Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Necm Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Necm Sûresi, 29. Ayet

    فَاَعْرِضْ عَنْ مَنْ تَوَلّٰى عَنْ ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ اِلَّا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fea’rid ‘an men tevellâ ‘an żikrinâ velem yurid illâ-lhayâte-ddunyâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "O halde bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka arzusu olmayan kişilerden sen de yüz çevir.”

      O halde bizi anmaktan yüz çeviren kişilerden sen de yüz çevir. Bu âyet iki mânaya gelir. Birincisi, onlara karşılık vermemek mânasına gelir, yani onların yaptıklarına ve verdikleri eziyetlere karşılık verme. İkincisi, onların iman etmelerinden ümit kesmek anlamına gelir, yani artık onlarla uğraşma, çünkü onlar ebediyen iman etmeyecekler. Bu durumda âyet, Allah Teâlanın asla iman etmeyeceklerini bildiği özel bir kavim hakkındadır.

      Dünya hayatından başka arzusu olmayan kişilerden de yüz çevir. Muhtemelen onlar âhirete inanmıyorlardı, bu yüzden yaptıkları iyi işleri de sadece dünya hayatını düşünerek yapıyorlardı. Onlar sadaka veriyorlar, sıla-i rahim yapıyorlardı, ama bunları sadece dünya hayatını düşünerek yapıyorlardı. Âyet-i kerîmede geçen irade fiilinin, amelden kinâye olması caizdir. Buna göre Dünya hayatından başka arzusu olmayan cümlesi, kafasında âhiret fikri olmadan amel eden mânasına gelir. Cenâb-ı Hak onların, âhiret için değil sadece dünya için çalıştıklarını haber vermektedir. Nitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz imkânları veririz; sonra da onu cehenneme göndeririz; oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer. Kim de âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa işte böylelerinin çabaları karşılık görecektir”.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        fe-a'rıd (فَأَعْرِضْ)

        Arapça a-r-d kökünden türeyen ve if'al babında emir kipi olan bu fiil, etimolojik olarak "yüz çevirmek, yan dönmek, aldırmamak, ilgiyi kesmek ve uzak durmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin genişliği, yan tarafı ve belirmesi anlamlarının yattığını; "i'râz" eyleminin etimolojik olarak kişinin bir şeye karşı yan tarafını/omzunu dönerek ondan yüz çevirmesini, onu dikkate almayıp kendi yoluna gitmesini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel olarak yön değiştirmeyi ifade ettiği gibi, zihinsel ve eylemsel olarak bir konuyla ilgiyi tamamen kesmeyi de anlattığını; ayetteki emir formunun, inatçı inkarcılarla yapılan faydasız teolojik polemikleri bitirip onlardan uzaklaşmayı etimolojik olarak kesinleştirdiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), surenin retorik yapısını incelerken, bu emir fiilinin kullanımının çok keskin bir edebi ve felsefi kopuş (kesinti) noktası oluşturduğunu; putperestlerin asılsız zanları ve isimleriyle örülü o sahte dünyadan zihinsel olarak tamamen sıyrılıp "yüz çevirmenin" (i'râz), peygambere ilahi bir korunma stratejisi olarak sunulduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlam içerisindeki işlevini değerlendirerek; aklını ve kalbini hakikate kapatmış olan müşrik zihniyetle tartışmaya devam etmenin vahyin vakarına uymayacağını, bu fiilin etimolojik kökenindeki "yan dönüp gitme" vurgusunun, elçiye tebliğde ısrarın sınırlarını gösteren sosyo-psikolojik bir mesafe koyma talimatı olduğunu belirtir.

        tevellâ (تَوَلَّىٰ)

        Arapça v-l-y kökünden türeyen ve tefe'ul babında çekimlenmiş olan bu fiil, etimolojik olarak "yüz çevirmek, sırtını dönüp gitmek, uzaklaşmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının aslında birbirine bitişik olma, yakınlık ve dostluk (velayet/veli) olduğunu belirtir; ancak kelimenin "an" (den/dan) edatıyla birlikte kullanıldığında etimolojik olarak tamamen zıt bir manaya bürünerek o yakınlığı bozmayı, arka dönmeyi ve ilişkileri kopararak uzaklaşmayı (tevellî) ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "tevellî" kavramının yönelişi değiştirmek olduğunu, bağlam içerisinde vahyin getirdiği gerçeklikten ve ilahi yakınlıktan yüz çevirerek inkarı veya sapkınlığı tercih etme eylemini anlattığını açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın anlambilimsel haritasındaki yerini analiz ederken; "tevellâ" eyleminin sadece fiziksel bir uzaklaşma değil, bizzat "küfr" (inkar) tutumunun ontolojik ve eylemsel karşılığı olduğunu, insanın mutlak hakikat karşısında kasten sırtını dönme iradesini etimolojik olarak kusursuzca resmettiğini vurgular.

        zikrinâ (ذِكْرِنَا)

        Arapça z-k-r kökünden türeyen ve sonuna birinci çoğul şahıs iyelik zamiri (nâ) eklenen bu kelime, etimolojik olarak "bizim zikrimiz, uyarımız, hatırlatmamız, vahyimiz" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde unutmanın ve gafletin (nisyan) tam zıddı olan "bir şeyi zihinde canlı tutmak, hatırlamak ve dille anmak" anlamının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zikr" kavramının insanın fıtratında var olan veya ona dışarıdan sunulan bir hakikati akılda tutma ve kavrama süreci olduğunu; ayette doğrudan Kur'an'ı, ilahi mesajı ve uyanış çağrısını temsil ettiğini etimolojik olarak açıklar. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinde "zikr" kelimesinin kullanımını incelerken; bu terimin erken dönemde sadece yazılı bir metni değil, dinamik, sözlü ve sarsıcı bir ilahi iletişimi/uyarıyı (litürji) ifade ettiğini, yüz çevrilen şeyin salt bir öğüt değil, ontolojik bir uyanış çağrısı olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ayet içerisindeki felsefi ağırlığını değerlendirerek; vahyin "zikr" (hatırlatma) olarak isimlendirilmesinin etimolojik kökeninde insanın yaratılış sözleşmesine (misak) yapılan bir atıf bulunduğunu, dolayısıyla bu zikirden yüz çeviren (tevellâ) müşrikin aslında sadece dışsal bir mesaja değil, kendi varoluşsal gerçeğine ve fıtratına sırtını döndüğünü ifade eder.

        yurid (يُرِدْ)

        Arapça r-v-d kökünden türeyen ve if'al babında cezimli muzari (geniş zaman) kalıbında olan bu fiil, etimolojik olarak "istemek, irade etmek, niyetlenmek, şiddetle arzu etmek ve yönelmek" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyi arayıp taramak, bir otlağı bulmak için gidiş geliş yapmak, talep etmek anlamının yattığını; "irade" kavramının da zihnin ve kalbin bir nesneyi/amacı şiddetle talep edip onun peşine düşmesi eyleminden etimolojik olarak türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irade" kavramının nefsin bir şeye meyletmesi ve aklın da bu meyli bilinçli bir karara dönüştürmesi olduğunu; ayette "istemedi" (lem yurid) şeklinde olumsuz kullanılarak, dünyevileşmiş insanın ahirete ve hakikate dair içinde en ufak bir istek, arayış veya zihinsel meyil barındırmadığını etimolojik olarak sabitlediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki tahsis/hasr (illâ - ancak/sadece) edatıyla birlikte oluşturduğu anlama dikkat çekerek; "yurid" fiilinin kökenindeki bu "şiddetli talep ve arayış" vasfının, müşrik zihniyetin tüm enerjisini, bilinçli ve inatçı iradesini tek bir hedefe (dünyaya) kilitlediğini, bu körlemesine yönelişi kusursuz bir şekilde resmettiğini ifade eder.

        el-hayâte (الْحَيَاةَ)

        Arapça h-y-y kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "canlılık, dirilik, yaşama gücü ve ölümün zıddı" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde cansızlığın, yokluğun ve sönüklüğün tam zıddı olan organik veya ruhsal bir var olma, büyüme ve hissetme kapasitesinin (hayat) yattığını belirtir; utanç duygusunun (haya) da ruhu ahlaken canlı tuttuğu için bu etimolojik kökten isimlendirildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, hayat kavramının bitkisel büyümeden, hayvansal duyulara ve insani idrake kadar farklı seviyeleri kapsadığını; burada ise kelimenin salt fani ve biyolojik varoluş süresini, bedensel hazlarla sınırlı geçici canlılık halini anlattığını etimolojik olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye döneminin anlambilimsel haritasında "hayat" kavramının tamamen biyolojik, somut, doğumla başlayıp ölümle kesin olarak biten trajik ve sonlu bir süreç olarak algılandığını; ayette müşriklerin bu sığ "hayat" tasavvuruna saplanıp kalarak ebedi canlılığı (ahireti) gözden kaçırdıklarının etimolojik ve teolojik bir tespiti yapıldığını vurgular.

        ed-dunyâ (الدُّنْيَا)

        Arapça d-n-v kökünden türeyen bu kelime, "ednâ" (daha yakın/en aşağı) ism-i tafdilinin müennes (dişil) formudur ve etimolojik olarak "daha yakın olan, en aşağıdaki, en alttaki, değersiz ve bayağı olan" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde uzaklığın (bu'd) ve yüksekliğin tam zıddı olan mekânsal, zamansal veya boyutsal bir yakınlaşma, aynı zamanda da aşağıda olma (denâet/düşüklük) durumunun bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "hayat" isminin sıfatı olarak kullanıldığını ve etimolojik olarak iki boyutu barındırdığını açıklar: Birincisi, ahirete kıyasla insanlara zaman ve mekan olarak "daha yakın" (yakın hayat) olmasıdır; ikincisi ise şeref, değer ve kalıcılık bakımından ahirete göre "çok daha aşağıda, basit ve değersiz" olmasıdır. Arthur Jeffery, kelimenin antik Sami dillerindeki köklerine değinirken, etimolojik temelin Arapça "yakınlık/aşağılık" bildiren d-n-v kökünden özel olarak üretildiğini ve Kur'an'ın bu kelimeyi "alttaki/hemen yaşanan maddi evren" anlamında, felsefi ve eskatolojik bir dualizmin (dünya-ahiret karşıtlığının) temel terimi olarak teolojikleştirdiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an evrenindeki merkezi konumunu analiz ederek; "dünya" kavramının tek başına fiziksel evreni değil, insanın sadece geçici hazlara ve maddeye odaklandığı "sığ ve düşük değerler sistemini" temsil ettiğini, müşrik zihniyetin en büyük yanılgısının sırf "yakın ve somut" olduğu için bu "aşağı" (dünya) hayatı her şey sanması olduğunu vurgular. Gabriel Said Reynolds, peygamberlik ve polemik bağlamında kelimeyi değerlendirerek; ayette "dünya" kelimesinin etimolojik kökenindeki "düşüklük ve bayağılık" vurgusunun, putperestlerin materyalist eskatolojilerine (ölüm ötesi inançsızlıklarına) karşı kullanılan çok güçlü bir tahkir (küçümseme) aracı olduğunu, onların o çok değer verdikleri hayatın aslında evrensel hiyerarşide en "dip" nokta olduğunun yüzlerine vurulduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X