وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمٰوَاتِ لَا تُغْن۪ي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـٔاً اِلَّا مِنْ بَعْدِ اَنْ يَأْذَنَ اللّٰهُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَرْضٰى
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Necm Sûresi, 26. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: melekler, necm 26, ilahi izin, dişi isimleri, şefaat, necm suresi 26. ayet, necm suresi, allah, melek, sema
-
"Göklerde nice melekler vardır ki, Allah dilediği ve razı olduğu kulları için izin vermedikçe onların bile şefaati hiçbir fayda sağlamaz.”
Bu âyet iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, şefaat hakkına sahip nice melek vardır ki, onların bile şefaati fayda vermez, eğer şefaat edecek olsa yukarıda sözü edildiği gibi Allah’ın dilediğine ve razı olduklarına şefaat eder. İkincisi, göklerde nice melekler vardır ki, şefaatlerinin onlara faydası yoktur, onlar sadece Allah’ın şefaat edilmesini dilediği ve razı olduğu kişilere şefaat ederler. Başka bir âyette Allah meâlen şöyle buyurur: “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez”. Yani şefaatçilerde bile onlara fayda verecek bir şefaat yoktur. Ebû Bekir el-Esam şöyle dedi: Âhirette onlar ancak, dünyada iken şefaat ettikleri ve kendilerine mağfiret diledikleri kişilere şefaat ederler. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurmaktadır: "Melekler yerdekilerin bağışlanmasını diliyorlar”. Başka bir âyette de şöyle buyurur: ”Arşı yüklenenler ile onun çevresinde bulunanlar Rab’lerini hamd ile teşbih ederler, O’na İman ederler ve müminlerin bağışlanmasını dilerler: Ey Rabb’imiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın. Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! Rabb’imiz! Onları ve atalarından, eşlerinden ve nesillerinden olup da iyi yolda bulunanları kendilerine vâdettiğin adn cennetlerine kabul buyur”. Bunların tefsirini daha önce yapmıştık.
Yorumu Yorumla
-
melek (مَلَكٍ)
Arapça m-l-k veya e-l-k kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "haberci, elçi, güç ve kudret sahibi varlık" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kelimenin kökeni hakkında iki farklı yaklaşım sunar; birincisi m-l-k (mülk, güç, sahip olma) köküdür ki bu meleklerin ilahi sistemdeki güçlerini ifade eder, ikincisi ve dilciler arasında daha yaygın kabul göreni ise e-l-k (risalet, haber taşıma) köküdür. İbn Fâris, kelimenin aslının "me'lek" (haber gönderilen) olduğunu, zamanla kolaylık sağlamak için hemzenin düştüğünü ve "melek" formunu aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, e-l-k kökünden gelen "haber/mesaj" (elûke) anlamını tasdik ederek, meleklerin Allah ile peygamberleri veya evreni arasındaki iletişimi sağlayan "elçiler" olmaları hasebiyle bu isimle anıldıklarını açıklar; ayrıca onların salt ruhani varlıklar olduklarını ve maddi dünyanın sınırlamalarından münezzeh bulunduklarını etimolojik olarak vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köken haritasını çıkarırken, İbranice, Aramice ve Habeşçe (Ge'ez) dillerindeki "mal'ak" (elçi/haberci) kelimesiyle olan doğrudan ve köklü akrabalığına dikkat çeker; Kur'an'ın bu ortak Ortadoğu dini terminolojisini alarak kendi teolojik çerçevesine kusursuzca yerleştirdiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki polemik bağlamını değerlendirerek; müşriklerin putları "Allah'ın kızları" veya melekleri "şefaatçi aracılar" olarak görmelerine karşı, etimolojik olarak sadece "haberci/görevli" (melek) olan bu varlıkların bizzat kendilerinin bile Allah'ın mutlak otoritesi karşısında bağımsız bir tasarruf yetkilerinin bulunmadığının vurgulandığını belirtir.
