Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Neml Sûresi, 49. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Neml Sûresi, 49. Ayet

    قَالُوا تَقَاسَمُوا بِاللّٰهِ لَنُبَيِّتَنَّهُ وَاَهْلَهُ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّه۪ مَا شَهِدْنَا مَهْلِكَ اَهْلِه۪ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû tekâsemû bi(A)llâhi lenubeyyitennehu veehlehu śümme lenekûlenne liveliyyihi mâ şehidnâ mehlike ehlihi ve-innâ lesâdikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      48. “O şehirde dokuz elebaşı vardı; bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, iyileştirme ve düzeltme cihetine gitmiyorlardı.”

      49. “Allah’a and içerek aralarında şöyle konuştular: ‘Gece baskınıyla onu ve ailesini öldürelim, sonra velisine, ‘biz Sâlih ailesinin öldürülmesi sırasında orada değildik, gerçekten doğru söylüyoruz’ diyelim.’”

      50. “Onlar böyle bir tuzak kurdular, biz de kendileri farkında olmadan bir plan kurduk.”

      O şehirde dokuz elebaşı vardı. Bazıları şöyle demişlerdir; “er-Raht” (رَهْطٍ) sadece üçten dokuza kadar olan topluluk için kullanılır. Bu sayıdan fazla ya da az olduğu zaman “ricâl” (رِجَالٌ) (adamlar) denir. Ebû Avsece dedi ki: “Raht” (الرَّهْطُ), nefer demektir. “Erâhıt” ve “erhut” çoğuludur. Sonra “raht” iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Tâbilerden ve diğerlerinden dokuz kişi kastedilmiş olabilir. Bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, iyileştirme ve düzeltme cihetine gitmiyorlardı. İkincisi elebaşılardan dokuz nefer değil, onlardan her birinin kendilerine uyanlardan birer topluluğu vardı ve onlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, iyileştirme ve düzeltme cihetine gitmiyorlardı.

      Bunun, geleceğe yönelik olarak onların her daim bozgunculuk yapacaklarını ve asla inanmayacaklarını Allah’ın bildirmesi diye yorumlamak da mümkündür. Onların mevcut hallerini bildirme anlamına da gelebilir. Yani onlar an itibariyle bozgunculuk yapıyorlar ve günah işliyorlar. İyileştirme ve düzeltme cihetine gitmiyorlar. Yani her şeyin yolunda düzgün gitmesi için çaba sarfetmiyorlar. İbn Abbâs dedi ki: Bu dokuz kişi onların eşrafının çocukları idi. Onlar (Semûd halkının yurdu) Hicr’de idiler ve yoldan çıkmış (fâsık) kimselerdi. Birbirlerine şöyle dediler: Sâlih’i ve ailesini kesinlikle öldürelim sonra velisine, yani kavminden vârislerine “Onu biz öldürmedik” diyelim. Âyette buna işaret eden kısım şudur: Allah’a and içerek aralarında şöyle konuştular: “Gece baskınıyla onu ve ailesini öldürelim, sonra velisine, ‘Biz Sâlih ailesinin öldürülmesi sırasında orada değildik, gerçekten doğru söylüyoruz’ diyelim”. Onlar kendi aralarında yeminleştiler ve bir gece Sâlih’e geldiler, kendisini ve ailesini öldürmek üzere kılıçlarıyla yanına girdiler. O sırada Sâlih’in yanında koruma olarak Allah tarafından gönderilmiş birtakım melekler vardı. Melekler o topluluğu Sâlih’in evinde taşla öldürdüler. Bu da şu âyette anlatılan kısımdır: Onlar Sâlih ve ailesine yönelik böyle bir tuzak kurdular, biz de kendileri farkında olmadan, yani yok edilecekleri hissine kapılmadan bir plan kurduk, yani onları helâk ettik.

      Bazıları şöyle demişlerdir: Bu dokuz kişi kendi aralarında anlaşma yapıp deveyi boğazladıktan sonra Sâlih’e bir gece baskını yapıp, onu ve ailesini öldürmeyi kararlaştırdılar. Aralarında şöyle dediler; Eğer bu konuda bir husumet ortaya çıkar da iş dava konusu olursa yemin billah edip elbette onu öldürmediğimizi söyleyecek Biz Sâlih ailesinin öldürülmesi sırasında orada değildik diyeceğiz. Yani onların helâklerine tanık olmadık. Bu yoruma göre âyette takdim tehir vardır.

      Bazıları şöyle demişlerdir: Bu dokuz kişi kavminin en şerlileri idi. Yanlarına şarap alarak mağaralardan birine gidip, orada içip içip sonra da Sâlih ve ailesine gece baskını yapıp hepsini öldüreceklerdi. Orada içtiler. O esnada üzerlerine kaya düştü ve orada azaba dûçar oldular. Onlar tuzak kurdular derken kastedilen işte budur. Yani Sâlih’i ve ailesini öldürmeyi planladılar. Biz de onlara oyun kurduk, yani kurdukları tuzağı başlarına çevirdik ve hak ettikleri cezalarını verdik. Yani onları hiç farkına bile varmadan helâk ettik.

      “Lenübeyyitennehû ve ehlehû sümme lenekûlenne” (لَنُبَيِّتَنَّهُ وَأَهْلَهُ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ) kelâm-ı cehlinin kırâati hakkında ihtilaf edilmiş, “nûn” harfi ile “lenübeyyitennehû” şeklinde okunursa, o takdirde bu söz onların kendi aralarında söyledikleri bir söz olur. Bazıları ise “tâ” harfi ile “Letübeyyitennehu” (لَتُبَيِّتَنَّهُ) şeklinde okumuşlardır. O takdirde söz elebaşların tâbilerine söylediği bir söz olur. “Leyübeyyitennehû” şeklinde “yâ” ile okuyanlar ise bu sözü Allah’ın onlara haber vermesi kabilinden sayarlar.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        Kelimenin kökü k-v-l harfleridir. Mazi (geçmiş zaman), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Dediler, kendi aralarında şöyle konuştular" manasına gelir.

        İbn Fâris, k-v-l kökünün asıl manasının "zihindeki bir düşünceyi, maksadı veya niyeti hafifçe ve hızla sese büründürerek dışa vurmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söz) kavramının sıradan bir sesten (savt) farklı olarak; inanç, niyet, akıl ve irade barındıran kurgulu ifadeler olduğunu açıklar. Dokuz kişilik fesat çetesinin (raht) bu eylemi, sıradan bir laflama değil, gizli bir mecliste aldıkları resmi, örgütlü ve karanlık bir kararın beyanıdır.

        Dücane Cündioğlu, "Kâlû" fiilinin buradaki bağlamını sosyo-politik bir eksende tahlil eder. Bu ifade, egemen sınıfın (oligarşinin) peygamberin tevhidi devrimine karşı birleşerek, onu fiziksel olarak ortadan kaldırmak üzere kurdukları kanlı bir "konsensüs" (ittifak) sürecini simgeler.

        Tekâsemû (تَقَاسَمُوا)

        Kelimenin kökü k-s-m harfleridir. Tefa'ul babında emir (çoğul) veya mazi (çoğul) formundadır. Bağlama göre "Birbirinize ant için, karşılıklı yeminleşin" veya "Kendi aralarında yeminleştiler" manalarına gelir.

        İbn Fâris, k-s-m kökünün asıl manasının "bir şeyi adilce pay etmek, bölüşmek ve kısımlara ayırmak" olduğunu açıklar. Yemin etmeye de "kasem" denmesinin sebebi, yemin eden tarafların bir sözü, bir iddiayı veya bir sorumluluğu kendi aralarında pekiştirip sağlamlaştırarak paylaşıyor olmalarıdır. Râgıb el-İsfahânî, Tefa'ul babındaki (tekâsüm) kullanımın eylemde "müşareket" (karşılıklılık) bildirdiğini; bu dokuz kişinin birbirlerine söz vererek, ihaneti imkansız kılan ortak bir suç ve sadakat sözleşmesi (omerta/sessizlik yemini) imzaladıklarını tahlil eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, suikast çetesinin eyleme geçmeden önce bu "tekâsüm" (karşılıklı yeminleşme) ritüeline başvurmasının hukuki ve kriminal boyutunu tefsir eder. Bu fiil, planlanan cinayetin anlık bir cinnet veya bireysel bir öfke patlaması olmadığını; son derece soğukkanlı, organize, iştirak halinde işlenen ve geri dönüşü olmayan kolektif bir terör eylemi olarak kurgulandığını kanıtlar.

        Billâhi (بِاللَّهِ)

        Kelimenin kökü e-l-h harfleridir. "Bi" harf-i ceri ile mutlak Yaratıcının isminin birleşimidir. Kasem (yemin) formunda olup "Allah'a yemin olsun ki, Allah adına" manasına gelir.

        Toshihiko Izutsu, bu ifadenin Semud kavmi (inkârcı müşrikler) tarafından kullanılmasındaki muazzam teolojik ve sosyolojik paradoksu inceler. Müşrik çete, tevhide çağıran Salih peygamberi öldürmek için bizzat Salih'in tebliğ ettiği "Allah" adına yemin etmektedir. Bu durum, Cahiliye döneminde ve antik Arap yarımadasında "Allah" (Yüce Yaratıcı) isminin ve ontolojik otoritesinin bilindiğini; ancak peygamberin tebliğ ettiği arı tevhid inancından sapılarak, Allah isminin pagan bir cinayet ritüeline ve kabilevi bir antlaşmaya alet edildiğini gösterir. Bu, şirkin en karanlık psikolojisidir.

        Theodor Nöldeke, Arap paganizminde tanrılar veya Yüce Tanrı (Allah) adına yemin etmenin, kabile üyeleri arasındaki bağları (asabiyeti) güçlendiren, ihanet edeni lanetleyen en kutsal ve bağlayıcı antlaşma (pakt) formu olduğunu belirtir.

        Le-nübeyyitennehû (لَنُبَيِّتَنَّهُ)

        Kelimenin kökü b-y-t harfleridir. Başındaki "le" kasem (yemin) lamıdır. Tef'il babında, muzari (geniş/şimdiki zaman) birinci çoğul şahıs (biz) fiili, şeddeli tekit nunu ve "hû" (onu) zamirinin birleşimidir. "Andolsun ki biz ona kesinlikle gece baskını yapacağız, onu gece uyurken öldüreceğiz" manalarına gelir.

        İbn Fâris, b-y-t kökünün "gecelemek, gece vakti bir yerde durmak ve barınmak" olduğunu açıklar. İnsanın gece sığındığı mekana da bu kökten "beyt" (ev) denir. Ancak bu kökün tef'il babındaki (tebyît) kullanımı; düşmanı gafil avlayarak, onlar uykudayken veya hazırlıksızken gece karanlığında yapılan ani, sinsi ve yıkıcı silahlı baskınları ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, gündüz yapılan yüz yüze savaşın (kıtal/muharebe) cesaret gerektirdiğini, tebyît (gece baskını) eyleminin ise korkaklığın, hilenin, pusu kurmanın ve kalleşliğin kelime karşılığı olduğunu tahlil eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, çetenin Salih peygamberi gündüz aydınlığında veya mahkemede yargılayarak değil de gece karanlığında (tebyît) ortadan kaldırmak istemesinin siyasi arka planını tefsir eder. Bu eylem biçimi, oligarşik yapının siyasi ve toplumsal bir infialden korktuğunu, tevhid davasına inananların (müminlerin) halk içindeki gücünden çekindiğini gösterir. "Gece baskını", suçu örtbas etmek ve katilleri gizlemek isteyen tipik bir faili meçhul cinayet ve suikast taktiğidir.

        Ve ehlehû (وَأَهْلَهُ)

        Kelimenin kökü e-h-l harfleridir. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. "Ehl" ismine "hû" (onun) zamiri eklenmiştir. "Ve onun ailesini, yakınlarını, ona inanan çevresini" manasına gelir.

        İbn Fâris, e-h-l kökünün asıl manasının "bir kişiye nesep, din, mesken veya inanç bağıyla en yakın olan, onunla aynı kaderi paylaşan kimseler" olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir usulünde buradaki atfın cinayetin kapsamını genişlettiğini aktarır. Suikast sadece Salih peygamberin şahsıyla sınırlı kalmayacak; onun davasını sürdürebilecek, intikamını alabilecek veya şahitlik yapabilecek eşini, çocuklarını ve ona inanan en yakın mümin halkasını da kapsayan topyekûn bir ev baskını ve "tasfiye/katliam" operasyonu olacaktır.

        Sümme (ثُمَّ)

        Arapçada olaylar arasında belirli bir mühlet, zaman aralığı (terâhi) veya aşama bulunduğunu bildiren atıf edatıdır. "Sonra, daha sonra, ardından" manalarına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sümme" edatının, gece işlenecek olan kanlı suikast eylemi (fiiliyat) ile ertesi gün (gündüz) kabile meclisinde oynanacak olan yalan beyan tiyatrosu (söylem) arasındaki o karanlık zaman/planlama aşamasını birbirine bağladığını ifade eder.

        Le-nekûlenne (لَنَقُولَنَّ)

        Kelimenin kökü k-v-l harfleridir. Başındaki "le" tekit/yemin lamı, muzari birinci çoğul şahıs (biz) fiili ve sonundaki şeddeli tekit nununun birleşimidir. "Andolsun ki biz kesinlikle şöyle söyleyeceğiz" manasına gelir.

        Dücane Cündioğlu, suikastçilerin kendi aralarındaki planın sadece cinayet boyutunu değil, sonrasındaki "söylem ve algı yönetimini" (kavli) de nasıl ustaca kurguladıklarını analiz eder. Çete için adam öldürmek (eylem) kadar, cinayetin sabahında uydurulacak resmi devlet yalanı da (nekûlenne) bu konsensüsün ayrılmaz ve pekiştirilmiş (tekitli) bir parçasıdır.

        Li-veliyyihî (لِوَلِيِّهِ)

        Kelimenin kökü v-l-y harfleridir. "Li" (için, -e) harf-i ceri, "velî" ismi ve "hî" (onun) zamirinden oluşur. "Onun velisine, onun kan davasını gütmeye yetkili en yakın akrabasına" manasına gelir.

        İbn Fâris, v-l-y kökünün asıl manasının "aralarında hiçbir engel, yabancılık ve mesafe bulunmaksızın yan yana gelmek, yakınlık, dostluk ve koruyuculuk" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "velî" kavramının hukuki ve sosyolojik bağlamda; bir kişinin kan hakkını (kısasını) aramaya, onun mirasını veya davasını üstlenmeye en yetkili, en güçlü kan bağına sahip akrabası (asabe) olduğunu tahlil eder.

        Patricia Crone, Antik Arap kabile hukuku (Lex Talionis / Kısas kuralları) bağlamında "velî" kurumunun işlevini inceler. Merkezi bir polis teşkilatının veya modern yargı sisteminin olmadığı kabile toplumlarında, öldürülen kişinin kan bedelini (diyet) talep etme veya failden bizzat intikam alma hakkı/görevi doğrudan "velisine" (kabilesine) aittir. Dokuzlu çetenin planındaki asıl şeytani zeka, Salih'in kabilesindeki (velisindeki) bu intikam ve kısas ateşini, yalan bir ifadeyle baştan söndürmek ve aşiretler arası bir kan davasından (iç savaştan) kurtulmaktır.

