Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Neml Sûresi, 23. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Neml Sûresi, 23. Ayet

    اِنّ۪ي وَجَدْتُ امْرَاَةً تَمْلِكُهُمْ وَاُو۫تِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظ۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnî vecedtu-mraeten temlikuhum veûtiyet min kulli şey-in velehâ ‘arşun ‘azîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      22. “Çok geçmeden hüdhüd gelip dedi ki: ‘Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe halkından sana kesin bir bilgi getirdim.’”

      23. “Onları bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm; kendisine her imkân verilmiş; bir de muhteşem tahtı var.’”


      Çok geçmeden... Yani çok geçmedi, sonunda ona geldi. İbn Mesûd’un mushafında “fe mekese gayra ba‘îdin sümme câehû” (فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ ثُمَّ جَاءَهُ) şeklindedir. Dedi ki: “Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sanki Süleyman ona “Neredeydin?” diye sormuştu da o da o zaman: Ben, senin bilmediğin bir bilgi öğrendim, demişti. Bu âyet, Übeyy’in mushafında “ehattü bimâ lem tühıt bihî ente ve lâ ehadün min cünûdike” (أَحَطتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ أَنْتَ وَلَا أَحَدٌ مِنْ جُنُودِكَ) şeklindedir. Yani “Ne senin ne de ordundan hiç kimsenin bilmediği bir şeyi öğrendim”. Ben senin erişemediğin bir bilgiye eriştim, senin ve ordundan hiç kimsenin bilmediği bir bilgi edindim. Sonra da şöyle dedi: Sebe halkından sana kesin bir bilgi getirdim. Onda hiç şüphe yoktur. Bunun üzerine Süleyman, öyle anlaşılıyor ki o haberin aslını esasını sordu, O da o zaman -en doğrusunu Allah bilir- şöyle dedi; Onları bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm; kendisine her imkân verilmiş... Yani daha önce “ve bize her şeyden verildi” mealindeki âyeti tefsir sırasında da belirttiğimiz gibi hükümdarlara verilmesi âdetten olan her şey verilmiştir.

      Çok geçmeden. Bazıları bu beyan hakkında şöyle demişlerdir: Yani uzun olmayan bir süre. Benzer durumda, uzakta olanın geleceği kadar bir süre bekledi anlamına gelmesi de mümkündür. Çünkü zahirde “mekese” fiili vakit değil de mekân için kullanılır. Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim, demişti. O bu sözüyle sanki Süleyman hakkında hayırhahlık yaptığını ve ondan şefkat beklediğini ummuştur. Şöyle diyor; Sana, ne senin ne de askerlerinden hiç kimsenin bilmediği bir haberi getiriyorum. Hal böyle iken nasıl bana azap edersin? Abdullah b. Mesûd’un mushafında “fe mekese gayra ba‘îdin sümme câehû” (فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ ثُمَّ جَاءَهُ) şeklindedir. Ebû Muâz dedi ki: Bu fiil, “mekese” şeklinde kef harfinin nasbı, “meküse” şeklinde ref’i ile her iki türlü de okunur.

      Sebe halkından sana kesin bir bilgi getirdim. Bazıları şöyle demişlerdir: Kesin, yani hiç kuşku içermeyen gerçek bilgi. Elbette bu kesinlik hüdhüde göredir, Süleyman’a nispetle ise öyle değildir. Görmez misin ki Süleyman bu haber üzerine: “Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan biri misin, göreceğiz” demiş, haber karşısında duraklamış ve onun söylediklerinin doğru mu yoksa yalan mı olduğunu öğrenmek için tahkik yapma ihtiyacı duymuştur. Bazıları şöyle demişlerdir: Buradaki “nebe’in yakīn”den maksat hayreti mucip bir haber, demişlerdir.

      Sonra Sebe halkından sana kesin bir bilgi getirdim meâlindeki âyette Sebe hakkında da ihtilaf etmişlerdir. Bazıları Sebe, yerleşim biriminin kendisine nispet edildiği bir adam adıdır, demişlerdir. Bazıları ise onun belde ismi olduğunu söylemişlerdir. Ebû Avsece şöyle dedi: Sebe, Yemen’in kurucusudur. Onu belde ismi yapan gayri munsarif olarak mecrur okumaz, kim de adam adı kabul ederse o zaman mecrur okur. En doğrusunu Allah bilir.

      Onları bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm; kendisine her imkân verilmiş; bir de muhteşem tahtı var. Bu âyetteki “vecedtü imraeten temlikühüm” (وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ) ifadesinde gizli bir kelime (ıdmâr) vardır. Tam şekli sanki şöyledir: (أَهْلَ سَبَأٍ) Ben Sebe halkına hükmeden bir kadın gördüm. Görmez misin ki sonunda şöyle demiştir: “Ancak onun ve halkının Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini de gördüm”. Âyetin sonunda kavmin belirtilmesi “ehl” kelimesinin gizli olduğuna dair delil olmaktadır.

      Kendisine her imkân verilmiş. Erkek hükümdarların sahip oldukları imkânlar, duruş, heybet vb. namına her ne varsa onların hepsinden bu kadın hükümdara da verilmiştir. Bazıları da buna, ülkesindeki her şeyden kendisine verilmiş anlamı yüklemiştir.

      Bir de muhteşem tahtı var. Müfessirler şöyle dedi: Yani onun güzel, uzunluğu şu kadar boyda, genişliği şu kadar ende olan büyük ve iri bir tahtı var. Arşın hükümranlıktan kinâye olması da mümkündür. Buna göre bir de muhteşem tahtı var demek sanki muhteşem bir saltanatı var demek gibidir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnnî (إِنِّي)

        Cümleyi tekitlemek (pekiştirmek) için kullanılan tahkik edatı "inne" ve birinci tekil şahıs zamiri "yâ" (ben) kelimesinin birleşimidir. "Şüphesiz ben, muhakkak ki ben" manasına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "inne" edatının kullanımının, verilen haberin önemini ve kesinliğini vurguladığını belirtir. Hüdhüd, Süleyman'a getirdiği bilginin doğruluğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde tekit etmek için söze bu edatla başlar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve beyan ilmi çerçevesinde, casus/haberci konumundaki birinin kendi idrakini (Ben) merkeze alarak bu denli güçlü bir giriş yapmasının, istihbaratın bizzat müşahedeye dayandığını kanıtlama çabası olduğunu aktarır.

        Vecedtu (وَجَدتُّ)

        Kelimenin kökü v-c-d harfleridir. Mazi (geçmiş zaman) birinci tekil şahıs fiilidir. "Buldum, rastladım, idrak ettim" manalarına gelir.

        İbn Fâris, v-c-d kökünün temel manasının "kayıp olan bir şeye ulaşmak, bir şeyi idrak edip ona vakıf olmak" olduğunu belirtir. Varlık (vücud) ve içsel idrak (vicdan) da bu kökten türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, "vücdân" kavramının sadece fiziksel bir nesneye rastlamak olmadığını; duyu organları veya akıl yoluyla bir hakikati kavrayıp bilmek olduğunu tahlil eder.

        Dücane Cündioğlu, bu kelimenin epistemolojik boyutunu analiz eder. Hüdhüdün "buldum" (vecedtu) demesi, tesadüfi bir karşılaşmadan ziyade, Süleyman'ın bilgi sınırlarının dışında kalan yepyeni bir sosyo-politik gerçekliği keşfetmesidir. Bu eylem, habercinin sıradan bir bakış (nazar) sahibi değil, derinlikli bir keşif (vücud) yeteneğine sahip olduğunu gösterir.

        İmraeten (امْرَأَةً)

        Kelimenin kökü m-r-e harfleridir. "Kadın" manasına gelen belirsiz (nekra) isimdir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "insan türü, kişi" olduğunu; erkeğe "mer'", kadına ise onun müennes (dişil) formu olan "imrae" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin genellikle yetişkin ve öne çıkan dişil bireyleri nitelediğini ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, Hüdhüdün gördüğü siyasi lideri doğrudan "kraliçe" (melike) gibi siyasi bir unvanla değil de "bir kadın" (imraeten) kelimesiyle nitelemesinin psikolojik ve sosyolojik bağlamını tahlil eder. Antik Yakındoğu ataerkil devlet yapısında ve Süleyman'ın mutlak eril egemenliğinde, koca bir imparatorluğun başında "bir kadının" bulunması, Hüdhüd için şaşırtıcı ve dikkat çekici ilk siyasi anomalidir. Haberini bu vurgu üzerine inşa eder.

        Temlikuhum (تَمْلِكُهُمْ)

        Kelimenin kökü m-l-k harfleridir. Muzari (geniş/şimdiki zaman), üçüncü tekil şahıs dişil fiili olan "temliku" (hükmediyor/sahip oluyor) ile "hum" (onlara) zamirinin birleşimidir. "Onlara hükmediyor, onları yönetiyor" manasına gelir.

        İbn Fâris, m-l-k kökünün asıl manasının "bir şey üzerinde güç sahibi olmak, mutlak tasarruf yetkisi, sağlamlık ve kudret" olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "mülk" kavramını, insanın bir nesne veya topluluk üzerinde dilediği gibi, serbestçe ve otoriteyle emir/yasak koyma gücü olarak tahlil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın siyaset felsefesinde mülk kavramının salt ekonomik bir mülkiyet olmadığını, kitleler üzerindeki mutlak monarşik siyasi otoriteyi ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki kullanımının Seba toplumunun yapısını yansıttığını ifade eder. Hüdhüd, "onlara hükmediyor" diyerek, Seba diyarındaki siyasi yapının meşruti veya kabilevi bir konsey değil, o kadının mutlak yetkiye (mülke) sahip olduğu despotik/merkezi bir krallık olduğunu Süleyman'a özetler.

        Ve Ûtiyet (وَأُوتِيَتْ)

        Kelimenin kökü e-t-y harfleridir. İf'al babında, meçhul (edilgen), üçüncü tekil şahıs dişil mazi fiildir. Başındaki "ve" atıf harfidir. "Ve ona verildi, kendisine bahşedildi" manasına gelir.

        İbn Fâris, e-t-y kökünün "bir şeye kolaylıkla yönelmek ve ona varmak" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" (verme) eyleminin, alan kişinin zorla gasp etmesinden ziyade, nesnenin/gücün kendisine sunulması ve ikram edilmesi olduğunu tahlil eder.

        Angelika Neuwirth, bu edilgen (meçhul) fiilin kullanımındaki tarafsız habercilik üslubuna dikkat çeker. Hüdhüd "Allah ona verdi" veya "O zorla aldı" demez. Sadece ortadaki siyasi ve maddi zenginliği nesnel bir vaka olarak (ûtiyet/ona verilmiş durumda) raporlar. Bu, habercinin kişisel yorumdan kaçınarak durumu olduğu gibi aktardığını gösterir.

        Min Kulli (مِن كُلِّ)

        "Min" (den/dan) harf-i ceri ile "küll" (her, bütün, tamamı) kelimesinin birleşimidir. Küll kelimesinin kökü k-l-l harfleridir.

        İbn Fâris, k-l-l kökünün "bir şeyi çepeçevre sarmak, kuşatmak ve cüzleri bir araya getirmek" manasına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "küll" kelimesinin parçaların bütününe delalet ettiğini belirtir.

        Şey'in (شَيْءٍ)

        Kelimenin kökü ş-y-e harfleridir. "Şey, nesne, mevcut olan" manalarına gelir.

        İbn Fâris, ş-y-e kökünün "dilemek, irade etmek ve bir şeyin varlık sahasına çıkması" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şey" kelimesinin var olan (mevcut) tüm somut ve soyut kavramları kapsadığını tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve belagat ilmi çerçevesinde "min külli şey'in" (her şeyden) ifadesinin mutlak bir evrensellik bildirmediğini, "Kendi dönemi ve krallığı için ihtiyaç duyulan her türlü askeri, siyasi ve ekonomik imkandan/donanımdan ona verilmiştir" şeklinde bağlamsal bir mübalağa ve genelleme sanatı olduğunu aktarır. Tıpkı Neml 16'da Süleyman'a da "her şeyden" verildiğinin ifade edilmesi gibi, Seba kraliçesinin de kendi coğrafyasında denk bir güce sahip olduğu vurgulanır.

        Ve Lehâ (وَلَهَا)

        "Ve" bağlacı, aidiyet/mülkiyet bildiren "li" (için, sahip) harf-i ceri ve üçüncü tekil dişil zamir olan "hâ" (ona, onun) kelimelerinden oluşur. "Ve onun var, o sahiptir" manasına gelir.

        Arşun (عَرْشٌ)

        Kelimenin kökü a-r-ş harfleridir. Belirsiz (nekra) formda isimdir. "Taht, tavan, yüksek makam, gölgelik" manalarına gelir.

        İbn Fâris, a-r-ş kökünün asıl manasının "yerden yüksek olmak, binanın tavanı ve gölge veren çardak" olduğunu belirtir. Ayakların bastığı yerin (ferş) zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kralların oturduğu özel divan/taht manasına geldiğini, mecazi olarak ise doğrudan "mülk, saltanat ve mutlak otorite" kavramlarını simgelediğini tahlil eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki izini sürerken, "arş" kelimesinin (taht/hükümranlık sembolü olarak) Kuzeybatı Sami dillerinden veya Etiyopya dilinden (Ge'ez) Arapçaya erken dönemde geçmiş olabileceğini belirtir. Antik çağlarda taht, sıradan bir mobilya değil, kozmik ve siyasi düzenin teolojik merkezidir.

        Gabriel Said Reynolds, taht motifinin Yakındoğu siyaset felsefesindeki yerine değinerek; Hüdhüd'ün doğrudan "onun ordusu veya altını var" demek yerine "onun bir arşı var" demesinin, Seba Kraliçesinin gücünün sadece yerel bir kabile reisliği olmadığını, tam teşekküllü, görkemli ve uluslararası bir "devlet/imparatorluk" otoritesine sahip olduğunu gösteren en güçlü sembolik raporlama olduğunu ifade eder.

        Azîm (عَظِيمٌ)

        Kelimenin kökü a-z-m harflerinden türemiştir. "Feîl" kalıbında ism-i fail / sıfat-ı müşebbehe olup, "çok büyük, muazzam, ulu ve haşmetli" manalarına gelir.

        İbn Fâris, a-z-m kökünün temel manasının "iri kemik, güç, sertlik ve büyüklük" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "azim" sıfatının hem fiziksel/hacimsel büyüklüğü hem de onur, makam ve şeref açısından manevi/siyasi büyüklüğü aynı anda ifade edebildiğini tahlil eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatın Hüdhüd tarafından kullanılmasının psikolojik ve askeri değerine dikkat çeker. Süleyman'ın (cinler, insanlar, kuşlar) devasa ordularını, onun muazzam saltanatını (mülkünü) her gün gören, ihtişama fazlasıyla alışık olan bir istihbarat kuşunun bile Seba Kraliçesinin tahtını gördüğünde "Azîm" (Muazzam/Çok büyük) kelimesini kullanması; o tahtın ve ardındaki gücün nesnel olarak ne kadar devasa ve ciddiye alınması gereken bir jeopolitik gerçeklik olduğunu ispatlar. Hüdhüd bu kelimeyle Süleyman'a, karşısındaki hedefin basit bir güç olmadığını haber vermektedir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X