ذٰلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدٰى
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Necm Sûresi, 30. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: necm suresi 30. ayet, hidayet, necm suresi, necm 30, dünya hayatı, ilahi bilgi, rab, dalalet, ilim, bilgi
-
"İşte bildikleri bu kadar. Şüphesiz kendi yolundan sapanı en iyi bilen Rabb’indir, doğru yolu bulanı da en iyi bilen O’dur."
İşte bildikleri bu kadardır. Yani bildikleri âhirete inanmamak ve onun için çalışmamaktır. Bazıları bu cümleye şu anlamı verdi: Onların bilgi itibariyle görüşlerinin vardığı nokta şudur: Melekler Allah’ın kızlarıdır ve kendilerine şefaat edecekler.
Şüphesiz kendi yolundan sapanı en iyi bilen Rabb’indir, doğru yolu bulanı da en iyi bilen O’dur. Böyle bir söz, ancak o kâfirlerin Resûlullah (s.a.) ve ashabı ile tartışmaları üzerine söylenebilir. Sanki o kâfirler şöyle diyorlardı: Doğru yolda olan biziz, sizler ise sapıttınız! İşte bunun üzerine Allah buyurdu ki: Bizi anmaktan yüz çeviren kişilerden sen de yüz çevir. Şüphesiz kendi yolundan sapanı en iyi bilen Rabb’indir, doğru yolu bulanı da en iyi bilen O’dur. Yani Allah, yolundan sapan kişiyi bilir ve bu sapmasının cezasını âhirette ona verir. O, doğru yolu bulanı da bilir ve ona da bunun mükâfatını verir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
meblağuhum (مَبْلَغُهُمْ)
Arapça b-l-ğ kökünden türeyen ve sonuna çoğul iyelik zamiri (hum) eklenen bu kelime, ism-i mekân veya masdar kalıbında olup etimolojik olarak "ulaşılan yer, varılan son nokta, erilen sınır ve kapasite" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir hedefe (vüsul) ve nihai bir bitiş noktasına ulaşmak anlamının yattığını; mesafe, zaman veya fikir bakımından kişinin ilerleyişinin durduğu o son hududun bu etimolojik kökten isimlendirildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bülûğ" kavramının amaca erişmeyi ifade ettiğini; ayetteki "meblağ" kelimesinin ise müşriklerin zihinsel ve felsefi yolculuklarının tıkandığı yeri, dünyevi menfaatlerden ve sığ bedensel arzulardan öteye geçemeyen o kısır epistemolojik kapasitelerini etimolojik olarak resmettiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), surenin retorik kurgusu bağlamında kelimeyi incelerken, bu kelimenin putperest aklının vizyonsuzluğunu mühürleyen estetik bir duvar işlevi gördüğünü; yüce ufuklara (el-ufuk el-a'lâ) uzanan ilahi vahiy karşısında, insanın sadece dünya hayatıyla sınırlı kalan "varış noktasının" ne kadar sefil ve aşağıda kaldığını etimolojik bir sarsıntıyla vurguladığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki tahkir (küçümseme) işlevini değerlendirerek; "işte onların bilgide varabildikleri son nokta budur" ifadesinin, ahireti inkar eden materyalist zihniyetin fikri sığlığını ve entelektüel çaresizliğini etimolojik bir kesinlikle yüzlerine vurduğunu belirtir.
el-ilmi (الْعِلْمِ)
Arapça a-l-m kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "bilmek, gerçeği olduğu gibi kavramak, zihinde kesin bir iz ve alamet bırakmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde nesneyi diğerlerinden ayıran belirgin bir işaret ve kesinlik bulunduğunu; bilginin de (ilim) şüpheleri yok eden, kalpte sarsılmaz bir iz bırakan yapısından dolayı bu etimolojik kökten doğduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının bir şeyi aslına ve nesnel gerçekliğine (hakikat) uygun olarak idrak etmek olduğunu; ancak ayette bu kelimenin, müşriklerin kendi zayıf kapasiteleriyle "bilgi" zannettikleri o daracık dünyevi vizyonu ironik bir dille nitelemek üzere kullanıldığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemi epistemolojisindeki "ilim" algısının sığlığını analiz ederken; müşrik zihniyetin en yüksek "bilgisinin" sadece somut, geçici ve maddi olana (dünya hayatına) dair olduğunu, metafizik boyuttan ve aşkın bir hakikat tasavvurundan yoksun olan bu bilgi kırıntısının Kur'an tarafından alaycı bir etimolojik vurguyla sınırlandırıldığını (bilgideki sınırları) vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin ontolojik bağlamında kelimenin kullanımını değerlendirerek; onların en büyük ve en ciddiye aldıkları ilmin sadece fani dünyaya dair tecrübelerden ibaret olduğunu, oysa hakiki ilmin yaratılışın başlangıcını ve sonunu (ahireti) kapsayan vahiy temelli mutlak bir idrak olduğunu ifade eder.