        Mâ şehidnâ (مَا شَهِدْنَا)

        Kelimenin kökü ş-h-d harfleridir. Olumsuzluk edatı olan "mâ" ve mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs (biz) fiilinin birleşimidir. "Biz şahit olmadık, biz gözümüzle görmedik, olay anında orada bulunmadık" manalarına gelir.

        İbn Fâris, ş-h-d kökünün temel manasının "bir yerde bizzat hazır bulunmak, bir olayı gözle görmek ve kesin olarak bilmek" olduğunu açıklar. Gaib (yok olmak/gizlenmek) kavramının zıttıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ifadenin kriminal yapısını tefsir eder. Faili meçhul cinayeti örtbas etmenin en klasik ve evrensel yolu olan "olay anında olay mahallinde değildik" (alibi/mazeret) argümanıdır. Çete, gece gizlice işledikleri cinayeti, gündüz kabile meclisinde hukuki bir kavrama (şehadet eksikliğine) sığınarak aklamayı planlamaktadır.

        Mehlike (مَهْلِكَ)

        Kelimenin kökü h-l-k harfleridir. Mimli masdar (masdar mîmî) veya ism-i mekân/ism-i zaman kalıbındadır. "Helak olduğu yere, öldürüldüğü ana, onun yok ediliş olayına" manalarına gelir.

        İbn Fâris, h-l-k kökünün asıl manasının "bir şeyin kırılması, düşmesi, hayatının son bulması ve yok olması" olduğunu açıklar. Bekanın (kalıcılığın) ontolojik zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "mehlik" kelimesinin hem cinayetin işlendiği fiziksel mekanı (olay mahallini) hem de katliam eyleminin bizzat kendisini (helak olayını) kapsayan çok boyutlu bir isim olduğunu belirtir.

        Ehlihî (أَهْلِهِ)

        Kelimenin kökü e-h-l harfleridir. "Ailesinin, yakın çevresinin (helakine)" manasını taşıyarak bir önceki kelimeyle (mehlike ehlihî) isim tamlaması oluşturur.

        Ve innâ (وَإِنَّا)

        "Ve" bağlacı, tahkik (kesinlik) edatı "inne" ve "nâ" (biz) zamirinin kaynaşmış halidir. "Ve şüphesiz ki biz, ve kesinlikle bizler" manasına gelir. Kendilerinden şüphe edilmesini engellemek için kurulan psikolojik bir tekit duvarıdır.

        Le-sâdikûn (لَصَادِقُونَ)

        Kelimenin kökü s-d-k harfleridir. Başındaki "le" tekit (pekiştirme) lamıdır. İsm-i failin (etken ortaç) kurallı eril çoğul formudur. "Kesinlikle doğru söyleyen kimseleriz, dürüstleriz" manalarına gelir.

        İbn Fâris, s-d-k kökünün asıl manasının "bir şeydeki güç, sağlamlık, sözün gerçeğe ve içtekinin dıştakine tam uygunluğu" olduğunu belirtir. Kizb'in (yalanın ve sahtekârlığın) zıttıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiği açısından buradaki "sıdk" (doğruluk) iddiasının yarattığı korkunç karakter çöküşünü ve paradoksu inceler. Dokuzlu çete, masum bir peygamberi ve ailesini gece vakti uykularında kalleşçe doğrayıp; sabah olduğunda maktulün velisinin gözlerinin içine baka baka ve Allah adına yemin ederek "biz doğru söylüyoruz" (sâdikûn) diyebilmektedirler. Bu eylem, insanın iç dünyasındaki nifakın, siyasi yalanın ve ahlaki yozlaşmanın en arsız, en kurumsallaşmış örneğidir. Şeytani kibrin (istikbarın) hakikati nasıl kendi çıkarlarına göre eğip bükebildiğinin (kizbi sıdk gibi pazarlamasının) linguistik kanıtıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X