Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Necm Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Necm Sûresi, 25. Ayet

    فَلِلّٰهِ الْاٰخِرَةُ وَالْاُو۫لٰى۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feli(A)llâhi-l-âḣiratu vel-ûlâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      24-25. "İnsan arzu ettiği her şeye sahip olabilir mi ki? Âhiret de Allah'ındır, dünya da."

      İnsan arzu ettiği her şeye sahip olabilir mi ki? Yani insanın arzu ettiği her şeye sahip olması mümkün değildir. Onların arzuları da muhtemelen taptıkları putların kendilerine şefaatçi olmalarıdır. Yahut erkek çocukları kendilerine kızları Allah Teâlâ'ya diye taksim etmeleri veyahut putları ilâh diye isimlendirmeleri ve onları tanrı edinmeleri veyahut da böyle yapmalarını onlara Allah’ın emrettiği ve Allah’ın kendilerinden ve yaptıklarından razı olduğunu ileri sürdükleri kuruntuları ve bunlara benzer diğer arzularıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: İnsan arzu ettiği her şeye sahip olamaz, buna ancak Cenâb-ı Hakk’ın dünyada ve âhirette kendisine vermesi sayesinde sahip olabilir. İşte bundan dolayı Allah, Âhiret de Allah’ındır, dünya da diye buyurmaktadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        lillâhi (لِلَّهِ)

        Arapça e-l-h (ilah) kökünden türeyen "Allah" lafzının başına aitlik, mülkiyet ve tahsis bildiren "li" (lam) harf-i cerrinin gelmesiyle oluşmuş bir kelimedir; etimolojik olarak "yalnızca Allah'a aittir, O'nun mutlak mülkiyetindedir" anlamına gelir. İbn Fâris, e-l-h kökünün temelinde "ibadet etmek, sığınmak, şaşkınlıkla yönelmek" anlamlarının bulunduğunu belirtir; kelimenin başındaki "li" edatının etimolojik bir aidiyet inşa ederek, her türlü yaratılmışlık vasfından münezzeh olan bu Yüce Varlığın, her şeyin yegâne ve mutlak sahibi olduğunu mühürlediğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "ilah" kavramının yalnızca gerçek mabud için kullanılabileceğini ifade eder; bağlam içerisinde "li" edatının kullanımının sıradan bir sahiplik (mülk) değil, tahsis (sadece O'na ait olma) ifade ettiğini, dolayısıyla müşriklerin putlara atfettikleri her türlü şefaat ve yetki payesini etimolojik ve teolojik olarak sıfırladığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki serüvenini incelerken, Aramice ve Süryanicedeki "Alaha" (Tanrı) kelimesiyle olan köklü etimolojik bağına dikkat çeker; Kur'an'ın bu evrensel kökü alarak onu mutlak tevhidin ve tekil otoritenin merkezine yerleştirdiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye anlambilim haritasındaki işlevini analiz eder; müşrik zihniyetin Allah'ı yaratıcı olarak kabul etse de mülkü ve otoriteyi (şefaati) putlar arasında paylaştırdığını, Kur'an'ın ise cümlenin başına "li-llahi" (sadece Allah'ındır) ifadesini yerleştirerek bu şirk hiyerarşisini tamamen yıktığını ve tüm kozmik/uhrevi yetkiyi tek bir merkeze topladığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki polemik gücünü değerlendirerek, önceki ayette geçen insanın asılsız kuruntularına (temennâ) karşı en kesin cevabın bu mülkiyet edatıyla verildiğini; insanın hevesleriyle şekillendirdiği sahte tanrıların hiçbir gücü olmadığını, çünkü mutlak otoritenin etimolojik bir tahsisle sadece ve sadece Allah'a ait kılındığını belirtir.

        el-âhıratu (الْآخِرَةُ)

        Arapça e-h-r kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "sonra gelen, geride kalan, birinci olmayan, sonuncu" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde öne geçmenin ve ilkin (tekaddüm/evvel) tam zıddı olan geriye kalma, gecikme ve "başka olma" durumunun bulunduğunu belirtir; bu kelimenin zaman veya mekan boyutunda bir şeyin bitişini, ardından gelen nihai aşamayı anlattığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "âhir" kavramının başlangıcı olan her şeyin mutlak sonunu temsil ettiğini; bağlam içerisinde bu kelimenin dünyevi yaşamın (neş'et-i ûlâ) bitiminden sonra başlayacak olan ebedi varoluş boyutunu (ahiret yurdunu) etimolojik olarak isimlendirdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin anlambilimsel dönüşümünü incelerken, İslam öncesi Arap zihninde "ahiret" (ölüm ötesi yaşam) şeklinde yapılandırılmış eskatolojik bir kavram bulunmadığını, zamanın mutlak yok edici (dehr) olarak görüldüğünü; Kur'an'ın e-h-r kökünden bu kelimeyi türeterek yepyeni, ahlaki bir hesaplaşma ve ebedi yaşam boyutu inşa ettiğini vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), surenin retorik ve yapısal estetiğinde kelimenin konumunu analiz eder; normal kronolojik sıralamada önce dünyanın (el-ûlâ), sonra ahiretin gelmesi gerekirken, burada "el-âhıratu" kelimesinin öne alınmasının (takdim edilmesinin) tesadüfi olmadığını; müşriklerin putlardan asıl şefaat bekledikleri o çetin ve ebedi yurdun mülkiyetinin de Allah'a ait olduğunu etimolojik bir sarsıntıyla ilk sıraya yerleştirdiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki işlevini değerlendirerek; ahiretin öne alınmasının, insanın ahirete yönelik sahte kurtuluş hayallerini ve şefaatçi putlara bağladığı umutları kökünden kestiğini, oradaki mutlak egemenliğin yalnızca Allah'a ait olduğunu etimolojik bir vurguyla sabitlediğini belirtir.

        el-ûlâ (الْأُولَىٰ)

        Arapça e-v-l kökünden türeyen bu kelime, "evvel" (ilk/birinci) ism-i tafdilinin müennes (dişil) formu olup etimolojik olarak "ilk olan, başlangıç, önde gelen, önceki" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin kaynağına dönmek, başlangıç noktası olmak, zaman veya mekan olarak diğerlerinden önce gelmek (tekaddüm) anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "evvel" kavramının varoluşsal bir başlangıcı ve önceliği ifade ettiğini; ayette "el-âhıratu" (sonra gelen) kelimesinin zıddı olarak kullanıldığını ve içinde bulunulan şu anki geçici dünya hayatını, yaşanan ilk varoluş sahnesini etimolojik olarak nitelediğini açıklar. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin yapısal simetrisini incelerken, "âhırat" ve "ûlâ" (son ve ilk) kelimelerinin oluşturduğu bu ikili zıtlığın (merizm), evrensel zamanın ve varoluşun tüm boyutlarını kapsayan retorik bir bütünlük sağladığını; putperestlerin parçalı ve kaotik tanrı inancına karşı, başlangıcın da sonun da (tüm ontolojik sürecin) tek bir kudretin elinde olduğu gerçeğini etimolojik bir kuşatıcılıkla inşa ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin felsefi ve teolojik kapanışını değerlendirerek; kelimenin etimolojik kökenindeki "başlangıç" vurgusunun, dünyanın yaratılışını ve buradaki maddi egemenliği temsil ettiğini, dolayısıyla sadece ölüm ötesinde değil, şu an yaşanılan ilk hayatta (dünyada) da uydurma tanrıların ve putların hiçbir müdahale veya tasarruf yetkisinin bulunmadığını kesinleştirdiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X