اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ اَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Neml Sûresi, 4. Ayet
Daralt
X
-
“Âhirete inanmayanların yapıp ettiklerini şüphesiz kendilerine güzel göstermiş olduk; bu yüzden şuursuzca eğlenip dururlar.”
Kâfirlere Amellerinin Güzel Gösterilmesi ve Mûtezile
Âhirete inanmayanların yapıp ettiklerini şüphesiz kendilerine güzel göstermiş olduk. Bu beyandaki yapıp ettiklerini şüphesiz kendilerine güzel göstermiş olduk kavl-i celîli ile kastedilenin, içlerine şehvet ve beklentilerinin (ümniyyât) de katılması hasebiyle işlemekte oldukları fiilleri olması muhtemeldir. Ya da yapıp ettiklerini şüphesiz kendilerine güzel göstermiş olduk derken kastedilen, üzerlerine vacip kılınan amellerdir. Yani hayır işlerini ve taatleri onlara güzel gösterdik, ancak onlar buna rağmen onları işlemeye bir türlü yanaşmadılar. Mûtezile bu yorumu benimsemiş ve birinci yorumu kabule yanaşmamıştır. Çünkü onların şirk, inkârcılık ve inkârı gerektiren türden işlemekte oldukları amellerini, Allah’ın güzel göstermesi (tezyin) kabul edilemez. Zira bu gibi güzel gösterme işini Allah, bizzat şeytana nispet etmiştir. Tıpkı şu ve benzeri İlâhî beyanlarda olduğu gibi; “Şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş, böylece onları yoldan alıkoymuş; bu yüzden doğru yolu bulamıyorlar”; “Şeytan bunu onlara güzel göstermiş”. Buradan hareketle onlar demişlerdir ki: Allah onu şeytana izafe etmiştir. Bu itibarla aynı şeyin, ayrıca bizzat Allah’a da nispeti caiz değildir. Bu da gösterir ki Allah onlara üzerlerine vacip kıldığı iman ve hayır işleri gibi amelleri güzel göstermiştir, yoksa işlemekte oldukları şirk türünden amelleri güzel göstermiş değildir.
Ancak bize göre insanların yapmakta oldukları amellerin de, onların doğalarına ve nefislerine uygun düşmesi itibariyle içlerine koymuş olduğu şehvetler ve arzular bakımından bizzat Allah’a izafe edilmesi caizdir. Çünkü tezyin (güzel gösterme), küfrün ve küfür fiillerinin, kendisi sayesinde ortaya çıkar. Zira küfrün bizatihi kendisi süslenmiş (müzeyyen) ve güzel gösterilmiş (müstahsen) değildir, aksi takdirde böyle bir nispet âlemlerin Rabb’ine yönelik hakaret olur. Ancak onun süslü gösterilmesi ve güzel bulunması kişinin işlemiş olduğu amellerin kendi doğasına uygun olmasıdır. Bu itibarla şeytana nispet edilen tezyin ve ıdlâlin (saptırma) yönü ile Allah’a nispet edilen yönü farklıdır. Zira şeytana nispet edilen yönü, onları tabiatlarına uygun düşecek olan amellere çağırması ve temennisidir. İşte bu cihet itibariyle onların şeytana nispet edilmesi caizdir. Allah’a nispet edilen ciheti ise onların içlerine yerleştirmiş olduğu şehvetler, arzular ve onların tabiatlarını da o fiillere yatkın kılmasıdır. Yoksa doğruluk ve bütün hayır işleri akıbeti itibariyle akılca süslenmiş ve güzel: inkârcılık (küfür) ve bütün günahlar da, akıbeti itibariyle akılca çirkin bulunmaktadır. Zira onlardan birinin övülmesi ve hayır işlediği için de kendisine sevap verilmesi, kötü fiillerinin ise zemmedilmesi ve kötü seçimi sebebiyle de cezalandırılması söz konusudur. Yahut da onun Allah’a izafe edilmesi onların fiillerini ve işlemiş oldukları amelleri yaratmış olması ve onları yokluktan varlık alanına çıkarmış olması hasebiyledir. İşte onlar, bu açıdan Onun fiili olmaktadır. Bu beyan, Mûtezile’nin kullara ait fiillerin Allah tarafından yaratılmasını kabul etmekten yüz çevirmelerine dair görüşlerini reddediyor.
Bu yüzden şuursuzca eğlenip dururlar. Denildi ki: Tereddüt ediyorlar. “el-Ameh”in (الْعَمَهُ) aslı şaşkınlık demektir. Yani şaşkınlık içinde yüzüyorlar.
