Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Necm Sûresi, 28. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Necm Sûresi, 28. Ayet

    وَمَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّۚ وَاِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْن۪ي مِنَ الْحَقِّ شَيْـٔاًۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ lehum bihi min ‘ilm(in)(s) in yettebi’ûne illâ-zzan(ne)(s) ve-inne-zzanne lâ yuġnî mine-lhakki şey-â(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Oysa onların bu konuda bir bildikleri yok; sadece zanna uyuyorlar. Zan ise asla gerçek bilginin yerini tutamaz.”

      Oysa onların bu konuda bir bildikleri yoktur. Yani meleklere dişi varlıkların isimlerini vermeye dair onların herhangi bir şey bildikleri yoktur. Çünkü dişiyi ve erkeği tanımanın iki yolu vardır. Birincisi müşahededir, bizzat görür ve erkek mi dişi mi olduğunu anlar. Ama onlar melekleri görmediler ki, onların dişi olduklarını nerden bilecekler! İkincisi, mûcizelerle desteklenen peygamber haberidir. Fakat onlar peygamberlere de inanmıyorlar. Onlar istidlâlde bulunmayı da bilmezler. Bilgi elde etmenin üç yolu işte bu söylediklerimizdir. Durum söylediğimiz gibi olunca, onların bu konudaki sözlerinin bilgiye dayanmadığı, sadece kişisel kuruntulara dayandığı anlaşılır. Nitekim Allah Teâlâ da şöyle buyurdu; Onlar sadece zanna uyuyorlar. Yani onlar, söylemiş oldukları bu sözlerinde sadece zanna tâbi oluyorlar. Onların zanlarının dayanağını da söylemiştik. Allah, onların zanlarının hiçbir şekilde hakkın yerini tutmayacağını haber vermektedir. Bu da iki mânaya gelir. Birincisi, onların ileri sürdükleri zanları, kendilerini hakka tâbi olmak sorumluluğundan kurtarmaz. İkincisi, onların dünyada iken ileri sürdükleri zanları, âhirette başlarına gelecek olan azaba faydası olmaz.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ilmin (عِلْمٍ)

        Arapça a-l-m kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "bilmek, bir şeyin aslına ve hakikatine vakıf olmak, zihinde kesin bir iz ve alamet bırakmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyi diğerlerinden ayıran belirgin bir işaret (alamet) ve iz bırakma eyleminin yattığını; bilginin (ilim) de insan zihninde şüpheleri yok eden kesin bir iz bırakması sebebiyle bu etimolojik kökten isimlendirildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının bir nesneyi veya olguyu tam olarak kendi gerçekliği içinde, eksiksiz bir biçimde idrak etmek olduğunu; ayette "hiçbir ilim" (min ilmin) şeklinde nefyedilerek (olumsuzlanarak) kullanıldığında, müşriklerin meleklerin mahiyetine dair ortaya attıkları iddiaların ne akli bir delile ne de ilahi bir vahye dayandığını, tamamen epistemolojik bir boşluktan ibaret olduğunu etimolojik olarak kanıtladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın anlambilimsel haritasındaki kilit konumunu incelerken; "ilim" kavramının nesnel, mutlak ve ilahi kaynaklı hakikati temsil ettiğini, müşriklerin inanç sisteminde ise bu mutlak bilginin yerini tamamen asılsız tahminlerin aldığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlam içerisindeki kesinleyici işlevini değerlendirerek; "min" (hiçbir) edatıyla birlikte gelen bu kelimenin, putperestlerin inançlarındaki delilsizliği en uç noktaya taşıdığını, onların teolojik iddialarının zerre kadar bir bilgi kırıntısı dahi barındırmadığını etimolojik bir vurguyla yüzlerine çarptığını ifade eder.

        yettebiûne (يَتَّبِعُونَ)

        Arapça t-b-a kökünden türeyen ve muzari (şimdiki/geniş zaman) kalıbında olan bu fiil, etimolojik olarak "birinin izinden gitmek, peşine düşmek, ardına takılmak ve tabi olmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde fiziksel olarak birisinin ayak izlerini takip etmek ve ondan ayrılmamak anlamının bulunduğunu, zamanla bu eylemin zihinsel ve inançsal bir teslimiyeti ifade edecek şekilde genişlediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ittiba" kavramının etimolojik olarak bir fikre, bir kişiye veya bir kuruntuya körü körüne, sorgulamadan bağlanmayı da kapsadığını; ayette müşriklerin kendi ürettikleri asılsız zanların peşine takılıp gitmelerini, aklın rehberliğini terk edip hevalarının ardında sürüklenmelerini anlattığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin muzari formunun ifade ettiği sürekliliğe dikkat çekerek; müşriklerin zan ve kuruntulara uymasının anlık bir yanılgı olmadığını, bilakis onların tüm varoluşsal rotalarını ve inanç pratiklerini bu temelsiz taklitçilik (ittiba) üzerine kurduklarını, kelimenin etimolojik kökenindeki "pasif sürükleniş" halinin bu zihniyeti kusursuzca resmettiğini belirtir.

        ez-zanne (الظَّنَّ)

        Arapça z-n-n kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "kesin olmayan bilgi, sanı, kuruntu, tahmin ve şüpheye açık kanaat" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde kesinliğin (yakîn) zıddı olan, iki farklı ihtimal arasında gidip gelen ama birine daha çok meyleden sarsak ve tutarsız bir zihinsel durumun yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zan" kavramının zayıf emarelere dayanan ve gerçeği yansıtma garantisi olmayan bir inanç biçimi olduğunu; ayette "ilim" kelimesinin tam karşısına yerleştirilerek, müşriklerin din diye savundukları şeyin aslında hiçbir ontolojik karşılığı olmayan kuru birer tahminden ibaret olduğunu etimolojik olarak kesinleştirdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemi epistemolojisini analiz ederken, "zan" kelimesinin müşrik zihniyetin en belirgin karakteristiği olduğunu; ilahi vahiyden mahrum olan bu aklın, evreni ve tanrısal alemi ancak kendi kısıtlı ve bencil "sanılarıyla" (wishful thinking) doldurmaya çalıştığını vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayet içerisinde iki defa tekrarlanmasının (zanna uyuyorlar... şüphesiz zan) yarattığı retorik etkiye değinir; bu tekrarın, pagan inancının temelindeki o çürük ve kuruntulu yapıyı etimolojik bir balyoz gibi muhatabın zihnine arka arkaya vurduğunu ve putperestliğin içini tamamen boşalttığını ifade eder.

        yuğnî (يُغْنِي)

        Arapça ğ-n-y kökünden türeyen ve if'al babında çekimlenmiş olan bu fiil, etimolojik olarak "ihtiyacı gidermek, fayda vermek, zenginleştirmek, bir şeyin yerini tutmak ve bedel olmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde eksikliğin, muhtaçlığın ve fakirliğin tam zıddı olan bir doygunluk, yeterlilik ve başka şeye ihtiyaç bırakmama (müstağnilik) durumunun bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ığınâ" kavramının bir şeyin boşluğunu dolduracak derecede fayda sağlamak manasına geldiğini; ayette "la yuğnî" (asla fayda vermez / yerini tutmaz) şeklinde olumsuzlanarak kullanıldığında, zannın ve kuruntunun, mutlak hakikatin (hakkın) karşısında zerre kadar bir teolojik değer taşımadığını, onun yokluğunu asla telafi edemeyeceğini etimolojik olarak mühürlediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki bağlamını değerlendirerek; putperestlerin kendi asılsız tahminlerini (zanlarını) hakikatin yerine ikame etme çabalarının, bu fiilin içerdiği "işe yarama ve bedel olma" vasfının reddedilmesiyle kökünden çürütüldüğünü, sahtenin gerçeğe hiçbir zaman eşdeğer olamayacağının etimolojik bir kesinlikle vurgulandığını belirtir.

        el-hakkı (الْحَقِّ)

        Arapça h-k-k kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "sabit olmak, değişmemek, yerinden oynamamak, gerçek, doğru ve mutlak varlık" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde sarsılmaz bir sağlamlık, kesinlik ve inkarı mümkün olmayan ontolojik bir sabitlik (sübut) anlamının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kavramının etimolojik olarak bir şeyin nesnel gerçekliğe kusursuz bir biçimde uyması, tasavvurun vakıayla tam olarak örtüşmesi anlamına geldiğini; bağlam içerisinde "zan" kavramının zıddı olarak kullanıldığını ve insan zihninden bağımsız, ilahi kaynaklı, asla sarsılamaz mutlak doğruyu temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın anlambilimsel haritasındaki zirve konumunu incelerken; "hakk" kavramının sadece soyut bir doğruluk olmadığını, bizzat Allah'ın zatını ve O'ndan gelen vahyi temsil eden en güçlü ontolojik terim olduğunu, dolayısıyla müşriklerin zanlarının bu devasa "gerçeklik kütlesi" karşısında etimolojik ve felsefi olarak eriyip yok olmaya mahkum olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin epistemolojik yapısını analiz ederken, kelimenin kökenindeki o "aşılmaz sağlamlık" vurgusunun, ilahi vahyi bir kale gibi konumlandırdığını; insanın kendi kendine ürettiği sanıların (zan) bu hakikat kalesinden içeri giremeyeceğini ve gerçeğin yerini alamayacağını ifade eder. Angelika Neuwirth, Mekke surelerindeki kutupsal (zıtlıklara dayalı) retorik yapıyı değerlendirirken, "zan" ve "hakk" kelimelerinin bu ayette cepheden karşı karşıya gelmesinin, yanılsama ile mutlak gerçeklik arasındaki o devasa uçurumu etimolojik bir estetikle muhataba sunduğunu belirtir.

        şey'en (شَيْئًا)

        Arapça ş-y-e kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "dilenen, kastolunan, var olan nesne, herhangi bir şey, zerre" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir eyleme veya varlığa yönelmek, onu irade etmek anlamının bulunduğunu; meşiet (dileme) sonucu ortaya çıkan her türlü varlığa ve kavrama bu kökten hareketle "şey" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şey" kelimesinin Arap dilinde var olanı ve idrak edileni ifade eden en genel kapsayıcı terim olduğunu; ayette nekra (belirsiz) formda ve olumsuz bir bağlamda kullanıldığında (la yuğnî ... şey'en), "zerre kadar, en ufak bir miktarda bile, hiçbir şekilde" anlamı katarak olumsuzluğu etimolojik olarak mutlaklaştırdığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet sonundaki (fâsıla) vurgulu işlevine dikkat çekerek; bu kelimenin "zan" ile "hakk" arasındaki ilişkinin kopukluğunu en uç noktaya taşıdığını, zannın hakikate sadece büyük ölçüde değil, "şey'en" kelimesinin içerdiği o "en küçük zerre miktarı kadar bile" yaklaşamayacağını ve fayda sağlayamayacağını etimolojik bir kesinlikle mühürlediğini ifade eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X