Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Necm Sûresi, 36. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Necm Sûresi, 36. Ayet

    اَمْ لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا ف۪ي صُحُفِ مُوسٰىۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Em lem yunebbe/ bimâ fî suhufi mûsâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      36-37. "Yoksa Mûsâ’nın ve ahde vefa örneği İbrahim’in sahifelerinde bulunan şu hususlardan haberi yok mu?”

      Bu âyetler, sanki öncekilerden koparılmış gibidir. O inkârcılar kendi tâbilerine diyorlar ki: Sizin zulmünüzü ve yalanınızı biz üstümüze alıyoruz, Muhammed e (s.a.) gitmeyin ve onu tasdik etmeyin. Nitekim Allah başka bir âyette, onların şöyle söylediklerini haber vermektedir: “Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim. İşte bunun üzerine Allah meâlen şöyle buyurdu: Yoksa Mûsâ’nın ve ahde vefa örneği İbrahim’in sahifelerinde bulunan şu hususlardan haberi yok mu: “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez”. Yani onların sahifelerinde biz, "Hiçbir günahkârın başkasının günahını yüklenmeyeceğini” beyan ettik. Emrolunduğu vahyi tebliğ etmiş olduğundan dolayı Hz. İbrahim’e ahde vefa örneği denildiği söylenmiştir. Kuşluk vakti dört rekât namaz kıldığından dolayı böyle denildiği de söylenmiştir. Nitekim Resûlullah’tan (s.a.) şöyle bir hadis rivayet ederler: “Vefa örneği nedir, bilir misiniz?” En doğrusunu Allah ve resûlü bilir, dediler”. Dört rekât namaz kılmakta vefa gösterendir”. Eğer bu rivayet sabitse, başka bir yoruma gerek kalmaz. Bunun aslı, Hz. İbrahim’in emrolunduğu şeye vefâ göstermesidir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        em (أَمْ)

        Arapça'da bir atıf harfi ve soru edatı olan bu kelime, etimolojik olarak "yoksa, ya da, aksine" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu edatın birbirine zıt veya farklı iki durum arasında bir seçim yapma ya da bir önceki iddiadan vazgeçip yeni ve daha çarpıcı bir gerçeğe yönelme (idrâb) işlevi gördüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "em" edatının burada "münkatı'" (kesintili) bir anlam taşıdığını, yani müşriklerin o sığ ve asılsız iddialarını ("Gaybın bilgisi onun yanında mı?") bir kenara bırakıp, muhatabı çok daha köklü ve tarihi bir kanıtla yüzleştirdiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik işlevini değerlendirerek; bu edatın müşriklerin epistemolojik çıkmazlarını yüzlerine vurduktan sonra, onlara inkar edemeyecekleri kadim vahyî geleneği hatırlatan sarsıcı bir geçiş köprüsü kurduğunu ifade eder.

        lem yunebbe' (لَمْ يُنَبَّأْ)

        Arapça n-b-e kökünden türeyen, tef'il babında (tenbiye) edilgen ve olumsuz mazi anlamı katan "lem" edatıyla kullanılan bu fiil, etimolojik olarak "ona haber verilmedi mi, o bilgilendirilmedi mi?" anlamına gelir. İbn Fâris, n-b-e kökünün sıradan bir haber (haber) değil, "önemli, büyük, faydalı ve kesin bir gerçeği içeren haber" (nebe) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tenbiye" eyleminin bir kimseye bilmediği sarsıcı bir gerçeği, onun şuurunda iz bırakacak şekilde aktarmak olduğunu; edilgen formun (yunebbe'), bu bilginin kaynağının ilahi otorite olduğunu etimolojik olarak hissettirdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın bilgi teorisindeki yerini incelerken; "nebe" kökünün peygamberlik (nübüvvet) kurumuyla doğrudan bağlantılı olduğunu, dolayısıyla bu ifadenin "Ona peygamberlik diliyle bu gerçekler ulaştırılmadı mı?" şeklinde tarihi bir meydan okuma barındırdığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, olumsuz soru formunun (lem...) muhatabı kınayan ve onu kendi cahilliğiyle yüzleştiren etimolojik bir vurgu taşıdığını, hakikati aramadıklarını ve ilahi mesajlara kulak tıkadıklarını ifşa ettiğini belirtir.

        bimâ (بِمَا)

        Arapça'da harf-i cer olan "bi" ile ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan "mâ" edatlarının birleşmesinden oluşan bu yapı, etimolojik olarak "...olan şey ile, ...hakkında" anlamlarına gelir. İbn Fâris, "bi" harfinin temelinde bir şeye bitişme, temas etme ve bağlantı kurma (ilsâk) anlamının yattığını; "mâ" edatının ise sınırları belirlenmemiş, genel ve kapsayıcı bir "şey" mefhumunu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilgi zamiri olan "mâ" edatının etimolojik belirsizliğinin, bildirilen haberin (sahifelerdeki içeriğin) azametini, çokluğunu ve insan tahayyülünü aşan kuşatıcılığını vurgulamak için kasıtlı bir yüceltme (tazim) aracı olarak kullanıldığını açıklar.

        suhufi (صُحُفِ)

        Arapça s-h-f kökünden türeyen ve "sahife" kelimesinin çoğulu olan bu sözcük, etimolojik olarak "genişletilmiş yüzeyler, üzerine yazı yazılan sayfalar ve yapraklar" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde genişlik, yayılmak ve açılmak anlamlarının bulunduğunu; üzerine yazı yazılmak üzere düz bir şekilde açılıp yayılan derilere veya materyallere bu etimolojik genişliğinden dolayı "sahife" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "suhuf" kavramının üzerine hikmet ve bilgi kaydedilen, ilahi vahyi somutlaştıran yazılı belgeleri ifade ettiğini; kelimenin çoğul kullanımının aktarılan vahyin hacmini ve ciddiyetini ortaya koyduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki serüvenini detaylıca inceler; köken olarak Güney Arabistan veya Habeşçe'den (ṣaḥīfa) gelmiş olabileceğini, İslam öncesi Arap şiirinde de yazılı metinler için kullanıldığını belirterek, Kur'an'ın bu kelimeyi kadim ilahi metinleri meşrulaştırmak ve müşriklere karşı teolojik bir "yazılı belge" argümanı sunmak için kullandığını ifade eder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinde bu kelimenin kullanımını analiz ederken; "suhuf" kelimesinin, ilahi mesajın sadece sözlü bir hitap değil, göksel ve kalıcı bir "yazılı belge" (scripture) otoritesine sahip olduğunu etimolojik olarak kanıtladığını ve önceki İbrahimi gelenekle sarsılmaz bir metinsel bağ kurduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ontolojik boyutunu değerlendirerek; kök anlamındaki "genişlik ve yayılma" vurgusunun, ilahi vahyin dar bir zaman dilimine değil, evrensel bir genişliğe ve tarihsel bir sürekliliğe yayıldığını simgelediğini belirtir.

        mûsâ (مُوسَىٰ)

        Arapça dışı (a'cemî) özel bir isim olan bu kelime, İbranice kökenlidir ve etimolojik olarak "sudan çıkarılan, kurtarılan" anlamına gelir. El-Cevâlîkî, bu kelimenin saf Arapça olmadığını, İbranice veya Süryanice'den Arapçalaştırılmış (muarreb) bir isim olduğunu belirtir; kelimenin aslında Kıpti dilindeki "mu" (su) ve "şa" (ağaç/kamış) kelimelerinin birleşiminden türediğini ve firavunun sarayında "sudan ve kamışların arasından alınan çocuk" manasında bu ismin verildiğini kaydeder. Arthur Jeffery, ismin etimolojik kökenlerini araştırırken, İbranice "Moshe" isminden Süryanice "Mushe" yoluyla Arapçaya geçtiğini doğrular; Kur'an'ın bu kadim ismi kullanarak, onu tarihsel İbrahimi geleneğin en büyük yasa koyucu (şeriat sahibi) peygamber figürü olarak polemik bir dayanak noktası yaptığını ifade eder. Gabriel Said Reynolds, surenin müşriklere yönelik eleştirel bağlamında bu ismin işlevine dikkat çekerek; putperestlerin sığ inançlarına karşı yöneltilen bu tarihsel referansın, Kur'an'ın kendi mesajını köksüz ve yeni bir iddia olmaktan çıkarıp, tüm Ortadoğu coğrafyasının bildiği ve saygı duyduğu o devasa "Musa ve Yazılı Yasa" (suhuf) otoritesine etimolojik ve teolojik olarak dayandırdığını vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X