es-semâvâti (السَّمَاوَاتِ)
Arapça s-m-v kökünden türeyen ve "semâ" kelimesinin çoğulu olan bu sözcük, etimolojik olarak "yükseklik, üstte olma, yücelik ve gökler" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın başının üstünde yer alan, onu yukarıdan kuşatan ve yüksekte bulunan her şey anlamının yattığını belirtir; yerin (arz) zıddı olarak algılanan tüm üst boyutların bu kökten isimlendirildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem fiziksel uzayı ve bulutların bulunduğu atmosferi hem de meleklerin mekanı olan görünmez metafizik boyutları kapsayacak etimolojik bir genişliğe sahip olduğunu; çoğul formunun (semâvât) evrendeki tabakalaşmayı, sınırsızlığı ve kozmik haşmeti anlattığını açıklar. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin mekânsal ve kozmolojik kurgusunda bu kelimenin kullanımını incelerken; "gökler" ifadesinin yeryüzündeki putların (Lat, Uzza, Menat) o sığ ve cansız mekânlarıyla tam bir ontolojik tezat oluşturduğunu, meleklerin o yüce ve ulaşılmaz semavi alemlerde bulunmalarına rağmen şefaat yetkilerinin kısıtlı oluşunun, yeryüzündeki taş parçalarının çaresizliğini etimolojik ve mekânsal bir sarsıntıyla yüzlere vurduğunu ifade eder.
tuğnî (تُغْنِي)
Arapça ğ-n-y kökünden türeyen bu fiil, etimolojik olarak "ihtiyacı gidermek, fayda sağlamak, müstağni kılmak, yeterli olmak ve zenginleştirmek" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde eksikliğin ve muhtaçlığın (fakr) tam zıddı olan bir tatmin, kendi kendine yetme ve başkasına ihtiyaç bırakmama durumunun bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ğınâ" kavramının bir kimsenin eksikliğini kapatıp ona fayda vermek anlamına geldiğini; bağlam içerisinde olumsuzluk edatıyla (lâ tuğnî) kullanıldığında, meleklerin yapacağı varsayılan şefaatin, Allah'ın izni olmadan insanı hiçbir azaptan kurtaramayacağını, hiçbir teolojik veya kurtuluşsal fayda (ğınâ) sağlamayacağını etimolojik olarak kesinleştirdiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki işlevini değerlendirerek; putperestlerin en büyük beklentisi olan "bizi Allah'ın azabından korurlar" şeklindeki o menfaatçi kurtuluş umudunun, "tuğnî" fiilinin etimolojik kökenindeki "fayda sağlama ve işe yarama" vasfının mutlak bir dille reddedilmesiyle kökünden çürütüldüğünü belirtir.
şefâatuhum (شَفَاعَتُهُمْ)
Arapça ş-f-a kökünden türeyen ve sonuna çoğul iyelik zamiri (hum) eklenen bu kelime, etimolojik olarak "çift yapmak, teki ikiye tamamlamak, birine eklenmek ve onun adına aracı olmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde tekliğin (vitr) zıddı olan çift yapma ve eşleştirme eyleminin yattığını; "şefaat" kavramının da itibarlı ve güçlü bir kişinin, zayıf ve tek başına kalmış (muhtaç) bir kişinin yanına gelip onunla ikili (çift) oluşturarak ona destek vermesi, onu savunması etimolojisinden doğduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin etimolojik olarak bir kimsenin statüsünü veya nüfuzunu bir başkasının eksiğini kapatmak için kullanmasını ifade ettiğini; dini terminolojide ise üstün bir varlığın daha aşağı seviyedeki bir varlık için af veya iyilik talep etmesi anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kavramın Cahiliye dönemindeki bedevi kabile kültürüne dayanan kökenlerini analiz eder; o dönemde güçlü bir kabile reisinin korumasız birine sağladığı sığınma (civâr/şefaat) hakkının, putperestler tarafından ilahi aleme yansıtılarak putlardan veya meleklerden beklenen kayıtsız şartsız bir torpil mekanizmasına dönüştürüldüğünü vurgular. Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak paganların bu "otomatik kurtuluş" ve "ortaklık" inancını yıktığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlam içerisindeki polemik değerine dikkat çekerek; Allah'ın mutlak iradesi dışında meleklerin bile kendi başlarına böyle bir "çift olma/destek çıkma" (şefaat) inisiyatifine sahip olamadıklarının vurgulanmasıyla, Kureyş'in o güvendiği putların etimolojik ve teolojik olarak tamamen etkisiz elemanlara dönüştürüldüğünü ifade eder.
ye'zene (يَأْذَنَ)
Arapça e-z-n kökünden türeyen bu fiil, etimolojik olarak "kulak vermek, işitmek, bilmek, izin vermek ve müsaade etmek" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel organı olan kulak (üzün) ile doğrudan bağlantılı olduğunu; bir şeyi işitmenin, bilmenin ve ardından o eyleme icazet/onay vermenin (izn) aynı etimolojik kaynaktan beslendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "izn" kavramının etimolojik olarak bir iradenin başka bir iradeyi serbest bırakması, ona eylem alanı açması anlamına geldiğini; ayette "Allah'ın izin vermesi" şeklinde kullanılarak, evrendeki her türlü şefaat ve kurtuluş eyleminin, mutlak otoritenin işitmesine (ilmine) ve rızasına tabi olan kısıtlı ve bağımlı bir süreç olduğunu etimolojik olarak sabitlediğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ayet bağlamındaki ontolojik boyutunu değerlendirirken; kök anlamındaki "işitme ve rıza gösterme" vurgusunun, Allah'ın evrenden kopuk bir yaratıcı olmadığını, göklerdeki meleklerin en ufak bir hareketinin bile O'nun aktif iznine (izin mekanizmasına) ve egemenliğine bağlı olduğunu göstererek paganizmin o çok başlı otorite tasavvurunu etimolojik olarak yok ettiğini belirtir.
yeşâu (يَشَاءُ)
Arapça ş-y-e kökünden türeyen bu fiil, etimolojik olarak "dilemek, istemek, var etmek, kastedip yönelmek" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeye yönelmek, onu kastetmek ve o şeyin varlık sahnesine çıkmasını irade etmek anlamının yattığını, nesnelere verilen "şey" isminin de ilahi veya beşeri meşietin (dilemenin) tecellisi olduğu için bu kökten geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meşiet" ve "şiy'et" kavramlarının salt bir temenni olmadığını, eyleme dönüşen kesin bir iradeyi ve var etme kudretini temsil ettiğini; ayette şefaatin kime yapılacağı konusundaki kararın meleklerin inisiyatifine değil, yalnızca Allah'ın mutlak ve hür iradesine (dilemesine) bırakıldığını etimolojik olarak tasdik ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin teolojik ağırlığına dikkat çekerek; müşriklerin putları Allah'a karşı bir nevi "zorlayıcı şefaatçiler" olarak görme eğilimlerinin, bu fiilin içerdiği mutlak ilahi özgürlük ve kısıtlanamaz irade (meşiet) vurgusuyla paramparça edildiğini, şefaatin bir hak değil, ancak ilahi dilemenin (yeşâu) bir lütfu olabileceğini ifade eder.
yerdâ (يَرْضَىٰ)
Arapça r-d-y kökünden türeyen bu fiil, etimolojik olarak "hoşnut olmak, razı olmak, kabul etmek, öfkeden ve hoşnutsuzluktan arınmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyi gönül rahatlığıyla benimsemek, ona karşı içinde hiçbir itiraz veya kızgınlık (sahat) taşımamak anlamının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rıza" kavramının inanç, amel ve niyet bakımından bir kimsenin veya eylemin onaylanmasını ifade ettiğini; ayette "yeşâu" (diler) fiilinden hemen sonra kullanılarak, şefaatin gerçekleşebilmesi için sadece ilahi bir müsaadenin (iznin) yetmediğini, aynı zamanda şefaat edilecek kişinin inanç ve ahlak bakımından Allah'ın mutlak hoşnutluğunu (rızasını) kazanmış olması gerektiğini etimolojik olarak şart koştuğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki nihai sınırlandırıcı işlevini değerlendirerek; putperestlerin "nasıl yaşarsak yaşayalım aracı tanrılarımız bizi kurtarır" şeklindeki ahlaksız beklentilerinin, r-d-y kökünün içerdiği ilahi onay ve ahlaki hoşnutluk şartına bağlanarak tamamen çürütüldüğünü, ahiretteki kurtuluşun mekanik bir torpille değil, ancak ilahi rızayı hak edecek tevhid temelli bir hayatla mümkün olabileceğini etimolojik ve teolojik bir kesinlikle vurguladığını belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla