اَلَـكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْاُنْثٰى
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Necm Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zan, kız çocuk, necm suresi 21. ayet, necm suresi, heva, necm 21, erkek çocuk, haksız taksim
-
19-20. "Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lât'ı, Uzzâ'yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı?”
21. "Erkek çocuklar size de kız çocuklar O'na öyle mi?”
22. "Ama o takdirde bu insafsızca bir taksim!”
Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lât’ı, Uzzâ’yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı? Buradaki âyetlerin tefsiri farklı konularla ilgilidir. Yoksa Üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı? cümlesindeki ve Erkek çocuklar size de kız çocuklar O’na öyle mi? meâlindeki âyette bulunan soruların cevabı burada yoktur. İlk yorum olarak şöyle denebilir: Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Sizin tapmış olduğunuz Lât, Uzzâ ve Menât adlı putlar, kız çocuklarını Allah’a ayırdığını, erkek çocukları size bıraktığını ve meleklerin de Allahın kızları olduğunu mu haber verdiler? Bunları size onlar mı söyledi, bu bilgiyi onlardan mı aldınız? Öyle değilse, siz peygamberlere ve kitaplara inanmadığınız halde bu bilgiyi kimden aldınız? Bu bilgiyi putlardan almadıklarını o insanların bizzat kendileri de biliyorlardı. İşte burada Allah onlara beyinsizce davrandıklarını hatırlatmaktadır.
İkincisi, Allah Teâlâ Gördünüz değil mi Lât’ı, Uzzâ’yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı? meâlindeki âyette şunu söylemektedir: Allah’ı bırakıp taptığınız, kız çocuklarını Allah’a, erkekleri de kendinize nispet ettiğiniz ve ilâh adını verdiğiniz putları görüyorsunuz değil mi? Sonra Allah bu sorunun cevabını vermemekte, onların putlarla ilgili durumlarını, onları bu davranışa kimin sevkettiğini ve bu bilgiyi kimden aldıklarını söylememektedir. Fakat hemen arkasından şunu söylemektedir: “Bunlar sizin ve atalarınızın putlara taktığı boş isimlerden ibarettir. Allah onlara öyle bir yetki ve güç vermemiştir”. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Sizin onlara tanrı adını vermeniz ve erkek çocukları kendinize, kızları Allah’a nispet etmeniz, hiçbir delile dayanmamaktadır. Bu konuda elinizde hiçbir kanıt yoktur. Bunlar, delil ve kanıt olmadan sizin ve atalarınızın uydurduğu boş isimlerden ibarettir. Bunlar sadece nefis arzusu ve zanna dayanan kuruntulardır.
Üçüncüsü, Gördünüz değil mi Lât’ı, Uzzâ’yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı? Allah’ın size vermiş olduğu nimetlere karşı Allah’tan başkasına şükretmenizi size bunlar mı söyledi? Cenâb-ı Hakkın “Allah dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder” meâlindeki âyette Allahın lütfü olduğunu haber verdiği kız çocuklarını kabul etmemenizi, Allahın lütfunu reddetmenizi, kızları canlı canlı toprağa gömerek çiğnemenizi, size nimetler ihsan edenden başkasına kulluk yapmanızı ve erkek çocuklarını kendinize, kızları Allaha diye taksim etmenizi onlar mı söyledi? Sonra Allah bunun yanlış olduğunu şöyle ifade buyurmaktadır: Ama o takdirde bu insafsızca bir taksim! Yani haksız ve zâlimce bir taksim! Yani sizin, verilen nimetlere şükretme görevini nimetleri verenden başkasına tevcih etmeniz, lâyık olmayana ibadet etmeniz ve Allah’ın lütfunu reddetmeniz çok zâlimce bir tutumdur. İşte bu âyetler bu şekilde yorumlanabilir. Başka türlü âyetlerin zâhirî mânaları, yorumları ve sorunun cevapları bilinemez.
Sonra Mücahid ve diğerleri Lat kelimesindeki “ta” (ت) harfini şeddeli okudular. Onun, tanrılarına hizmet eden, tanrılar için un ve zeytinyağı ile sevîk aşı hazırlayan ve bunu onlara yediren bir erkek ismi olduğunu söylediler. İbnu’l-Cevzâ, İbn Abbâs’tan (r.a.) şunu rivayet eder: O, hacca gelenler için sevîk aşı hazırlayan bir adamdı. Ta harfini şeddesiz okuyanlar da onun Uzzâ ve Menât gibi putun kendi ismi olduğunu söylediler. Neticede bunlar, insanların taptıkları putlardı. Bu âyetin tefsirinde Katâde şöyle dedi: Lât Tâif’te, Uzzâ Batn-ı Nahle’de, Menât da Kudeyd'de idi.
İbn Kuteybe, Bu insafsızca bir taksim cümlesindeki “dîzâ” (ضِيزَى) kelimesinin aslının duyzâ olduğunu, bunun “fu'lâ” (فُعْلَى) vezninden geldiğini, ortadaki ya (ي) harfinden dolayı dal harfinin harekesinin kesreye dönüştüğünü, sıfatlarda ise fi‘lâ diye bir veznin olmadığını söyledi. Ebû Avsece şöyle dedi: “Dîzâ” kelimesi, insafsız anlamına gelir. “Dayz” fiili aslında zulmetmek demektir. Ebu Ubeyde de nakıs, kusurlu diye mâna verdi.
Ğarânîk Olayı
Bazıları şöyle dediler: Hz. Peygamber, Gördünüz değil mi Lât’ı, Uzzayı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı? meâlindeki âyeti okuyunca, şeytan Peygamber'imizin diline şu sözleri de koydu: “Bunlar (bu üç put) ulu kuğulardır ve şüphesiz şefaatleri umulan varlıklardır. Böyleleri unutulmaz”. Bazıları burada ulu kuğular diye tercüme ettiğimiz ‘'el-ğarânîku’l-ulâ” (الغرانيق العلى) lafzından maksadın melekler olduğunu söyler, bazıları da “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” meâlindeki âyette ifade edildiği üzere insanların şefaat edecekleri ümidiyle taptıkları putlardır der.
Ancak Hz. Peygamber’in böyle bir sözü söylemesi yahut şeytanın onun diline böyle bir sözü koymuş olma ihtimali yoktur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Eğer peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık”. Şayet şeytanın, Hz. Peygamber'in diline bazı sözleri koyması mümkün olsaydı, onun Allah’a iftira etmesi düşünülebilirdi, ama böyle bir olay, imkân ve ihtimal dâhilinde değildir. Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Hayır, Rabb’ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar”. Eğer bu caiz olsaydı Allah’ın onun diline yalanı söyletmesi de caiz olurdu, dolayısıyla onun verdiği hükümden rahatsızlık duyanın da kâfir olmaması gerekirdi. Bütün bunlar, bazılarının ileri sürdüğü o iddianın aslı olmadığını gösterir. Eğer bu rivayet sabitse, Hz. Peygamber’in dili o sözleri söylemiş yahut diline o sözleri gerçekten koymuş ise şöyle tefsir edilir: Bu üçü ulu kuğulardır ve şüphesiz şefaatleri umulan varlıklardır cümlesi, müşriklerin kendi kanaatlerini ve inançlarını ifade eder, onlara göre böyledirler demektir. Nitekim Hz. Mûsa'nın da yahudilerin tanrı diye taptıkları buzağı hakkında şöyle dediği âyette belirtilmektedir: “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak!”. Yani senin nazarında tanrı olan şuna bir bak! Yoksa Hz. Mûsa'nın buzağıya tanrı demesi ihtimali asla yoktur. Allah Teâlâ başka bir âyette de; “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı” buyurmaktadır. Yani Hz. İbrâhim, müşrikler tarafından tanrı kabul edilen nesnelerin yanına vardı. Bir başka âyette de şöyle buyurur: “Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede?”. Burada da Allah onlar için benim ortaklarım demektedir. Biz bütün bunları Hac sûresinde, “Senden önce hiçbir resûl ve nebi göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda şeytan ille de onun arzularına bir şeyler katmaya kalkışmasın. Fakat Allah şeytanın katmaya çalıştığını iptal eder” meâlindeki âyetin tefsirinde zikrettik. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
ez-zekeru (الذَّكَرُ)
Arapça z-k-r kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "erkek, eril cins, sertlik, keskinlik, şan ve anılma" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün iki temel anlamsal ekseni bulunduğunu; birinin "unutmanın zıddı olan hatırlama ve anma" (zikr), diğerinin ise "dişinin zıddı olan erkek cinsiyeti" (zeker) olduğunu belirtir; erkeğe bu ismin verilmesinin etimolojik nedeninin, onun bedensel sertliği, keskinliği ve toplum içinde adından söz ettirmesi (şan/şeref sahibi olması) olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kökenindeki bu "şöhret ve güç" vurgusunu teyit ederek, "zeker" kelimesinin özel olarak eril üreme organı ve genel olarak erkek cinsiyeti için kullanıldığını; ayetteki bağlamında ise Arapların kendileri için gurur kaynağı saydıkları ve nesplerini sürdüreceklerine inandıkları "erkek çocuk" manasına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye dönemi anlambilimsel haritasındaki yerini incelerken, Arap toplumunun savaşçı ve ataerkil yapısı gereği "zeker" kavramının en yüksek sosyal prestiji ve gücü temsil ettiğini; Kur'an'ın bu etimolojik ve kültürel bagajı kullanarak, müşriklerin inançlarındaki mantıksızlığı kendi değer yargıları üzerinden vurmak üzere retorik bir silah olarak kullandığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki polemik işlevini değerlendirerek, "erkek" (zeker) kavramının müşrik zihniyetteki bencilliği ve teolojik çelişkiyi ifşa ettiğini; kendi nefisleri için en kıymetli, güçlü ve itibarlı gördükleri varlığı kendilerine ayırmalarındaki kibri etimolojik olarak resmettiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi polemik ayetlerinin retorik kurgusunu analiz ederken, "ez-zekeru" kelimesinin cümlenin başına yerleştirilmesinin yarattığı sarsıcı ironiye dikkat çeker; bu kullanımın, Kureyş'in paganca panteon inancını salt ilahi delillerle değil, bizzat onların kendi bencil ve cinsiyetçi etimolojik algılarıyla çürütmeye yönelik eşsiz bir estetik manevra olduğunu ifade eder.
el-unsâ (الْأُنثَىٰ)
Arapça e-n-s kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "dişi, dişil cins, yumuşaklık, zayıflık ve boyun eğme" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde sertliğin ve katılığın tam zıddı olan bir yumuşaklık, esneklik ve zayıflık durumunun yattığını belirtir; etimolojik olarak kadına veya dişi cinse bu ismin verilmesinin ardında bedensel yapısındaki bu yumuşaklığın (lîn) bulunduğunu, nitekim yumuşak ve kolay işlenen demire de aynı kökten gelen "enîs" adının verildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "ünsâ" kelimesinin etimolojik olarak erkeğin (zeker) karşıtını ve doğasındaki nahifliği ifade ettiğini; ayetteki kullanımının, müşrik Arapların doğumundan utanç duydukları, zayıf ve yük olarak gördükleri "kız çocuklarını" temsil ettiğini ve melekleri Allah'ın kızları sayma inançlarındaki absürtlükleri ortaya koymak için seçildiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesi dönemdeki sosyo-kültürel değerini analiz ederek, "ünsâ" kavramının Cahiliye zihninde utanç, ekonomik külfet ve zayıflık sembolü olduğunu; Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak, müşriklerin bizzat kendi dillerinde ve zihinlerinde en aşağılık/zayıf (ünsâ) saydıkları kategoriyi Yüce Yaratıcı'ya isnat etmelerindeki o devasa teolojik küstahlığı ve mantıksal çöküşü etimolojik olarak ifşa ettiğini vurgular. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın polemik üslubunda bu kelimenin yerini incelerken, el-Lat, el-Uzza ve Menat gibi putlara verilen dişil (ünsâ) isimlerin ve meleklere atfedilen kızlık statüsünün, Kureyş'in kendi ataerkil mantığıyla nasıl çatıştığını göstermek amacıyla bu kelimenin doğrudan bir teolojik eleştiri nesnesi olarak kurgulandığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), surenin edebi ve müzikal ritmi bağlamında kelimeyi değerlendirirken, e-n-s kökünün barındırdığı o fısıltılı ve zayıf ses uyumunun cümlenin sonuna (fâsıla) yerleşerek "ünsâ" formunda yankılanmasının; hem müşriklerin kız çocuklarına bakışındaki küçümsemeyi işitsel olarak taklit ettiğini hem de o sahte tanrıçaların ontolojik zayıflığını estetik bir ironiyle mühürlediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "ez-zekeru" ve "el-unsâ" kelimelerinin oluşturduğu zıtlığa (tıbak sanatına) dikkat çekerek; putperestlerin en değersiz ve zayıf buldukları "dişiyi" Allah'a layık görüp, en güçlü saydıkları "erkeği" kendilerine tahsis etmelerindeki adaletsizliğin ve akıl tutulmasının, bu kelimenin etimolojik kökenindeki "zayıflık" vurgusuyla yüzlerine vurulduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla