Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Neml Sûresi, 43. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Neml Sûresi, 43. Ayet

    وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اِنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vesaddehâ mâ kânet ta’budu min dûni(A)llâh(i)(s) innehâ kânet min kavmin kâfirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onu, daha önce Allah’tan başka taptığı şeyler saptırmıştı. Çünkü o inkârcı bir kavimdendi.”

      Onu, daha önce Allah’tan başka taptığı şeyler saptırmıştı. Bazıları şöyle demişlerdir: Onun Allah’ın dışında güneşe ve putlara tapıp onlara ibadet etmesi, onu İslâm’dan ve Allah’a tapınmaktan alıkoymuştu. Bazıları da şöyle demişlerdir: Onu Allah’tan başkasına yapmakta olduğu ibadetten Süleyman alıkoydu. Çünkü onun müslüman olduğu zikredildi.

      Saddehâ” (صَدَّهَا) demek, geri çevirmek, engellemek demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve saddehâ (وَصَدَّهَا)

        Kelimenin kökü s-d-d harfleridir. Başındaki "ve" bağlaçtır. Mazi (geçmiş zaman) üçüncü tekil şahıs fiili olan "sadde" (alıkoydu, engelledi) ile "hâ" (onu) dişil zamirinin birleşimidir. "Ve onu alıkoymuştu, onu engellemişti" manasına gelir.

        İbn Fâris, s-d-d kökünün temel manasının "bir şeyi engellemek, araya set çekmek, yüz çevirmek ve birini gitmek istediği yönden saptırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sadd" eyleminin bu ayetteki işlevini epistemolojik ve psikolojik bir bariyer olarak tahlil eder. Kraliçe fıtraten zeki ve hakikate açık bir lider olmasına rağmen, mensubu olduğu kültür onu hakikati bulmaktan (tevhidden) alıkoyan bir "set" işlevi görmüştür.

        Dücane Cündioğlu, bu kelime üzerinden insan iradesi ve gelenek ilişkisini analiz eder. Kraliçe'yi hidayetten alıkoyan şey Süleyman'ın eksik tebliği veya Kraliçe'nin inatçılığı değil; kendi geçmişindeki yapısal inanç mirasıdır. "Sadde" fiili, aklın ve hakikatin önündeki o görünmez ama aşılması son derece zor olan dogmatik/geleneksel engeli (paradigmaları) temsil eder.

        Mâ (مَا)

        Arapçada akılsız varlıkları, nesneleri veya durumları niteleyen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). "Şey, o şey ki, tapmakta olduğu şeyler" manalarına gelir.

        Kânet (كَانَتْ)

        Kelimenin kökü k-v-n harfleridir. Mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs dişil nâkıs fiildir. "İdi, olagelmişti" manasına gelir.

        İbn Fâris, k-v-n kökünün "bir şeyin varlık sahasına çıkması, gerçekleşmesi ve sabit bir hal alması" manasına geldiğini belirtir. Cümlede kendisinden sonra gelen muzari fiil (ta'büdü) ile birleştiğinde, eylemin geçmişte süreklilik arz ettiğini, anlık bir heves değil, kurumsallaşmış ve kökleşmiş bir davranış kalıbı (gelenek) olduğunu gösterir.

        Ta'büdü (تَعْبُدُ)

        Kelimenin kökü a-b-d harfleridir. Muzari (geniş/şimdiki zaman), üçüncü tekil şahıs dişil fiilidir. "Tapıyor, ibadet ediyor, boyun eğiyor" manalarına gelir.

        İbn Fâris, a-b-d kökünün asıl manasının "boyun eğmek, tevazu göstermek, itaat etmek ve yumuşamak" olduğunu açıklar. Üzerinde yürünerek düzleşmiş yola da bu kökten "muabbed" denir. Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" kavramının sıradan bir saygı değil, sevgiyle karışık en ileri derecedeki ontolojik boyun eğiş ve kendini mutlak olarak teslim ediş olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında ibadet eyleminin kime yöneltildiğinin varoluşsal önemini tahlil eder. İbadet, insanın kendi acziyetini kabul ederek en yüce otoriteye sığınmasıdır. Kraliçe'nin "ta'büdü" (ibadet etmesi) eylemi kendi içinde fıtri bir arayıştır; ancak bu eylemin yöneldiği nesne (güneş), tapınılmaya layık olmayan kozmik bir figür olduğu için eylem bütünüyle boşa çıkmış ve sapkınlığa dönüşmüştür.

        Min dûni (مِن دُونِ)

        "Min" (-den, -dan) harf-i ceri ile d-v-n kökünden türeyen "dûn" isminin birleşimidir. "Aşağısında, astı olarak, berisinde, -den başka" manalarına gelir.

        İbn Fâris, d-v-n kökünün asıl manasının "bir şeyin mertebe veya mekân olarak diğerinden daha aşağıda olması, alt seviyede kalması" olduğunu açıklar. En alçak/yakın manasındaki "ednâ" kelimesi de bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "min dûnillâh" (Allah'tan başka) tamlamasını teolojik olarak tahlil eder. Bu ifade, Yaratıcı'nın mutlak ve en yüce otoritesini atlayarak, varlık hiyerarşisinde O'nun çok daha aşağısında (dûn) bulunan, bizzat kendisi yaratılmış ve aciz olan nesnelere (örneğin güneşe) yönelmeyi, dolayısıyla ontolojik olarak alçalmayı ifade eder.

        Allâhi (اللَّهِ)

        Kelimenin kökü Arapça dilbilimcileri tarafından ağırlıklı olarak e-l-h (ilah, ibadet edilen, tapınılan) harflerine dayandırılır. Başındaki harf-i tarif (el) ile mutlak yaratıcının özel ismi (alem) olmuştur.

        İbn Fâris, e-l-h kökünün "kulluk etmek, yönelmek, şaşkınlık ve korku anında sığınarak kalp huzuru bulmak" manalarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "Allah" isminin, Yaratıcı'ya ait tüm mükemmellik sıfatlarını (esma-i hüsna) kendi içinde toplayan, hiçbir kelimeden türememiş (camid) ve yalnızca O'na delalet eden mutlak şahıs ismi olduğunu belirtir.

        Batılı filologlar Theodor Nöldeke ve Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki köklerine inerek, "Allah" isminin Aramice ve Süryanicede tek tanrıyı ifade eden "Alaha" kelimesiyle aynı kadim monoteistik damardan (El/Eloah) beslendiğini savunurlar. Kraliçe'nin ibadet ettiği güneşin karşısına, evrenin yegâne ve mutlak hakimi olan bu isim yerleştirilerek şirk ile tevhid arasındaki o devasa uçurum (astral kült vs. monoteizm) vurgulanır.

        İnnehâ (إِنَّهَا)

        Cümleye kesinlik kazandıran tahkik edatı "inne" ve üçüncü tekil şahıs dişil zamiri "hâ" (o) kelimesinin birleşimidir. "Şüphesiz ki o, muhakkak ki o (kadın)" manasına gelir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde bu edatın "ta'lîl" (gerekçelendirme) işlevi gördüğünü aktarır. Kraliçe'nin hakikati görmekte neden bu kadar geciktiğinin, neden güneşe tapmak gibi bariz bir mantıksızlığa düştüğünün sosyolojik ve psikolojik gerekçesi bu edatla başlayan cümleyle kesin bir dille açıklanır.

        Kânet (كَانَتْ)

        Kelimenin kökü k-v-n harfleridir. Mazi (geçmiş zaman) üçüncü tekil şahıs dişil fiildir. "İdi, olagelmişti, o statüde bulunuyordu" manasına gelir. Geçmişte içinde bulunduğu sosyolojik aidiyeti bildirir.

        Min kavmin (مِن قَوْمٍ)

        "Min" (-den, -dan) aidiyet bildiren harf-i cer ile k-v-m kökünden türeyen "kavm" (topluluk) kelimesinin birleşimidir. "Bir kavimden, bir topluluktan" manasına gelir.

        İbn Fâris, k-v-m kökünün temel manasının "ayakta durmak, dikilmek (kıyam)" olduğunu; insanların dayanışma içinde bir arada durmaları ve tehlikelere karşı birbirlerine destek olmaları sebebiyle bu tür sosyal yığınlara "kavm" isminin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kavim kelimesinin aslen ortak hareket eden, aynı kültürü ve amacı güden, homojen sosyal grupları ifade ettiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu kısmındaki sosyolojik determinizmi tefsir eder. Kraliçe'nin hatası bütünüyle bireysel bir kötü niyetten (kötürüm bir akıldan) kaynaklanmıyordu. İnsan, içinde doğduğu toplumun (kavmin) inanç sisteminden, paradigmalarından ve kültürel kodlarından bağımsız düşünülemez. Kraliçe, devletini yönettiği o "kavmin" kolektif inanç havzasında yetişmiş ve o kalıpların içine doğmuştu.

        Kâfirîn (كَافِرِينَ)

        Kelimenin kökü k-f-r harfleridir. İsm-i failin (etken ortaç) kurallı eril çoğul formudur. "İnkâr edenler, gerçeği örtenler, hakikati görmezden gelenler" manalarına gelir.

        İbn Fâris, k-f-r kökünün asıl manasının "bir şeyin üstünü örtmek, gizlemek ve saklamak" olduğunu belirtir. Tohumu toprağın altına sakladığı için çiftçiye, karanlığıyla eşyayı örttüğü için geceye de bu kökten hareketle "kâfir" denmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramının dini terminolojide Allah'ın varlığını, birliğini veya nimetlerini batıl inançlarla (şirkle) örtbas etmek, ilahi hakikatin üstünü kapatmak olduğunu tahlil eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin teolojik ve epistemolojik ağırlığını analiz eder. Kâfir olmak, salt bir bilgisizlik (cehalet) hali değildir; varlığın her hücresinde parlayan tevhidi işaretleri (ayetleri) kasıtlı veya geleneksel bir körlükle "örtme" (k-f-r) eylemidir. Kraliçe, işte böyle ontolojik bir körlük üreten, hakikatin üstünü atalar diniyle örten (kâfirîn) bir kavmin içinde yaşamaktaydı ve bu sosyolojik çember onu hidayetten alıkoyan (saddehâ) en büyük güçtü.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X