Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Neml Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Neml Sûresi, 24. Ayet

    وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vecedtuhâ vekavmehâ yescudûne lişşemsi min dûni(A)llâhi vezeyyene lehumu-şşeytânu a’mâlehum fesaddehum ‘ani-ssebîli fehum lâ yehtedûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Ancak onun ve halkının Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini de gördüm. Şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş, böylece onları yoldan alıkoymuş; bu yüzden doğru yolu bulamıyorlar.”

      Ancak onun ve halkının Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini de gördüm. Hüdhüd, bunu Allah’tan başkasına secde etmenin ne kadar büyük bir yanlış olduğunu gördüğü için söylemiştir. Bununla kuş ve diğer hayvanların Allah’ı bildikleri ve O’nu tevhit ettikleri bilinsin istenmiştir. Şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi; “Her şey O’nu hamd ile teşbih eder. Ancak, siz onların teşbihlerini anlamazsınız”.

      Allah’ı bırakıp güneşe secde ediyorlar. Yani Allah’tan gayrı güneşe tapıyorlar. Allah dışında güneşe itaat ediyor ve ona boyun eğiyorlar anlamını vermek de mümkündür.

      Şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş. Yani şeytan, çirkin ve kötü amellerini onlara süslüyor ki bunları güzel görsünler. Böylece onları yoldan alıkoymuş olsun. Yoldan maksat Allah’ın yoludur. Çünkü yol mutlak olarak belirtildiği zaman Allah’ın yolu kastedilir ki o da İslâm’dır.

      Bu yüzden doğru yolu bulamıyorlar. Eğer bu söz hüdhüdün sözü ise o zaman yorumu şöyledir: Böylece onları yoldan alıkoymuştur. Onlar an itibariyle doğru yolda değildirler. Çünkü hüdhüdün onların gelecek zamanda hidâyet bulamayacaklarını bilmesi mümkün değildir. Eğer bu söz Allah’tan ise o takdirde bu onların gelecekte hiçbir şekilde hidâyete eremeyeceklerini bildirme olur. Çünkü Allah onların gelecekte de hidâyet bulmayacaklarını bilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vecedtühâ (وَجَدْتُهَا)

        Kelimenin kökü v-c-d harfleridir. Mazi (geçmiş zaman), birinci tekil şahıs fiili olan "vecedtu" (buldum) ile "hâ" (onu/kadını) dişil zamirinin birleşimidir. "Onu buldum, ona rastladım" manasına gelir.

        İbn Fâris, v-c-d kökünün temel manasının "kayıp olan bir şeye ulaşmak, bir nesneyi veya durumu idrak edip ona vakıf olmak" olduğunu belirtir. Varlık (vücud) ve içsel biliş (vicdan) da bu kökten türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, "vücdân" kavramının sadece fiziksel bir nesneye tesadüf etmek olmadığını; duyu organları veya akıl yoluyla bir hakikati kavrayıp, daha önce bilinmeyen bir durumu kesin olarak öğrenmek olduğunu tahlil eder.

        Dücane Cündioğlu, Hüdhüd'ün bu eyleminin epistemolojik (bilgisel) değerini analiz eder. "Onu buldum" (vecedtühâ) ifadesi, sıradan bir gözlem değil, Süleyman'ın tevhidi krallığının sınırları dışında kalan, tamamen farklı ontolojik ve siyasi temellere dayanan yepyeni bir gerçekliğin (putperest bir kraliçenin) sarsıcı bir şekilde "keşfedilmesidir."

        ve Kavmehâ (وَقَوْمَهَا)

        Kelimenin kökü k-v-m harfleridir. Başındaki "ve" bağlaçtır. "Kavm" (topluluk) ismine "hâ" (onun) aidiyet zamirinin eklenmesiyle oluşmuştur. "Ve onun kavmini, onun halkını" manasına gelir.

        İbn Fâris, k-v-m kökünün temel anlamının "dikilmek, ayakta durmak (kıyam)" olduğunu; insanların dayanışma içinde bir arada durmaları, tehlikelere karşı birbirlerine destek olmaları sebebiyle bu topluluklara "kavm" isminin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kavim kelimesinin aslen ortak hareket eden ve aynı amacı güden topluluğu ifade ettiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyolojik tasavvurunda "kavim" kavramının sadece kan bağına dayanan biyolojik bir yığın olmadığını inceler. Seba kraliçesinin kavmi, aynı liderin peşinden giden, aynı siyasi otoriteye (mülke) boyun eğen ve bu ayetin bağlamında "aynı sapkın ideolojiyi (güneşe tapmayı) paylaşan" organize bir sosyo-politik bütündür.

        Yescüdûne (يَسْجُدُونَ)

        Kelimenin kökü s-c-d harfleridir. Muzari (geniş/şimdiki zaman), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Secde ediyorlar, yere kapanıyorlar, tapınıyorlar" manasına gelir.

        İbn Fâris, s-c-d kökünün asıl manasının "boyun eğmek, tevazu göstermek ve başı öne/yere eğmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sücûd" kavramını ikiye ayırır: Birincisi, evrendeki tüm varlıkların ontolojik olarak ilahi yasalara zorunlu boyun eğişi (teshir); ikincisi ise insanın kendi özgür iradesiyle, inanç ve tazim kastıyla alnını yere koyarak gerçekleştirdiği ibadet eylemidir. Bu ayetteki kullanım, Seba halkının iradi ancak yönü sapmış olan tapınma ritüelini ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Yakındoğu dillerindeki etimolojik geçmişine odaklanarak; "secde" kelimesinin Arapça kökenli görünmekle birlikte, dini bir tapınma terimi olarak Aramice ve Süryanicedeki "sgad" (ibadet kastıyla yere kapanmak) kelimesiyle ortak bir Sami litürjik (ayinsel) mirası paylaştığını savunur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, secde eyleminin felsefi anlamına değinir. Secde, insanın kendi varlığını (egosunu) mutlak bir gücün karşısında sıfırlaması ve en uç noktada bir teslimiyet sunmasıdır. Hüdhüd'ün raporundaki asıl dehşet verici durum, insanın bu en yüce ve en özel boyun eğiş formunu (secdeyi) Yaratıcı'ya değil, yaratılmış bir nesneye yöneltmesindeki ontolojik sapmadır.

        liş-Şemsi (لِلشَّمْسِ)

        Kelimenin kökü ş-m-s harfleridir. Başındaki "li" (için, -e doğru) harf-i ceri ve harf-i tarif (el) almış "şems" (güneş) isminin birleşimidir. "Güneşe, güneş için" anlamına gelir.

        İbn Fâris, ş-m-s kökünün "gökyüzündeki ışık kaynağı, parlaklık" olduğunu, inatçı ve boyun eğmez atlara da "şemûs" dendiğini belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, "güneşe tapma" (astral kültler) eyleminin tarihsel ve coğrafi bağlamını tahlil eder. Kur'an'ın Seba krallığı için şems (güneş) kültünü zikretmesi, Güney Arabistan'ın (Yemen bölgesinin) İslam öncesi Antik Çağ'daki tarihi gerçekliğiyle tam bir uyum içindedir. O dönemdeki Sabean (Seba) dini, ağırlıklı olarak güneş (Şems/İlah), ay (Almaqah) ve yıldız tanrılarına tapınan bir astral panteona sahipti.

        Angelika Neuwirth, güneş kelimesinin Kur'an'daki zıt kullanımlarına dikkat çeker. Evrensel tevhidi bakış açısında güneş, sadece Allah'ın emrine amade kılınmış, ışık veren fiziksel bir hizmetkardır (musahhar). Ancak Seba kavminin epistemolojisinde bu fiziksel nesne, kendisine secde edilen nihai bir otoriteye/tanrıya dönüştürülerek kozmik hiyerarşi tersyüz edilmiştir.

        Min Dûni (مِنْ دُونِ)

        "Min" (-den, -dan) harf-i ceri ile d-v-n kökünden türeyen "dûn" isminin birleşimidir. "Aşağısında, -den başka, haricinde, yerine" manalarına gelir.

        İbn Fâris, d-v-n kökünün asıl manasının "bir şeyin mertebece veya mekanca daha aşağısında olmak, ona göre alt seviyede kalmak" olduğunu açıklar. "Ednâ" (en alçak) kelimesi de bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "min dûnillâh" (Allah'tan başka) tamlamasının, Allah'ın mutlak ve en yüce otoritesini atlayarak/bypass ederek, O'nun varlık hiyerarşisinde çok daha aşağısında (dûn) bulunan aciz nesnelere yönelmeyi ifade ettiğini tahlil eder. Bu, tapınma eyleminin ontolojik olarak alçaltılmasıdır.

        Allâhi (اللَّهِ)

        Kelimenin kökü e-l-h (ilah, ibadet edilen, sığınılan) harfleridir. Başındaki belirlilik takısıyla (el) mutlak yaratıcının has ismidir.

        Theodor Nöldeke ve Arthur Jeffery, kelimenin Kuzeybatı Sami dillerindeki köklerine işaret ederek, "Allah" isminin Aramice ve Süryanicedeki "Alaha" kelimesiyle aynı kadim monoteistik damardan geldiğini vurgularlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "Allah'tan başkasına" (min dûnillâh) yönelmenin, tüm ahlaki ve ontolojik sistemin (tevhidin) çöküşü anlamına geldiğini inceler. Seba kavminin güneşe secde etmesi, Allah'ın kainattaki yegane ve mutlak hakimiyet hakkına (ilahlığına) yapılmış en büyük varoluşsal tecavüzdür (şirk).

        ve Zeyyene (وَزَيَّنَ)

        Kelimenin kökü z-y-n harflerinden türemiştir. Başındaki "ve" bağlaçtır. Tef'il babında mazi (geçmiş zaman) üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Süsledi, cazip kıldı, güzel gösterdi" anlamına gelir.

        İbn Fâris, z-y-n kökünün asıl manasının "bir şeyin güzelleşmesi, hoşa giden ve cazip bir hale gelmesi" olduğunu; çirkinlik ve kusur anlamına gelen "şeyn" kelimesinin tam zıttı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tezyin (süsleme) eyleminin insanın algısını manipüle eden psikolojik bir boyutu olduğunu açıklar. Şeytanın süslemesi, aslen çirkin ve yıkıcı olan bir eylemi (şirki/güneşe tapmayı), insanın nefsine, mantığına ve estetik algısına haklı, doğru ve güzelmiş gibi sunmasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki bağlamı üzerinden putperestliğin sosyo-psikolojisini tahlil eder. Şirk (putperestlik), insanların "biz yanlış yapıyoruz ama yine de yapalım" diyerek işledikleri bir suç değildir. Şeytanın "tezyin" etmesi sayesinde, putperestler kendi batıl inançlarını muazzam bir ritüel, bir atalar mirası, gurur duyulacak bir kültür ve estetik bir din olarak algılarlar. Yanılgının en tehlikeli aşaması, yanlışın doğru olarak "süslenmiş" halidir.

        Lehumu'ş-Şeytânu (لَهُمُ الشَّيْطَانُ)

        "Lehum" (onlara, onlar için) kelimesi ile "şeytan" isminin birleşimidir. Kelimenin kökü ş-t-n veya ş-y-t harfleridir.

        İbn Fâris, bu ismin iki farklı kökten gelebileceğini açıklar: Birincisi "haktan, merhametten ve doğrudan uzaklaşmak" manasındaki ş-t-n kökü; ikincisi ise "öfkeyle yanıp tutuşmak, helak olmak" manasındaki ş-y-t köküdür. Her iki durumda da hakikatin zıttı olan yıkıcı ve uzaklaştırıcı iradeyi temsil eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçaya dışarıdan dahil olduğu yönündeki filolojik kanıtları sunarak; kelimenin doğrudan Kuzeybatı Sami dillerindeki (Aramice/Süryanice "Satana" ve İbranice "Satan" - rakip, düşman, saptırıcı) kavramlardan erken dönem Arapçasına geçtiğini belirtir. Kur'an, Geç Antik Çağ'ın bu evrensel "kötülük öznesi" figürünü kendi teolojisinde insanın algısını bozan baş düşman olarak konumlandırır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında şeytanın pasif bir mitolojik figür değil, insanın iç dünyasındaki zayıflıkları (kibri ve cehaleti) kullanarak hak (doğru) ile batıl (yanlış) arasındaki sınırı bulandıran, "aktif bir manipülasyon/yanılsama prensibi" olduğunu tahlil eder.

        A'mâlehum (أَعْمَالَهُمْ)

        Kelimenin kökü a-m-l harfleridir. "Amel" kelimesinin çoğulu olan "a'mâl" ile "hum" (onların) aidiyet zamirinin birleşimidir. "Onların amellerini, işlerini, yapıp ettiklerini" manasına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" kelimesi ile sıradan bir eylemi ifade eden "fiil" (f-a-l) kelimesi arasındaki anlamsal farkı inceler. Râgıb'a göre fiil, bilinçsiz veya refleksif eylemleri de kapsarken; amel, sadece şuurlu bir varlığın belli bir inanç, maksat ve irade doğrultusunda ortaya koyduğu sistematik eylemlerdir. Güneşe secde edilmesi ve etrafında kurulan tapınak kültürü, Seba kavminin tesadüfi bir eylemi değil, bilinçli ve süslü bir "amel"idir.

        Dücane Cündioğlu, insanın varoluşunu eylemleriyle inşa etmesi bağlamında bu kelimeyi ele alır. Şeytanın süslediği şey dış dünya değil, insanın kendi ürettiği "amellerdir". İnsan, şeytanın tezyini sayesinde kendi ördüğü yalan ağını (putperest amellerini) yegane hakikat ve medeniyet zannederek kendi eylemine tapınır hale gelmiştir.

        Fe Saddehum (فَصَدَّهُمْ)

        Kelimenin kökü s-d-d harfleridir. Başındaki "fe" sonuç/takip bildiren bağlaçtır. Mazi (geçmiş zaman) üçüncü tekil şahıs fiili olan "sadde" ile "hum" (onları) zamirinin birleşimidir. "Böylece onları alıkoydu, çevirdi, engelledi" anlamına gelir.

        İbn Fâris, s-d-d kökünün temel manasının "birini bir şeyden vazgeçirmek, engel olmak, yüz çevirmek ve araya set çekmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sadd" eyleminin, bir insanın yöneldiği hedefle (burada hakikatle) arasına görünmez bir bariyer kurulması, zihnin doğruyu görmekten saptırılması ve yüzünün başka bir yöne çevrilmesi olduğunu tahlil eder. Şeytanın süsleme (tezyin) eylemi, doğrudan onları haktan koparan epistemolojik bir "set" çekme operasyonuyla sonuçlanmıştır.

        Ani's-Sebîli (عَنِ السَّبِيلِ)

        "An" (-den, -dan) ayrılma bildiren harf-i ceri ile s-b-l kökünden türeyen "es-sebîl" (yol) kelimesinin birleşimidir. "Yoldan, doğru güzergahtan" manasına gelir.

        İbn Fâris, s-b-l kökünün asıl manasının "uzayan, serbest bırakılan, üzerinde kolayca yürünebilen geniş ve açık yol" olduğunu belirtir. Yağmurun gökten inmesine de (isbâl) bu yüzden aynı kökten isim verilir. Râgıb el-İsfahânî, "sebîl" kelimesinin, üzerinde yürünmesi fıtrata en uygun, meşakkatsiz ve en doğru istikamet olduğunu; Kur'an'da genellikle ilahi hidayet yolunu, tevhid inancını nitelediğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilmindeki nahiv kurallarına atıfla, kelimenin başındaki belirlilik takısının (elif-lam / ahd-i zihnî) "herhangi bir yol" anlamına gelmediğini, zihnen bilinen yegane ve mutlak hakikat olan "İslam/Tevhid yolu" olduğunu; şeytanın, Seba kavmini tam da insan fıtratının doğuştan bildiği bu ana güzergahtan saptırdığını aktarır.

        Fe Hum (فَهُمْ)

        "Fe" (sonuç olarak, bu yüzden) bağlacı ile üçüncü çoğul şahıs zamiri "hum" (onlar) kelimesinin birleşimidir. Olayların (tezyin ve sadd) vardığı kaçınılmaz ontolojik sonucu bildirir.

        Lâ Yehtedûn (لَا يَهْتَدُونَ)

        Kelimenin kökü h-d-y harflerinden gelir. Başındaki "lâ" olumsuzluk edatı (nefi) ile ifti'al babında, muzari (geniş/şimdiki zaman), kurallı eril çoğul fiildir. "Hidayet bulamazlar, doğru yolu bulamıyorlar" manasına gelir.

        İbn Fâris, h-d-y kökünün "öne düşüp lütuf ve şefkatle birine yolu göstermek, rehberlik etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramının, kişiyi istenilen hedefe ulaştıracak kılavuzluğu kabul etmesi ve o yolda doğru istikamette yürümesi olduğunu tahlil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "hüdâ" (hidayet/yol bulma) ve "dalalet" (sapıklık/yolunu kaybetme) zıtlığını Cahiliye'nin çöl ortamı metaforuyla inceler. Çölde yolunu (sebîl) kaybeden biri için "lâ yehtedûn" durumu, sadece yönünü şaşırmak değil, pusulasız kalarak mutlak bir ölüme ve varoluşsal bir helaka sürüklenmek demektir. Seba kavminin güneşe tapması, şeytanın onları hakikatin ana yolundan çıkarması sonucu fıtri pusulalarını tamamen yitirdikleri ve hidayet (kurtuluş) yeteneklerini felç ettikleri trajik ve kör bir debelenme halidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X