rabbeke (رَبَّكَ)
Arapça r-b-b kökünden türeyen ve sonuna ikinci tekil şahıs iyelik zamiri (ke) eklenen bu kelime, etimolojik olarak "senin efendin, sahibin, terbiye edenin" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyi ıslah etmek, gözetmek, korumak ve aşama aşama olgunluğa eriştirmek (terbiye) anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rabb" kavramının mutlak sahiplik ile birlikte şefkatli bir yönlendirme ve eğitme vasfını etimolojik olarak barındırdığını; bağlam içerisinde elçiye yöneltilen "Senin Rabbin" hitabının, o sığ zihniyetli müşriklerin karşısında peygamberi sahipsiz bırakmayan, onu bizzat kollayan ve gerçeği en iyi bilen ilahi makamın güvencesini sunduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin teolojik ağırlığına dikkat çekerek; putperestlerin parçalı tanrı inançlarına karşı, "rabb" kelimesinin evrenin yegane hakimi ve tek yönlendiricisi olan mutlak otoriteyi etimolojik olarak merkeze aldığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki işlevini değerlendirerek; insanların asılsız zanlarına (temennâ) ve dar ufuklarına (meblağuhum) karşı, her şeyi yaratan ve terbiye eden "Rabb" isminin sonsuz ilmini ve mutlak adalet terazisini etimolojik bir ihtişamla ortaya koyduğunu belirtir.
a'lemu (أَعْلَمُ)
Arapça a-l-m kökünden türeyen bu kelime, ism-i tafdil (en üstünlük bildiren sıfat) kalıbında olup etimolojik olarak "en iyi bilen, ilmi her şeyi kuşatan, mutlak surette vakıf olan" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde nesnelerin mahiyetine dair kesin ve sarsılmaz bir bilgiye sahip olmak bulunduğunu; ism-i tafdil formunun ise bu bilginin miktarını ve kuşatıcılığını insan idrakini aşan bir seviyeye taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "a'lem" sıfatının Allah'a nispet edildiğinde göreceli bir üstünlüğü değil, eşi benzeri olmayan mutlak ve ihata edici (her şeyi saran) bir ilmi ifade ettiğini; ayette "müşriklerin sığ bilgisiyle" (meblağuhum mine'l-ilm) Yüce Yaratıcı'nın hudutsuz bilgisi arasındaki o devasa ontolojik ve epistemolojik uçurumu etimolojik bir kesinlikle resmettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin felsefi kapanışını değerlendirirken, bu kelimenin cümlede iki defa (ve huve a'lemu) tekrarlanmasının; yeryüzündeki kimin sapkın kimin doğru yolda olduğuna dair verilecek nihai hükmün insanlara, zanlara veya putlara değil, yalnızca ve yalnızca içsel niyetleri (fuad) ve dışsal amelleri en ince ayrıntısına kadar bilen ilahi otoriteye ait olduğunu etimolojik olarak mühürlediğini ifade eder.
dalle (ضَلَّ)
Arapça d-l-l kökünden türeyen bu fiil, etimolojik olarak "doğru yoldan sapmak, kaybolmak, hedefi yitirmek ve haktan ayrılmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde sabit ve doğru (müstakim) bir güzergahtan çıkma, istikameti kaybetme ve hidayetin tam zıddı bir yola savrulma anlamının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dalalet" kavramının kasıtlı veya kasıtsız her türlü yoldan çıkış durumunu kapsadığını; bağlam içerisinde Allah'ın fıtrata ve vahye dayalı nizamından (sisteminden) yüz çevirip (tevellâ) kendi bencil tutkularının ve kuruntularının peşinde körü körüne sürüklenenlerin ontolojik savruluşunu etimolojik olarak ifşa ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye zihniyetindeki kökenlerine değinerek; "dalalet" kelimesinin İslam öncesi Arap toplumunda ıssız ve tekinsiz çölde pusulasız kalıp yitip gitmek gibi son derece somut, hayati ve trajik bir felaketi anlattığını, Kur'an'ın bu etimolojik dehşeti alıp onu ahireti inkar edenlerin ruhsal ve teolojik "kayboluşuna" ustalıkla uyarladığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki tasnif edici rolünü değerlendirerek; hakikati tekelinde sanan müşriklere karşı, kimin gerçekten doğru yolda, kimin karanlıklar içinde haktan "sapmış" (dalle) olduğuna dair o mutlak ayrımın sadece ilahi ilim terazisinde (a'lemu) belirlenebileceğini etimolojik bir vurguyla ifade ettiğini belirtir.
sebîlihi (سَبِيلِهِ)
Arapça s-b-l kökünden türeyen ve sonuna üçüncü tekil şahıs iyelik zamiri (hi) eklenen bu kelime, etimolojik olarak "uzayıp giden yol, akıcı gidişat, kolay gidilen güzergah" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde yağmurun süzülüp inmesi veya bir örtünün yukarıdan aşağıya sarkıtılması gibi akıcı ve uzayıcı (imtidad) bir anlamın bulunduğunu; üzerinde sürekli yürünülen ve bir amaca doğru uzayıp giden belirgin yollara da bu akıcılığından dolayı "sebil" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sebil" kelimesinin etimolojik olarak içinde zorluk barındırmayan, net ve açıkça takip edilebilen bir rotayı anlattığını; ayette "O'nun (Allah'ın) yolu" şeklinde izafetle (tamlama) kullanılarak, ilahi vahyin insan fıtratına en uygun, en akıcı ve selametle sonuca ulaştıran yegane inanç/hayat sistemi (din) olduğunu etimolojik olarak tasdik ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki serüvenini incelerken, Aramice'deki "shebila" (yol/patika) kelimesiyle olan ortak kökenine dikkat çeker ve Kur'an'ın bu kelimeyi sadece fiziksel bir yürüyüş alanı olarak değil, ahlaki ve teolojik bir "hayat tarzı, ilahi nizam" manasında (Sebeelu'llah) kavramlaştırdığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki kullanımını değerlendirerek; müşriklerin inatla bağlandıkları ata geleneklerinin (zanların) karşısında, Allah'ın aydınlık ve pürüzsüz yolunun (sebîlihi) durduğunu ve dalaletin ancak bu mutlak ilahi nizamdan kopmakla gerçekleştiğini etimolojik bir kesinlikle vurguladığını belirtir.
ihtedâ (اهْتَدَىٰ)
Arapça h-d-y kökünden türeyen ve iftial babında çekimlenmiş olan bu fiil, etimolojik olarak "doğru yola girmek, hidayeti kabul etmek, kendi çabasıyla rotayı bulup o yolda yürümek" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde öne geçip karanlıkta veya belirsizlikte hedefi gösterecek istikameti tayin etmek (kılavuzluk) anlamının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, h-d-y kökünün iftial formunun (ihtida) eyleme gönüllülük ve kasıt kattığını; kişinin Allah'tan gelen lütufkar kılavuzluğu (hidayeti) pasif bir şekilde almakla kalmayıp, kendi özgür iradesi ve çabasıyla bu doğru yolu arayıp bulmasını, benimsemesini ve o hakikat çizgisine (sebil) girmesini etimolojik olarak ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın anlambilimsel kutuplaşmasındaki yerini analiz ederken; "ihtida" eyleminin, aynı ayette geçen "dalalet" (sapma) kavramının mutlak karşı kutbu olduğunu, çölde kayboluş dehşetine (dalle) karşı güvenli vahanın yolunu (hüdâ) bulmanın getirdiği ontolojik sükuneti ve kurtuluşu resmettiğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin bağlam içerisindeki adalet terazisi işlevine dikkat çekerek; inatla yüz çevirenler (tevellâ) karşısında gerçeği arayanları konumlandırdığını, "kimin saptığını" ve "kimin doğru yola girdiğini" (ihtedâ) belirleme yetkisinin tüm beşeri zanların ötesinde, mutlak ilim sahibi olan Yüce Yaratıcı'nın (a'lemu) tekelinde olduğunu etimolojik bir netlikle ortaya koyduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla