اِنْ هِيَ اِلَّٓا اَسْمَٓاءٌ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْاَنْفُسُۚ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدٰىۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Necm Sûresi, 23. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kız çocuk, heva, necm suresi, necm 23, erkek çocuk, necm suresi 23. ayet, haksız taksim, zan, allah, rab, hidayet, nefis
-
"Bunlar sizin ve atalarınızın putlara taktığı boş isimlerden ibarettir. Allah onlara öyle bir yetki ve güç vermemiştir. Onlar (putperestler) sadece kuruntularına ve kişisel arzularına uyuyorlar. Oysa şimdi onlara Rab'lerinden bir yol gösterici gelmiş bulunmaktadır.”
Zanlara ve Kişisel Kuruntulara Uymanın Sakıncaları
Allah onlara öyle bir yetki ve güç vermemiştir. Yani Allah, putları tanrı diye isimlendirmeniz, onlara tapmanız ve erkek çocukları kendinize, kızları Allaha nispet etmenize dair size hiçbir delil ve kanıt indirmemiştir. Bunlar ancak nefis arzusu ve zannın eseridir. Nitekim âyet de bunu ifade etmektedir: Onlar (putperestler) sadece kuruntularına uyuyorlar. Meleklerin Allah’ın kızları olduğunu söylemeleri yahut putlar için “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir demeleri veyahut putları tanrı diye isimlendirmeleri ve atalarının hak üzere olduklarını zannetmeleri, sadece kendi kişisel kuruntularından ibarettir. Onlar, mensup oldukları dinin hak din olduğuna Cenâb-ı Hakkın istediklerini yapmakta kendilerini serbest bırakmasını ve helak etmemesini delil gösterdiler. Eğer bâtıl yolda olsalardı, bu halde serbest bırakılmamaları gerektiğini söylediler. Yine buna dayanarak Allah’ın kendilerinden razı olduğunu ve böyle yapmalarını onlara Allah’ın emrettiğini ileri sürdüler. Nitekim Allah bir âyette şöyle buyurur: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler”. Bu, onların Allah Teâlâ hakkındaki kuruntularından başka bir şey değildir.
Kişisel arzularına uyuyorlar. Yani onlar, kendi arzularına uyuyorlar. Nefis ancak önünde bulunan faydalı ve zararlı nesneleri ve fiilleri tanır, göremediğini, gaipte olanı ise bilemez; bunu bilmek ancak tefekkür ve düşünmekle mümkün olur. Nefis onu bilemez, çünkü düşünmekten ve tefekkür etmekten hoşlanmaz, zorlukları ve kendisine ağır gelecek işlere girmeyi sevmez. En doğrusunu Allah bilir. Oysa şimdi onlara Rab’lerinden bir yol gösterici gelmiş bulunmaktadır. Yani Rab’lerinden onlara, eğer düşünüp tefekkür etselerdi mutlaka doğru yolu bulacaklarını ve eğer hakka ve doğru yola uyarlarsa mutlaka Allah’ı tanıyacaklarını söyleyen bir rehber gelmiştir.
Yorumu Yorumla
-
esmâun (أَسْمَاءٌ)
Arapça s-m-v kökünden türeyen bu kelime, "isim" sözcüğünün çoğuludur ve etimolojik olarak "yükseklik, yücelik, bir varlığı diğerlerinden ayırmaya yarayan alamet" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde yükseklik ve yücelik bulunduğunu; bir şeye isim vermenin, onu diğerlerinden ayırıp belirginleştirmek, bir nevi onu yükseltip ona bir işaret (alamet) koymak eylemine dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sümivv" kökünden türeyen bu kelimenin, bir varlığı tanımak ve kavramak için kullanılan zihinsel ve işitsel bir işaret olduğunu; ayetteki bağlamında ise putlara verilen adların gerçekte nesnel bir karşılığı (müsemması) bulunmayan, altı boş, sadece insanların dillerinde dolaşan kuru etiketlerden ibaret olduğunu etimolojik olarak vurguladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemi anlambilimsel haritasında isimlendirme eyleminin bizzat nesneye ontolojik bir güç ve gerçeklik kazandırdığına inanıldığını; Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak, müşriklerin putlara taktıkları (Lat, Uzza, Menat gibi) şatafatlı isimlerin ilahi bir gerçekliğe dayanmadığını, tamamen bencilce üretilmiş insani kurgular olduğunu ifşa ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki kullanımını değerlendirerek; müşriklerin inanç sisteminin hiçbir ilahi dayanağı olmayan itibari "isimler" etrafında örüldüğünü, bu kelimenin putperestliğin felsefi temelindeki sahteliği ve ontolojik hiçliği etimolojik bir kesinlikle ortaya koyduğunu ifade eder.
sultânin (سُلْطَانٍ)
Arapça s-l-t kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "kahretmek, galip gelmek, keskinlik, otorite ve reddedilemez kesin delil" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeye musallat olmak, üstünlük kurmak ve nüfuz etmek anlamının yattığını; aklı ve muhatabı ikna edip susturan, ona galip gelen güçlü kanıtlara da etimolojik olarak bu keskin gücünden dolayı "sultan" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sultan" kavramının hem fiziksel/siyasi otoriteyi hem de zihinsel/akli hücceti (delili) kapsadığını ifade ederek; ayette putların uluhiyetine dair Allah tarafından indirilmiş, insan aklını bağlayıcı hiçbir rasyonel veya vahyî kanıt (otoriter belge) bulunmadığını etimolojik olarak kesinleştirdiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köken haritasını incelerken, Aramice ve Süryanicedeki "şultana" (iktidar/yetki) kelimesiyle doğrudan akraba olduğuna dikkat çeker; Kur'an'da genellikle ilahi bir tasdik, kesin bir yetki belgesi veya göksel bir referans manasında kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "sultan" kavramının bağlam içerisindeki epistemolojik değerini analiz ederek; inanç gibi mutlak hakikat gerektiren bir alanda iddianın ancak ilahi bir otorite (sultan) ile meşruluk kazanabileceğini, pagan inançlarının ise böyle bir etimolojik ve teolojik dayanaktan tamamen yoksun olduğunu vurgular.
ez-zanne (الظَّنَّ)
Arapça z-n-n kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "sanı, kesin olmayan bilgi, şüphe, tahmin ve kuruntu" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde kesinlik (yakîn) bulunmayan, iki ihtimalden birine daha çok meyletmekle birlikte şüphe payını da barındıran sarsak bir zihinsel durumun yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zan kavramının belirli emarelere dayanarak ulaşılan kanaat olduğunu; emareler güçlüyse bilgiye (ilim) yaklaşabileceğini, ancak zayıfsa tamamen kuruntuya (vehm) dönüşeceğini açıklar; ayette müşriklerin inanç sisteminin hiçbir kesin ilme ve vahye dayanmadığını, sadece asılsız tahminlerden ve zanlardan ibaret olduğunu etimolojik olarak mühürlediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi teorisinde (epistemolojisinde) "zan" kavramının, mutlak hakikati temsil eden "ilim/vahiy" kavramının tam karşısındaki zıddı kutupta konumlandığını; müşrik zihniyetin hakikatin peşine düşmek yerine, kendi önyargılarına uyan sığ ve temelsiz sanılara (zan) körü körüne bağlandığını etimolojik bir temelle deşifre ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki polemik işlevine dikkat çekerek; kurtuluş ve hakikat iddiası taşıyan bir inancın, zihinsel bir sefalet olan zan ve tahmine dayandırılamayacağını, bu ifadenin müşrik dogmalarının entelektüel zayıflığını yüzlerine vurduğunu belirtir.
tehvâ (تَهْوَىٰ)
Arapça h-v-y kökünden türeyen bu fiil, etimolojik olarak "yukarıdan aşağıya düşmek, şiddetle meyletmek, uçuruma yuvarlanmak ve akılsızca arzu etmek" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün içerdiği boşluk ve düşüş anlamlarının, insanın içsel arzularına uyarlanarak "heva" (nefsin hevesi) kavramını doğurduğunu; kişinin mantık süzgecinden geçmeyen tutkularına esir olmasının onu manevi bir çöküşe (heviyye) ittiği için bu etimolojik kökten isimlendirildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin nefsin şehvete ve sübjektif, asılsız arzulara eğilimi anlamına geldiğini; ayette "zan" kelimesiyle peş peşe kullanılarak, müşriklerin sahte tanrı inancının akli bir delile (sultan) değil, tamamen bencilce üretilmiş psiko-sosyal tutkulara ve nefsi arzulara (heva) dayandığını etimolojik olarak açıkladığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), surenin yapısal estetiğini incelerken h-v-y kökünün kullanımındaki muazzam tezat sanatına dikkat çeker; surenin ilk ayetinde "yıldızın inmesi" (hevâ) şeklinde ilahi bir görkemi temsil eden bu kökün, burada müşriklerin "bencil ve alçaltıcı tutkuları" (tehvâ) formunda tekrar kullanıldığını; ilahi vahyin süzülüşü karşısında beşeri arzuların o sefil düşüşünün etimolojik bir zarafetle resmedildiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin ontolojik boyutunu değerlendirirken, hakikatin kaynağı ilahi ve mutlak (vahiy) iken, putperestliğin yegane kaynağının insanın kendi içsel zaafları ve süfli arzuları (heva) olduğunu etimolojik bir kökenle ifşa ettiğini vurgular.
el-hudâ (الْهُدَىٰ)
Arapça h-d-y kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "yol göstermek, rehberlik etmek, doğru rotayı aydınlatmak ve lütufla kılavuzluk yapmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde öne geçip yol göstermek ve karanlıkta gidilecek istikameti belirlemek anlamının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının, kişiyi hedefine ve kurtuluşa ulaştıracak yola nezaket, lütuf ve şefkatle kılavuzluk etme eylemini anlattığını; ayette müşriklerin asılsız zanlarına ve nefsi hevalarına karşı, Rablerinden gelen mutlak, aydınlatıcı ve kesin kurtuluş rehberini (vahyi) temsil ettiğini etimolojik olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye dönemindeki dünyevi kökenlerine değinerek; çölde yolunu kaybedenlere kılavuzluk eden fiziksel bir rehber veya işaret (hâdi) anlamından alınan bu kelimenin, Kur'an tarafından insanın tüm ontolojik rotasını belirleyen, sapkınlıktan (dalalet) kurtaran en yüksek ilahi kılavuzluk sistemine dönüştürüldüğünü vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kapanış noktasında yer alan bu kelimenin işlevini değerlendirerek; kendi ürettikleri boş isimlerin ve kuru tahminlerin peşinde kaybolan müşriklere karşı, kaynağı yüce (Rabb), delili kesin ve yönü mutlak doğru olan vahyin (hüdâ), tek gerçek epistemolojik aydınlanma ve yol gösterici olarak sunulduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla