اَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Necm Sûresi, 38. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: necm 38, günah yükü, kendi emeği, necm suresi, bireysellik, ameli görme, necm suresi 38. ayet
-
"Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”
Bu ölçü, bütün kitaplarda, Hz. İbrahim’in ve Hz. Mûsa'nın sahifelerinde ve diğer kitaplarda aynen vardır; hiç kimseye başka birinin günahı yüklenmez, herkes sadece kendi günahını taşır. İbn Abbâs’ın (r.a.) da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kimse başkasının günahından muâheze edilmez. Amr b. Üveys şöyle dedi: Câhiliye döneminde, bu âyet gelinceye kadar, insan başkasının günahıyla da muâheze edilirdi.
Yorumu Yorumla
-
teziru (تَزِرُ)
Arapça v-z-r kökünden türeyen ve muzari (geniş/şimdiki zaman) kalıbında olan bu fiil, etimolojik olarak "ağır bir yükü taşımak, yüklenmek, sırtlanmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın belini büken, fiziksel veya manevi olarak ona ağır gelen devasa bir kütle (sıkal) ve bu kütleyi kaldırma eylemi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vizr" kavramının başlangıçta somut ve ağır bir bedensel yükü ifade ederken, dildeki anlamsal genişlemeyle "günah ve ahlaki sorumluluk" manasına evrildiğini; zira günahın da ahirette ruhun taşıyamayacağı kadar ağır bir vebal (yük) olduğunu açıklar; "teziru" fiilinin burada günahın manevi ağırlığını üstlenme eylemini etimolojik olarak mühürlediğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, fiilin Kur'an'ın ahlak sistemindeki rolünü incelerken; Cahiliye döneminde fiziksel yükler veya kabilevi diyetler için kullanılan bu kökün, Kur'an tarafından bireysel ve ahlaki bir "eskatolojik (ahirete dair) yüklenmeye" dönüştürüldüğünü vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki bağlamını değerlendirerek; fiilin olumsuzluk edatıyla birlikte kullanılmasının, İslam öncesi Arap toplumundaki kolektif suç anlayışını ve kabilevi dayanışmayla başkasının vebalini üstlenme inancını etimolojik bir kök kazımasıyla yok ettiğini ifade eder.
vâziratun (وَازِرَةٌ)
Arapça v-z-r kökünden türeyen ism-i fâil (etken sıfat-fiil) kalıbının müennes (dişil) formudur; etimolojik olarak "yük taşıyan, kendi yükünü sırtlamış olan kimse/nefis" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kelimenin doğrudan eylemi gerçekleştiren özneyi tanımladığını ve "vâzir" vasfının üzerinde fiilen bir ağırlık bulunduran varlığa verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin müennes (dişil) formda gelmesinin, Arapçada dişil kabul edilen "nefs" (ruh/can) kelimesine işaret ettiğini; bağlam içerisinde bu kelimenin "kendi amellerinin ve günahlarının sorumluluğunu bizzat boynuna geçirmiş olan her bir bireyi" etimolojik olarak resmettiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), surenin retorik yapısında bu kökün art arda üç kez (teziru, vâziratun, vizr) tekrarlanmasının oluşturduğu işitsel ve anlamsal ağırlığa dikkat çeker; bu etimolojik tekrarın (iştikak sanatının), yükün ağırlığını ve taşıyıcının o yükten asla kaçamayacağı gerçeğini muhatabın zihnine çekiç gibi vuran estetik bir dehşet tablosu çizdiğini ifade eder.
vizra (وِزْرَ)
Arapça v-z-r kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "taşınan ağır yük, vebal, günah ve insanın hareketini zorlaştıran ağırlık" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökten gelen nesne isminin bizzat "ağırlığın kendisi" olduğunu, mecazi olarak insanı ezen ve ona sığınak (vezer) aratan her türlü bunaltıcı manevi kütlenin bu etimolojik kökten isimlendirildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vizr" kavramının dinî terminolojide ilahi kanunları çiğnemenin sonucunda ortaya çıkan ahlaki borcu ve ahirette çekilecek azabın nesnel ağırlığını temsil ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ontolojik boyutunu analiz ederken; kötülüğün ve günahın Kur'an dilinde soyut bir kavram olarak değil, insanın varoluşunu ezen, onu aşağıya (esfel-i sâfilîn) çeken somut ve devasa bir "kütle/yük" (vizr) olarak tanımlanmasının, ahlaki sorumluluğun dehşetini etimolojik bir somutlaştırmayla (tecsîm) ortaya koyduğunu vurgular.
uhrâ (أُخْرَىٰ)
Arapça e-h-r kökünden türeyen ve "âhar" (diğer/başka) kelimesinin müennes (dişil) formu olan bu sözcük, etimolojik olarak "bir diğeri, ötekisi, geride kalan, farklı olan" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde öne geçmenin zıddı olan geriye kalma veya bir şeyin kendisi dışında kalan "başka bir varlık/durum" olma durumunun yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin de tıpkı "vâziratun" gibi "nefs" (ruh) kelimesine sıfat olarak müennes geldiğini; etimolojik olarak öznenin kendisi dışındaki tüm diğer bireyleri (anası, babası, çocuğu dahi olsa) "öteki" (uhrâ) kıldığını açıklar. Angelika Neuwirth, kelimenin ayet bağlamındaki sosyolojik ve teolojik kopuşunu incelerken; "uhrâ" (bir başkası) ifadesinin, Arap toplumunun iç içe geçmiş sıkı kabilevi (asabiyet) bağlarını ahiret düzleminde kılıç gibi kestiğini, eskatolojik sahnede herkesin bir diğeri için mutlak bir "öteki" olacağını etimolojik ve retorik bir kesinlikle mühürlediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin felsefi işlevini değerlendirerek; ilahi adaletin tecellisinde hiçbir transferin, torpilin veya vekaletin söz konusu olamayacağını, "uhrâ" kelimesinin bireysel ahlaki yalıtılmışlığı ve herkesin sadece kendi hesabıyla baş başa kalacağı o mutlak ontolojik yalnızlığı kusursuzca resmettiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla