Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Necm Sûresi, 19. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Necm Sûresi, 19. Ayet

    اَفَرَاَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزّٰىۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Eferaeytumu-llâte vel’uzzâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      19-20. "Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lât'ı, Uzzâ'yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı?”​

      21. "Erkek çocuklar size de kız çocuklar O'na öyle mi?”

      22. "Ama o takdirde bu insafsızca bir taksim!”

      Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lât’ı, Uzzâ’yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı? Buradaki âyetlerin tefsiri farklı konularla ilgilidir. Yoksa Üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı? cümlesindeki ve Erkek çocuklar size de kız çocuklar O’na öyle mi? meâlindeki âyette bulunan soruların cevabı burada yoktur. İlk yorum olarak şöyle denebilir: Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Sizin tapmış olduğunuz Lât, Uzzâ ve Menât adlı putlar, kız çocuklarını Allah’a ayırdığını, erkek çocukları size bıraktığını ve meleklerin de Allahın kızları olduğunu mu haber verdiler? Bunları size onlar mı söyledi, bu bilgiyi onlardan mı aldınız? Öyle değilse, siz peygamberlere ve kitaplara inanmadığınız halde bu bilgiyi kimden aldınız? Bu bilgiyi putlardan almadıklarını o insanların bizzat kendileri de biliyorlardı. İşte burada Allah onlara beyinsizce davrandıklarını hatırlatmaktadır.

      İkincisi, Allah Teâlâ Gördünüz değil mi Lât’ı, Uzzâ’yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı? meâlindeki âyette şunu söylemektedir: Allah’ı bırakıp taptığınız, kız çocuklarını Allah’a, erkekleri de kendinize nispet ettiğiniz ve ilâh adını verdiğiniz putları görüyorsunuz değil mi? Sonra Allah bu sorunun cevabını vermemekte, onların putlarla ilgili durumlarını, onları bu davranışa kimin sevkettiğini ve bu bilgiyi kimden aldıklarını söylememektedir. Fakat hemen arkasından şunu söylemektedir: “Bunlar sizin ve atalarınızın putlara taktığı boş isimlerden ibarettir. Allah onlara öyle bir yetki ve güç vermemiştir”. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Sizin onlara tanrı adını vermeniz ve erkek çocukları kendinize, kızları Allah’a nispet etmeniz, hiçbir delile dayanmamaktadır. Bu konuda elinizde hiçbir kanıt yoktur. Bunlar, delil ve kanıt olmadan sizin ve atalarınızın uydurduğu boş isimlerden ibarettir. Bunlar sadece nefis arzusu ve zanna dayanan kuruntulardır.

      Üçüncüsü, Gördünüz değil mi Lât’ı, Uzzâ’yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı? Allah’ın size vermiş olduğu nimetlere karşı Allah’tan başkasına şükretmenizi size bunlar mı söyledi? Cenâb-ı Hakkın “Allah dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder” meâlindeki âyette Allahın lütfü olduğunu haber verdiği kız çocuklarını kabul etmemenizi, Allahın lütfunu reddetmenizi, kızları canlı canlı toprağa gömerek çiğnemenizi, size nimetler ihsan edenden başkasına kulluk yapmanızı ve erkek çocuklarını kendinize, kızları Allaha diye taksim etmenizi onlar mı söyledi? Sonra Allah bunun yanlış olduğunu şöyle ifade buyurmaktadır: Ama o takdirde bu insafsızca bir taksim! Yani haksız ve zâlimce bir taksim! Yani sizin, verilen nimetlere şükretme görevini nimetleri verenden başkasına tevcih etmeniz, lâyık olmayana ibadet etmeniz ve Allah’ın lütfunu reddetmeniz çok zâlimce bir tutumdur. İşte bu âyetler bu şekilde yorumlanabilir. Başka türlü âyetlerin zâhirî mânaları, yorumları ve sorunun cevapları bilinemez.

      Sonra Mücahid ve diğerleri Lat kelimesindeki “ta” (ت) harfini şeddeli okudular. Onun, tanrılarına hizmet eden, tanrılar için un ve zeytinyağı ile sevîk aşı hazırlayan ve bunu onlara yediren bir erkek ismi olduğunu söylediler. İbnu’l-Cevzâ, İbn Abbâs’tan (r.a.) şunu rivayet eder: O, hacca gelenler için sevîk aşı hazırlayan bir adamdı. Ta harfini şeddesiz okuyanlar da onun Uzzâ ve Menât gibi putun kendi ismi olduğunu söylediler. Neticede bunlar, insanların taptıkları putlardı. Bu âyetin tefsirinde Katâde şöyle dedi: Lât Tâif’te, Uzzâ Batn-ı Nahle’de, Menât da Kudeyd'de idi.

      İbn Kuteybe, Bu insafsızca bir taksim cümlesindeki “dîzâ” (ضِيزَى) kelimesinin aslının duyzâ olduğunu, bunun “fu'lâ” (فُعْلَى) vezninden geldiğini, ortadaki ya (ي) harfinden dolayı dal harfinin harekesinin kesreye dönüştüğünü, sıfatlarda ise fi‘lâ diye bir veznin olmadığını söyledi. Ebû Avsece şöyle dedi: “Dîzâ” kelimesi, insafsız anlamına gelir. “Dayz” fiili aslında zulmetmek demektir. Ebu Ubeyde de nakıs, kusurlu diye mâna verdi.

      Ğarânîk Olayı

      Bazıları şöyle dediler: Hz. Peygamber, Gördünüz değil mi Lât’ı, Uzzayı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı? meâlindeki âyeti okuyunca, şeytan Peygamber'imizin diline şu sözleri de koydu: “Bunlar (bu üç put) ulu kuğulardır ve şüphesiz şefaatleri umulan varlıklardır. Böyleleri unutulmaz”. Bazıları burada ulu kuğular diye tercüme ettiğimiz ‘'el-ğarânîku’l-ulâ” (الغرانيق العلى) lafzından maksadın melekler olduğunu söyler, bazıları da “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” meâlindeki âyette ifade edildiği üzere insanların şefaat edecekleri ümidiyle taptıkları putlardır der.

      Ancak Hz. Peygamber’in böyle bir sözü söylemesi yahut şeytanın onun diline böyle bir sözü koymuş olma ihtimali yoktur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Eğer peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık”. Şayet şeytanın, Hz. Peygamber'in diline bazı sözleri koyması mümkün olsaydı, onun Allah’a iftira etmesi düşünülebilirdi, ama böyle bir olay, imkân ve ihtimal dâhilinde değildir. Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Hayır, Rabb’ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar”. Eğer bu caiz olsaydı Allah’ın onun diline yalanı söyletmesi de caiz olurdu, dolayısıyla onun verdiği hükümden rahatsızlık duyanın da kâfir olmaması gerekirdi. Bütün bunlar, bazılarının ileri sürdüğü o iddianın aslı olmadığını gösterir. Eğer bu rivayet sabitse, Hz. Peygamber’in dili o sözleri söylemiş yahut diline o sözleri gerçekten koymuş ise şöyle tefsir edilir: Bu üçü ulu kuğulardır ve şüphesiz şefaatleri umulan varlıklardır cümlesi, müşriklerin kendi kanaatlerini ve inançlarını ifade eder, onlara göre böyledirler demektir. Nitekim Hz. Mûsa'nın da yahudilerin tanrı diye taptıkları buzağı hakkında şöyle dediği âyette belirtilmektedir: “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak!”. Yani senin nazarında tanrı olan şuna bir bak! Yoksa Hz. Mûsa'nın buzağıya tanrı demesi ihtimali asla yoktur. Allah Teâlâ başka bir âyette de; “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı” buyurmaktadır. Yani Hz. İbrâhim, müşrikler tarafından tanrı kabul edilen nesnelerin yanına vardı. Bir başka âyette de şöyle buyurur: “Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede?”. Burada da Allah onlar için benim ortaklarım demektedir. Biz bütün bunları Hac sûresinde, “Senden önce hiçbir resûl ve nebi göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda şeytan ille de onun arzularına bir şeyler katmaya kalkışmasın. Fakat Allah şeytanın katmaya çalıştığını iptal eder” meâlindeki âyetin tefsirinde zikrettik. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        efera'eytümu (أَفَرَأَيْتُمُ)