Yorumu Yorumla
-
İnne (إِنَّ)
Arapça dilbilgisinde cümleyi tekitlemek, vurguyu artırmak ve muhatabın zihnindeki muhtemel şüphe veya inkarı ortadan kaldırmak için kullanılan bir edattır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve nahiv (dilbilgisi) geleneğine dayanarak bu edatın "şüphesiz, muhakkak ki, gerçek şu ki" anlamlarına geldiğini ve özellikle inkar bağlamının işlendiği ayetlerde ilahi beyanın kesinliğini ve geri dönülemezliğini vurgulamak için cümlenin en başında konumlandırıldığını belirtir. Bu ayette de ahireti inkar edenlerin içine düşecekleri durumun kaçınılmaz ontolojik bir yasa olduğunu tekit eder.
Lâ yu'minûne (لَا يُؤْمِنُونَ)
Kelimenin kökü e-m-n harflerinden oluşur. Başındaki "lâ" (لَا) edatı fiili olumsuzlaştıran bir nefy edatıdır. Fiil, if'al babında, kurallı eril çoğul, geniş/şimdiki zaman formundadır.
İbn Fâris, e-m-n kökünün temel manasının "kalbin sükunet bulması, güven duymak, korkudan emin olmak" olduğunu belirtir. Başına gelen olumsuzluk edatıyla birlikte bu kelime, basit bir "bilgi eksikliğini" değil, kalbin güven duymaktan kaçınması, hakikate karşı sükunetini kaybedip şüphe ve inkarı tercih etmesi durumunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, imanın tasdik ve güven boyutuna dikkat çekerek, bu ayetteki olumsuz formun, kişinin kendi iradesiyle ilahi haberi (ahireti) reddetmesi ve varoluşsal bir güvensizlik (emniyetsizlik) girdabına girmesi anlamına geldiğini tahlil eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik evreninde bu eylemsizliğin (inanmamanın), küfr (inkar) kavramıyla doğrudan bağlantılı olduğunu inceler. Ona göre ahirete "inanmamak", sadece entelektüel bir itiraz değil; insanın kibrinden dolayı Yaratıcı'ya ve O'nun vadettiği nihai sonuca karşı geliştirdiği ahlaki bir körlük ve başkaldırı halidir. Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi bağlamını ele alarak, inanmamanın pasif bir durum olmaktan ziyade, hakikate karşı geliştirilen aktif ve bilinçli bir güvensizlik tavrı olduğunu, bu nedenle bu kişilerin zihinsel bir emniyetten (iman) mahrum kaldıklarını analiz eder.
bi'l-Âhirati (بِالْآخِرَةِ)
Kelimenin kökü e-h-r harfleridir. Başındaki "b" (bi) harfi harf-i cer (bağlaç), "el" ise belirlilik takısıdır. Sözlükte "son, sonraki, geride kalan" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin başının zıttı, onun sonu ve geride olanı" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an terminolojisinde ahiret kelimesinin her zaman "dünya" (yakın/alçak olan) kavramının zıttı olarak konumlandığını belirtir. Bu ayetteki bağlamında ahiretin inkar edilmesi, kişinin sadece maddeyi, anlık hazzı ve sonlu olanı (dünyayı) mutlak gerçeklik kabul etmesi yanılgısıdır.
Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye zihniyeti ile Kur'an'ın getirdiği eskatolojik (ahiret inancı) vizyonu karşılaştırır. Cahiliye Arapları zamanın (dehr) her şeyi yuttuğuna ve ölümle varoluşun tamamen sıfırlandığına inanıyordu. Izutsu'ya göre ayetteki "ahirete inanmayanlar" vurgusu, bu döngüsel ve nihilist zaman algısına saplanıp kalarak eylemlerinin nihai bir ahlaki hesaba çekileceğini reddedenlerin varoluşsal krizini işaret eder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi metinlerinin yapısını analiz ederken, ahiret kavramının pagan muhataplar için rasyonel dışı, alay konusu bir iddia olarak görüldüğünü; Kur'an'ın ise bu kavramı her türlü ahlaki eylemin zorunlu ve mantıksal nihai durağı olarak metnin tam merkezine ısrarla yerleştirdiğini ifade eder.
Zeyyennâ (زَيَّنَّا)
Kelimenin kökü z-y-n harflerinden türemiştir. Tef'il babında, birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman (mazi) fiilidir. "Süsledik, güzel gösterdik" anlamına gelir.
İbn Fâris, z-y-n kökünün asıl manasının "bir şeyin güzelleşmesi, bezenmesi, hoşa giden ve cazip bir hale gelmesi" olduğunu; bu kelimenin çirkinlik, leke ve kusur anlamına gelen "şeyn" kelimesinin tam zıttı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zinet" kavramını üçe ayırır: Zihni/ruhi süsler (ilim, güzel ahlak), bedeni süsler (güç, sağlık) ve harici süsler (mal, mülk). Bu ayette fiil formunda kullanılan kelime, insanın kendi çirkin, batıl ve anlamsız amellerini nefsinin arzularına uyarak kendisine haklı, estetik ve doğru görmesi şeklindeki psikolojik illüzyonu (yanılgıyı) ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ayette eylemin failinin doğrudan "Biz" (Allah) olarak zikredilmesinin teolojik bağlamını tahlil eder. Klasik kelam tartışmalarında bir cebir (zorlama) gibi anlaşılabilecek bu ifadenin, aslında Arap dilinin nüzul ortamındaki mecazi kullanım özelliklerini yansıttığını belirtir. Buna göre Allah'ın "süslemesi", insanın kendi iradesiyle inkarı seçmesi sonucunda, ilahi bir yasa (sünnetullah) gereği o kişiyi kendi sapkın tercihiyle baş başa bırakması ve bu batıl halin kişiye psikolojik bir tatmin olarak yansımasıdır. Diyanet İslam Ansiklopedisi de tefsir geleneğindeki "istidrac" ve "hızlan" (yardımı kesme) kavramlarına atıf yaparak, inkar edenlerin kötülüklerinin kendilerine güzel gösterilmesinin, onlara verilen mühletin ve ilahi terkin bir neticesi olduğunu aktarır.
A'mâlehum (أَعْمَالَهُمْ)
Kelimenin kökü a-m-l harfleridir. "Amel" kelimesinin çoğulu olan "a'mâl" ile "hum" (onların) iyelik zamirinin birleşmesinden oluşur ve "onların amelleri, işleri" manasına gelir.
İbn Fâris, a-m-l kökünün manasının "bir şeyi yapmak, belli bir eylem ve faaliyette bulunmak" olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "amel" kelimesi ile sıradan bir eylemi ifade eden "fiil" (f-a-l) kelimesi arasındaki ince anlamsal farkı tahlil eder. Râgıb'a göre "fiil", bilinçsiz doğa olayları veya refleksler için de kullanılabilirken; "amel", ancak şuurlu bir varlığın belli bir maksat, kasıt ve irade doğrultusunda ortaya koyduğu kurgulu eylemlerdir. Ahirete inanmayanların yapıp ettiklerinin "amel" olarak adlandırılması, onların bu sapkınlığı bilinçli ve sistematik bir şekilde inşa ettiklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde amel kavramının tek başına bağımsız bir değer taşımadığını, her zaman onu yönlendiren niyetle (iman veya küfür) değer kazandığını inceler. Ahiret vizyonundan (eskatolojik sondan) kopuk bir zihnin ürettiği "ameller", ne kadar gösterişli (süslü) olursa olsun, yalnızca dünyevi faydacılığa hizmet eden ve nihayetinde boşa çıkacak olan anlamsız eylemler yığınıdır. Dücane Cündioğlu, insanın varoluşunu eylemleriyle inşa etmesi bağlamında bu kelimeyi ele alır; inkarcıların amellerinin kendilerine süslü gösterilmesi, onların geçici dünyevi başarıları kalıcı zannederek derin bir epistemolojik miyopluğa düştüklerinin kanıtıdır.
Ya'mehûn (يَعْمَهُونَ)
Kelimenin kökü a-m-h harflerinden gelir. Muzari (geniş/şimdiki zaman), kurallı eril çoğul fiildir. "Bocalarlar, şaşkınlık içinde körü körüne dolanırlar, yollarını kaybederler" manalarını taşır.
İbn Fâris, a-m-h kökünün temel manasının "şaşkınlık, ne yapacağını ve nereye gideceğini bilememek, tereddüt girdabında kalmak" olduğunu açıklar. İbn Fâris, fiziksel göz körlüğünü ifade eden "amâ" kelimesi ile, kalbin, aklın ve basiretin körlüğünü ifade eden "ameh" kelimesi arasındaki köklü anlamsal farka dikkat çeker. Râgıb el-İsfahânî de bu ayrıma katılarak, "ameh" fiilinin doğrudan doğruya içgörü eksikliği, akli kaos ve hakikati idrak edememe körlüğü olarak Kur'an'da yer aldığını belirtir. Kendi amelleri kendisine süslü gösterilen kişi, aslında ışıksız kalmış ve zihinsel bir zindana hapsolmuştur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı varoluşsal bir yurtsuzluk ve anlam krizi olarak tahlil eder. Ahiret ufku bulunmayan, eylemlerini nihai ve aşkın bir anlama bağlayamayan insan, dünyada yönünü ve gayesini kaybetmiş durumdadır. Bu "ameh" (bocalama) hali, hedefsizliğin getirdiği kaçınılmaz psikolojik ve ruhsal bir debelenmedir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatürünün bu kelimeyi, inkarcıların kendi kurdukları sapkınlık sistemi içinde doğru yolu (hidayeti) bulamayarak sürekli sağa sola savrulmaları, zihinsel bir şüphe, tereddüt ve huzursuzluk hali içinde yalpalamaları olarak açıkladığını aktarır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla