Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Necm Sûresi, 22. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Necm Sûresi, 22. Ayet

    تِلْكَ اِذاً قِسْمَةٌ ض۪يزٰى​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Tilke iżen kismetun dîzâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      19-20. "Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lât'ı, Uzzâ'yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı?”​

      21. "Erkek çocuklar size de kız çocuklar O'na öyle mi?”

      22. "Ama o takdirde bu insafsızca bir taksim!”

      Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lât’ı, Uzzâ’yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı? Buradaki âyetlerin tefsiri farklı konularla ilgilidir. Yoksa Üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı? cümlesindeki ve Erkek çocuklar size de kız çocuklar O’na öyle mi? meâlindeki âyette bulunan soruların cevabı burada yoktur. İlk yorum olarak şöyle denebilir: Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Sizin tapmış olduğunuz Lât, Uzzâ ve Menât adlı putlar, kız çocuklarını Allah’a ayırdığını, erkek çocukları size bıraktığını ve meleklerin de Allahın kızları olduğunu mu haber verdiler? Bunları size onlar mı söyledi, bu bilgiyi onlardan mı aldınız? Öyle değilse, siz peygamberlere ve kitaplara inanmadığınız halde bu bilgiyi kimden aldınız? Bu bilgiyi putlardan almadıklarını o insanların bizzat kendileri de biliyorlardı. İşte burada Allah onlara beyinsizce davrandıklarını hatırlatmaktadır.

      İkincisi, Allah Teâlâ Gördünüz değil mi Lât’ı, Uzzâ’yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı? meâlindeki âyette şunu söylemektedir: Allah’ı bırakıp taptığınız, kız çocuklarını Allah’a, erkekleri de kendinize nispet ettiğiniz ve ilâh adını verdiğiniz putları görüyorsunuz değil mi? Sonra Allah bu sorunun cevabını vermemekte, onların putlarla ilgili durumlarını, onları bu davranışa kimin sevkettiğini ve bu bilgiyi kimden aldıklarını söylememektedir. Fakat hemen arkasından şunu söylemektedir: “Bunlar sizin ve atalarınızın putlara taktığı boş isimlerden ibarettir. Allah onlara öyle bir yetki ve güç vermemiştir”. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Sizin onlara tanrı adını vermeniz ve erkek çocukları kendinize, kızları Allah’a nispet etmeniz, hiçbir delile dayanmamaktadır. Bu konuda elinizde hiçbir kanıt yoktur. Bunlar, delil ve kanıt olmadan sizin ve atalarınızın uydurduğu boş isimlerden ibarettir. Bunlar sadece nefis arzusu ve zanna dayanan kuruntulardır.

      Üçüncüsü, Gördünüz değil mi Lât’ı, Uzzâ’yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı? Allah’ın size vermiş olduğu nimetlere karşı Allah’tan başkasına şükretmenizi size bunlar mı söyledi? Cenâb-ı Hakkın “Allah dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder” meâlindeki âyette Allahın lütfü olduğunu haber verdiği kız çocuklarını kabul etmemenizi, Allahın lütfunu reddetmenizi, kızları canlı canlı toprağa gömerek çiğnemenizi, size nimetler ihsan edenden başkasına kulluk yapmanızı ve erkek çocuklarını kendinize, kızları Allaha diye taksim etmenizi onlar mı söyledi? Sonra Allah bunun yanlış olduğunu şöyle ifade buyurmaktadır: Ama o takdirde bu insafsızca bir taksim! Yani haksız ve zâlimce bir taksim! Yani sizin, verilen nimetlere şükretme görevini nimetleri verenden başkasına tevcih etmeniz, lâyık olmayana ibadet etmeniz ve Allah’ın lütfunu reddetmeniz çok zâlimce bir tutumdur. İşte bu âyetler bu şekilde yorumlanabilir. Başka türlü âyetlerin zâhirî mânaları, yorumları ve sorunun cevapları bilinemez.

      Sonra Mücahid ve diğerleri Lat kelimesindeki “ta” (ت) harfini şeddeli okudular. Onun, tanrılarına hizmet eden, tanrılar için un ve zeytinyağı ile sevîk aşı hazırlayan ve bunu onlara yediren bir erkek ismi olduğunu söylediler. İbnu’l-Cevzâ, İbn Abbâs’tan (r.a.) şunu rivayet eder: O, hacca gelenler için sevîk aşı hazırlayan bir adamdı. Ta harfini şeddesiz okuyanlar da onun Uzzâ ve Menât gibi putun kendi ismi olduğunu söylediler. Neticede bunlar, insanların taptıkları putlardı. Bu âyetin tefsirinde Katâde şöyle dedi: Lât Tâif’te, Uzzâ Batn-ı Nahle’de, Menât da Kudeyd'de idi.

      İbn Kuteybe, Bu insafsızca bir taksim cümlesindeki “dîzâ” (ضِيزَى) kelimesinin aslının duyzâ olduğunu, bunun “fu'lâ” (فُعْلَى) vezninden geldiğini, ortadaki ya (ي) harfinden dolayı dal harfinin harekesinin kesreye dönüştüğünü, sıfatlarda ise fi‘lâ diye bir veznin olmadığını söyledi. Ebû Avsece şöyle dedi: “Dîzâ” kelimesi, insafsız anlamına gelir. “Dayz” fiili aslında zulmetmek demektir. Ebu Ubeyde de nakıs, kusurlu diye mâna verdi.

      Ğarânîk Olayı

      Bazıları şöyle dediler: Hz. Peygamber, Gördünüz değil mi Lât’ı, Uzzayı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı? meâlindeki âyeti okuyunca, şeytan Peygamber'imizin diline şu sözleri de koydu: “Bunlar (bu üç put) ulu kuğulardır ve şüphesiz şefaatleri umulan varlıklardır. Böyleleri unutulmaz”. Bazıları burada ulu kuğular diye tercüme ettiğimiz ‘'el-ğarânîku’l-ulâ” (الغرانيق العلى) lafzından maksadın melekler olduğunu söyler, bazıları da “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” meâlindeki âyette ifade edildiği üzere insanların şefaat edecekleri ümidiyle taptıkları putlardır der.

      Ancak Hz. Peygamber’in böyle bir sözü söylemesi yahut şeytanın onun diline böyle bir sözü koymuş olma ihtimali yoktur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Eğer peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık”. Şayet şeytanın, Hz. Peygamber'in diline bazı sözleri koyması mümkün olsaydı, onun Allah’a iftira etmesi düşünülebilirdi, ama böyle bir olay, imkân ve ihtimal dâhilinde değildir. Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Hayır, Rabb’ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar”. Eğer bu caiz olsaydı Allah’ın onun diline yalanı söyletmesi de caiz olurdu, dolayısıyla onun verdiği hükümden rahatsızlık duyanın da kâfir olmaması gerekirdi. Bütün bunlar, bazılarının ileri sürdüğü o iddianın aslı olmadığını gösterir. Eğer bu rivayet sabitse, Hz. Peygamber’in dili o sözleri söylemiş yahut diline o sözleri gerçekten koymuş ise şöyle tefsir edilir: Bu üçü ulu kuğulardır ve şüphesiz şefaatleri umulan varlıklardır cümlesi, müşriklerin kendi kanaatlerini ve inançlarını ifade eder, onlara göre böyledirler demektir. Nitekim Hz. Mûsa'nın da yahudilerin tanrı diye taptıkları buzağı hakkında şöyle dediği âyette belirtilmektedir: “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak!”. Yani senin nazarında tanrı olan şuna bir bak! Yoksa Hz. Mûsa'nın buzağıya tanrı demesi ihtimali asla yoktur. Allah Teâlâ başka bir âyette de; “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı” buyurmaktadır. Yani Hz. İbrâhim, müşrikler tarafından tanrı kabul edilen nesnelerin yanına vardı. Bir başka âyette de şöyle buyurur: “Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede?”. Burada da Allah onlar için benim ortaklarım demektedir. Biz bütün bunları Hac sûresinde, “Senden önce hiçbir resûl ve nebi göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda şeytan ille de onun arzularına bir şeyler katmaya kalkışmasın. Fakat Allah şeytanın katmaya çalıştığını iptal eder” meâlindeki âyetin tefsirinde zikrettik. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kısmetun (قِسْمَةٌ)

        Arapça k-s-m kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "bir bütünü parçalara ayırmak, paylaştırmak, bölüştürmek ve hisselere ayırmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyi adaletle veya rastgele kısımlara ayırma, her bir hak sahibine veya ortağa payını (nasip) verme eyleminin yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kısmet" kavramının etimolojik olarak nesnelerin, mülkün veya kavramsal değerlerin paydaşlar arasında dağıtılmasını ifade ettiğini; ayetteki bağlamında ise müşriklerin Tanrı ile kendileri arasında yaptıkları o akıl almaz cinsiyet taksimini, yani erkek çocukları kendilerine, kız çocukları ise Allah'a tahsis etme eylemini anlattığını açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesi dönemdeki anlambilimsel kullanımını incelerken, bu kökün genellikle kabileler arası ganimet dağıtımı veya putların önünde çekilen fal oklarıyla (ezlâm) kaderin/payın belirlenmesi gibi pratiklerde kullanıldığını; Kur'an'ın bu kelimeyi alarak müşriklerin teolojik alanda yaptıkları bu keyfi ve bencil dağıtımı ironik bir dille deşifre ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki işlevini değerlendirerek, "kısmet" sözcüğünün burada müşrik zihniyetinin kendi uydurduğu sahte inanç sistemindeki mantıksal çelişkiyi ve adaletsiz paylaşım mantığını etimolojik olarak tamamen gözler önüne serdiğini belirtir.

        dîzâ (ضِيزَىٰ)

        Arapça d-y-z veya d-v-z kökünden türeyen bu nadir kelime, etimolojik olarak "haksızlık etmek, zulmetmek, ölçüde ve tartıda eksik bırakmak, adaletsiz ve çarpık olmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir kimsenin hakkını noksan vermek, onu mağdur etmek ve doğrudan sapmak (cevr) olduğunu belirtir; "dîzâ" kelimesinin etimolojik olarak paylaştırmada yapılan en kaba, en adaletsiz ve en orantısız haksızlığı ifade etmek üzere kullanıldığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kökenindeki bu "hakkı yeme ve eksiltme" vurgusuna dikkat çekerek, bu sıfatın "kısmet" (paylaşım) kelimesini nitelediğini ve müşriklerin Tanrı'ya kızları, kendilerine ise erkekleri layık görmelerinin sadece teolojik bir hata değil, aynı zamanda etimolojik olarak "insafsızca ve ahlaksızca yapılmış eğri büğrü bir taksimat" olduğunu açıklar. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin Arap dilindeki kullanım nadirliğine değinerek, bazı lehçelerde haksız ve çarpık bölüşümü ifade eden bu spesifik kelimenin, müşriklerin inançlarındaki mantık dışılığı vurucu bir şekilde nitelemek için özel olarak seçildiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), surenin edebi ve müzikal ritmini (fâsıla uyumunu) analiz ederken, "dîzâ" kelimesinin hem fonetik hem de etimolojik yapısındaki o sarsıcı, nadir ve kulağa tuhaf gelen tınısının, müşriklerin yaptıkları adaletsiz paylaşımın iğrençliğiyle ve mantıksızlığıyla kusursuz bir estetik ve işitsel uyum sağladığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu sıfatın bağlam içerisindeki ironik ve polemik gücünü değerlendirerek; putperestlerin, bizzat kendilerine yapıldığında asla kabul etmeyecekleri kadar aşağılayıcı ve haksız bir taksimatı Yüce Yaratıcı'ya reva görmelerindeki küstahlığın, bu kelimenin etimolojik kökenindeki "çarpıklık ve insafsızlık" anlamıyla eşsiz bir biçimde yüzlerine vurulduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X