridir. Arapçada mekan veya zaman bildiren, iki nesnenin ortasını ifade eden zarftır. "Arasına, ortasına" manasına gelir.
İbn Fâris, b-y-n kökünün asıl manasının "iki şeyin birbirinden ayrılması, mesafenin açılması ve açıklık" olduğunu belirtir.
el-Bahreyni (الْبَحْرَيْنِ)
Kelimenin kökü b-h-r harfleridir. "Bahr" (deniz/büyük su kütlesi) isminin tesniye (ikil) formudur. Muzafun ileyh (tamlanan) konumunda olduğu için yâ ile (cer halinde) gelmiştir. "İki denizin, iki büyük su kütlesinin" manasına gelir.
İbn Fâris, b-h-r kökünün "suyun aşırı derecede genişlemesi, yayılması ve yarılması" manalarına geldiğini belirtir. Karaların içlerine doğru yarılan geniş ve tuzlu su kütlelerine bu ad verilirken, Arap lügatinde çok büyük tatlı su gölleri veya nehirler de zaman zaman "bahr" olarak isimlendirilebilir.
Arthur Jeffery, "iki deniz" (bahreyn) konseptinin, Sümer ve Babil kozmolojisindeki tatlı yer altı suları (Apsu) ile tuzlu okyanus suları (Tiamat) efsanelerine kadar uzanan kadim bir Ortadoğu tasavvuru olduğunu inceler. Ancak Kur'an, bu kadim motifi mitolojik bir savaştan çıkarıp, Allah'ın ekolojik dengeyi sağlayan evrensel ve bilimsel bir tabiat yasasına (sünnetullaha) dönüştürerek tevhid delili olarak sunar.
Hâcizan (حَاجِزًا)
Kelimenin kökü h-c-z harfleridir. İsm-i fail (etken ortaç) kalıbında, belirsiz ve tenvinli bir isimdir. "Araya giren engel, perde, birbirine karışmayı önleyen set, bariyer" manalarına gelir.
İbn Fâris, h-c-z kökünün asıl manasının "bir şeyin başka bir şeye ulaşmasını engellemek, arayı ayırmak ve mani olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hâciz" kelimesinin hem fiziksel/görünür bir duvarı hem de suyun yoğunluk farkı gibi gözle görünmeyen ontolojik/fiziksel bir yasayı (berzahı) ifade ettiğini tahlil eder.
Gabriel Said Reynolds, "hâcizan" kelimesinin teolojik bağlamını analiz eder. İki büyük su kütlesinin (tatlı ve tuzlu) yan yana akıp da birbirine karışmamasını sağlayan bu "engel", doğanın kendi kendine ürettiği kör bir tesadüf olamaz. Bu görünmez perde (hâciz), Yaratıcı'nın kaosu engelleyen, suları kendi sınırlarında tutan mutlak ve ince nizamının (kozmik yasasının) doğrudan bir tecellisidir.
E ilâhun (أَإِلَٰهٌ)
Soru edatı olan "e" (hemze) ile e-l-h kökünden türeyen "ilâh" (kendisine ibadet edilen, sığınılan merci) kelimesinin birleşimidir. "Başka bir ilah var mıdır, hiç başka bir tanrı olabilir mi?" manasına gelir.
Meallâhi (مَّعَ اللَّهِ)
Zarf olan "mea" (beraber, yanında) ile Yaratıcının özel ismi "Allah" kelimesinin birleşimidir. "Allah ile beraber."
Dücane Cündioğlu, bu retorik sorunun felsefi şiddetini tahlil eder. Yeryüzünü dengede tutan, suları birbirine karıştırmayan, dağları diken ve o muazzam ekolojik mühendisliği (ceale) kuran tek bir akıl varken; aciz, hiçbir şey tasarlayamayan ve hiçbir yasa koyamayan bir putu veya lideri "Allah ile beraber (mea)" anmak, sadece bir inanç sapkınlığı değil, aklın ve mantığın (epistemolojinin) tamamen çöküşüdür. Sorunun muhatapta bıraktığı "asla yoktur" cevabı, tevhidin kalbe mühürlenmesidir.
Bel (بَلْ)
İdrab (hükmü değiştirme ve iptal) edatıdır. "Bilakis, hayır öyle değil, doğrusu şu ki" manalarına gelir.
Ekseruhum (أَكْثَرُهُمْ)
Kelimenin kökü k-s-r harfleridir. İsm-i tafdil (üstünlük/kıyas) kalıbında olan "ekser" (en çok, büyük çoğunluk) ismi ile "hüm" (onların) zamirinin birleşimidir. "Onların çoğunluğu, insanların büyük bir kısmı" manasına gelir.
İbn Fâris, k-s-r kökünün "kılletin (azlığın) zıttı; bir şeyin sayısının veya miktarının çok olması" manasına geldiğini belirtir.
Lâ ya'lemûn (لَا يَعْلَمُونَ)
Kelimenin kökü a-l-m harfleridir. Olumsuzluk edatı "lâ" ile muzari (geniş/şimdiki zaman), üçüncü çoğul şahıs fiilinin birleşimidir. "Bilmiyorlar, gerçeği idrak etmiyorlar, bilgi sahibi değiller" manalarına gelir.
İbn Fâris, a-l-m kökünün asıl manasının "bir şeyi diğerinden ayırmaya yarayan iz, alamet ve cehaletin zıttı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramının bir gerçeği sadece yüzeysel olarak duymak değil, onun derununa, sebep-sonuç ilişkisine ve hakikatine vakıf olmak olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonundaki "onların çoğu bilmiyorlar" tespitini epistemolojik bir kriz olarak tefsir eder. Müşrikler yeryüzünün sabit olduğunu, nehirlerin aktığını, dağların durduğunu ve suların birbirine karışmadığını gözleriyle görüyor ve "biliyorlardı". Onların bilmediği (lâ ya'lemûn) şey bu fiziksel olgular (fenomenler) değildir; onların cehaleti, bu muazzam tasarımın arkasındaki o TEK ve MUTLAK aklı (Tevhidi) okuyamamaları, sanat eserine bakıp da Sanatkâr'ı inkar eden ontolojik bir körlük (cehalet) içinde boğulmalarıdır. Çoğunluğun (ekseruhum) bu gerçeği görememesi, hakikatin oyla veya kalabalıkla değil, akılla (ilimle) bulunabileceğini mühürler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla