Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Neml Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Neml Sûresi, 42. Ayet

    فَلَمَّا جَٓاءَتْ ق۪يلَ اَهٰكَذَا عَرْشُكِۜ قَالَتْ كَاَنَّهُ هُوَۚ وَاُو۫ت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felemmâ câet kîle ehâkeżâ ‘arşuk(i)(s) kâlet keennehu hu(ve)(c) veûtînâ-l’ilme min kablihâ vekunnâ muslimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      42. “‘Kraliçe geldiğinde, ‘Senin tahtın da böyle mi?’ diye soruldu. ‘Tıpkı o!’ dedi ve ekledi: ‘Biz bundan önce hakkınızda bilgi sahibi olmuş ve çağrınıza boyun eğmiştik.’”

      Kraliçe geldiğinde, ‘Senin tahtın da böyle mi?’ diye soruldu. ‘Tıpkı o!’ dedi. Bazıları şöyle demişlerdir: Nasıl ki onlar tahtına değişiklik yapmak suretiyle onun aklını karıştırmak istemişlerse kraliçe de aynı şekilde kesin cevap vermeyerek tahtla ilgili onları kuşku içine düşürüp akıllarını karıştırmak istemiştir. Ancak Tıpkı o! sözü ile onun taht konusunda, onda gördüğü birtakım değişiklikler ve tanınmayacak hale getirmelerinin bir sonucu olarak kesin bir şey söylemediğini, onu tahtının benzeri gördüğünü ve bundan dolayı da duraksadığını söylemek daha yerinde bir yorumdur. Kraliçe geldiğinde, ‘Senin tahtın da böyle mi?’ diye soruldu. Bu İlâhî beyan gösteriyor ki taht, bazı müfessirlerin dedikleri gibi kraliçe üzerinde uyuyorken taşınmamıştır. Aksine taht o gelmeden daha önce getirilmişti. Kraliçe onlara daha sonra gelmişti. En doğrusunu Allah bilir. Görmez misin? O taht üzerinde iken değiştirilmesi emredilecek, o da üzerinde olduğu halde bundan haberdar olmayacak. Bu uzak bir yorumdur. Konunun en doğrusunu bilen Allah’tır.

      Biz bundan önce hakkınızda bilgi sahibi olmuş ve çağrınıza boyun eğmiştik. Eğer bu sözü söyleyen Süleyman ise sanki şöyle demiş olmaktadır: Biz Belkıs’ın kendi tahtı olduğunu bilmesinden evvel, onun tahtı olduğunu biliyorduk. Bizim taht ile ilgili bilgilenme konusunda ona sormaya ihtiyacımız da yoktu. Ancak biz haber alma ve onu sınamak amaçlı sormuş idik. “Ve künnâ müslimîn” (وَكُنَّا مُسْلِمِينَ), yani hepimiz müslüman olduk. Ya da bu, “Şüphesiz biz Dâvûd’a ve Süleyman’a da bir ilim verdik” mealindeki âyet ile bağlantılıdır. Biz bundan önce hakkınızda bilgi sahibi olmuş ve çağrınıza boyun eğmiştik. Eğer böyle bir anlam verilmezse bunun öncesindeki “Tıpkı o!” sözü ile zahirde bir bağlantısı gözükmüyor. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe lemmâ (فَلَمَّا)

        "Fe" (takip ve nedensellik bağlacı) ile "lemmâ" (zaman zarfı) edatlarının birleşimidir. "Ne zaman ki, ulaştığı anda, -dığında" manalarına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "lemmâ" edatının bir eylemin vuku bulduğu o kesin ve kritik zaman eşiğini belirlediğini ifade eder. "Fe" bağlacı ise, Seba Kraliçesi'nin yolculuğunun bittiğini ve Süleyman'ın huzuruna çıktığı o sarsıcı yüzleşme anına zihni hızlıca taşır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir usulünde bu yapının, diplomatik sürecin artık en üst düzey şahsi görüşme aşamasına geçtiğini haber verdiğini aktarır.

        Câet (جَاءَتْ)

        Kelimenin kökü c-y-e harfleridir. Mazi (geçmiş zaman) üçüncü tekil şahıs dişil fiilidir. "Geldi, ulaştı" manasına gelir.

        İbn Fâris, c-y-e kökünün asıl manasının "bir şeye yönelmek ve hedefe varmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mecî" (gelme) kavramının burada sadece fiziksel bir intikal olmadığını; Kraliçe'nin kendi mülkü olan Seba'dan çıkıp, Süleyman'ın tevhidi otoritesinin kalbine bizzat "teslimiyet/ziyaret" kastıyla dâhil olduğunu tahlil eder.

        Kîle (قِيلَ)

        Kelimenin kökü k-v-l harfleridir. Mazi (geçmiş zaman), meçhul (edilgen) fiildir. "Denildi, ona söylendi" manasına gelir.

        İbn Fâris, k-v-l kökünün "zihindeki düşünceyi sese büründürerek dışa vurmak" olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin meçhul (edilgen) formda kullanılmasının edebi nezaketine dikkat çeker. Kraliçe saraya girdiğinde ona bu soruyu bizzat Süleyman sormuş olabileceği gibi, protokol görevlileri de sormuş olabilir. Failin gizlenmesi, odak noktasını soruyu sorandan ziyade, Kraliçe'nin o an önünde duran sarsıcı gerçeğe (tahtına) yöneltir.

        E-hâkezâ (أَهَٰكَذَا)

        Soru edatı "e" (hemze), işaret ism-i "hâzâ" (bu) ve benzetme harfi "kâf" (gibi) kelimelerinin birleşimidir. "İşte böyle mi, bunun gibi mi?" manasına gelir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu soru yapısının doğrudan "Bu senin tahtın mı?" (E-hâzâ arşuki) şeklinde sorulmamasındaki hikmeti tahlil eder. Süleyman, tahtı "nekkirû" (tanınmaz hale getirin) emriyle başkalaştırdığı için, soru da zekice kurgulanmıştır: "Senin tahtın da işte bunun gibi (hâkezâ) miydi?" Bu, muhatabın görsel belleğini ve mantığını sınayan çok ince bir diplomatik sorudur.

        Arşuki (عَرْشُكِ)

        Kelimenin kökü a-r-ş harfleridir. "Arş" (taht) ismine "ki" (senin / dişil) muhatap zamiri eklenmiştir. "Senin tahtın" manasındadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "arş" kelimesinin kralların hükümranlık makamı olduğunu; Kraliçe'nin binlerce kilometre geride, kendi sarayının en korunaklı odasında bıraktığı o egemenlik sembolünün şimdi yabancı bir sarayda karşısında duruyor olmasının yarattığı ontolojik şoku vurgular.

        Kâlet (قَالَتْ)

        Kelimenin kökü k-v-l harfleridir. Mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs dişil fiilidir. "Dedi, cevap verdi" manasına gelir.

        Ke-ennehû (كَأَنَّهُ)

        Benzetme edatı "ke-enne" (sanki, tıpkı) ile "hû" (o) zamirinin birleşimidir. "Sanki o, tıpkı o gibi" manasına gelir.

        İbn Fâris, "ke-enne" edatının bir şeyin aynısı olduğu konusunda bir kanaat bildirmekle birlikte, küçük bir şüphe veya hayret payı bıraktığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kraliçe'nin cevabındaki bu muazzam zekayı ve rasyonelliği tahlil eder. Kraliçe "Evet, budur" dese; binlerce kilometre uzaktaki tahtın bir anda buraya gelmesinin imkansızlığıyla kendi aklını inkâr etmiş olacaktır. "Hayır, değildir" dese; karşısında duran nesnenin üzerindeki kendi sanatını ve izlerini görmezden gelecektir. "Ke-ennehû" (Sanki o!) diyerek hem nesnenin özdeşliğini kabul etmiş hem de bu mucizevi durum karşısındaki şaşkınlığını rasyonel bir dille ifade etmiştir.

        Dücane Cündioğlu, bu cevabı epistemolojik bir zirve olarak görür. Kraliçe, eşyanın hakikatini sadece gözüyle değil, aklıyla tartmaktadır. Bu cevap, Süleyman'ın (Neml 41'de) sorduğu "Doğruyu bulacak mı (tehtedî)?" sorusuna verilen en parlak zihinsel yanıttır.

        Huve (هُوَ)

        Arapçada "O" anlamına gelen üçüncü tekil şahıs zamiridir.

        Ve ûtîna'l-ilme (وَأُوتِينَا الْعِلْمَ)

        Kelimenin kökü e-t-y (vermek) ve a-l-m (bilmek) harfleridir. "Ve bize ilim verildi" manasına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "itâ" (verilme) eyleminin edilgen (meçhul) formda gelmesinin, bu ilmin kaynağının ilahi bir lütuf olduğuna işaret ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu cümlenin kime ait olduğu yönündeki tefsir tartışmalarını aktarır. Bir görüşe göre bu sözler Süleyman'a aittir (Bize bu mucizevi ilim ondan önce verildi). Ancak Kraliçe'nin rasyonelliği ve ardından gelen teslimiyeti dikkate alındığında, bu sözlerin Kraliçe'ye ait olduğu görüşü daha güçlüdür. Kraliçe "Biz Süleyman'ın ve onun ilahının gücünü, bize gelen elçiler ve mucizevi işaretler sayesinde bu olaydan 'önce' zaten idrak etmiştik" demektedir.

        Min kablihâ (مِن قَبْلِهَا)

        "Bundan önce" manasına gelir. Kraliçe, imanının sadece bu son gördüğü "taht mucizesine" bağlı olmadığını, zihnindeki teslimiyet sürecinin daha önce (min kabl) başladığını deklare eder.

        Ve künnâ müslimîn (وَكُنَّا مُسْلِمِينَ)

        Kelimenin kökü k-v-n (olmak) ve s-l-m (teslim olmak) harfleridir. "Ve biz zaten Müslümanlar (teslim olanlar) olmuştuk" manasına gelir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "Müslim" (teslim olan) kavramının, sahte kibrin (uluvv) yıkılarak mutlak hakikate boyun eğmek olduğunu inceler. Kraliçe, Süleyman'ın sarayındaki bu muazzam ilim ve mucize karşısında kendi pagan geçmişini tamamen terk ederek "Müslim" (muvahhid) olduğunu ilan eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bir kraliçenin "Biz zaten teslim olmuştuk" diyerek kendi hidayetini mazi kipiyle (künnâ) ifade etmesini; onun sadece bir tahtı tanıyan biri değil, hakikati en başından sezen yüksek bir idrak sahibi olduğunu gösterdiğini tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X