        Arapça r-e-y kökünden türeyen ve başında soru edatı (hemze) ile atıf harfi (fe) bulunan bu fiil, etimolojik olarak "gördünüz mü, düşündünüz mü, kanaat getirdiniz mi, haber verin bana" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde fiziksel olarak gözle görmenin yanı sıra, akılla kavramak ve kesin bir bilgiye ulaşmak anlamlarının bulunduğunu belirtir; ayetteki soru formunun doğrudan bir görme eyleminden ziyade, zihinsel bir değerlendirmeye ve kanaate yönelik bir sorgulama olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" kavramının bu özel soru kalıbında (era'eyte / efera'eytüm) kullanıldığında salt bir soru olmaktan çıkıp "bana haber verin, şu işin aslını bir düşünün" (ahbirnî) şeklinde muhatabın dikkatini sarsıcı bir konuya çeken etimolojik bir uyarıcı işlevi gördüğünü açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki retorik işlevini değerlendirerek, önceki ayetlerde tasvir edilen yüce ve mutlak metafizik vizyon sahnesinden sonra gelen bu soru fiilinin, müşriklerin inandığı putların acizliğini yüzlerine vurmak için ironik bir geçiş sağladığını; "peygamberin gördüğü o muazzam hakikatlere kıyasla sizin şu putlarınızın mahiyeti nedir, hiç düşündünüz mü?" şeklinde etimolojik bir meydan okuma içerdiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin yapısal analizinde bu kelimenin çok keskin bir edebi kırılma noktası (polemik başlangıcı) oluşturduğuna dikkat çeker; fiilin etimolojik kökenindeki "görme/idrak etme" vurgusunun, surenin başındaki ilahi görme (raâ) tecrübesiyle tezat oluşturacak şekilde paganca bir yanılsamayı deşifre etmek üzere kurgulandığını ifade eder.

        el-lâte (اللَّاتَ)

        Arapça l-y-t veya l-v-t kökünden türediği ya da doğrudan "İlah" kelimesinden uyarlandığı düşünülen bu özel isim, İslam öncesi Arap toplumunda tapınılan baş tanrıçalardan birinin adıdır. İbn Fâris, kelimenin etimolojik kökeninin "hamur yoğurmak, bir şeyi birbirine katıp karmak" anlamına gelen l-v-t köküne dayanabileceğini belirtir; İbn Abbas'tan gelen rivayetlere dayanarak, bu ismin hacılara un ve yağ yoğurarak yemek yediren cömert bir adamın hatırasına dikilen taşa (puta) verildiğini ve zamanla kutsallaştırıldığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin müşrikler tarafından Allah'ın "el-İlah" isminden türetildiğini, kelimeye müennes (dişillik) takısı eklenerek ona sahte bir kutsiyet ve ilahi bir ortaklık atfedildiğini etimolojik olarak açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenini detaylıca inceler; "el-Lat" isminin sadece Hicaz bölgesine özgü olmadığını, Nebati ve Palmira yazıtlarında da (Allat şeklinde) rastlanan çok köklü ve yaygın bir pan-Arap tanrıçası olduğunu belirtir ve etimolojik olarak doğrudan "Allah" kelimesinin dişil formu olan "Tanrıça" manasına geldiğini doğrular. Patricia Crone, kelimenin tarihsel ve coğrafi bağlamını analiz ederek, Taif bölgesinde beyaz bir kaya ile sembolize edilen bu putun etimolojik kökenindeki bereket ve tarım (yoğurma/üretme) kültleriyle yakından ilişkili bir dişil figürü temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu put isminin Cahiliye dönemi anlambilimsel haritasındaki yerini değerlendirirken, müşriklerin "Allah" kavramını yüce ama ulaşılamaz bir yaratıcı olarak görüp, el-Lat gibi putları ise şefaatçi ve gündelik işlere müdahale eden dişil aracılar olarak etimolojik ve teolojik bir hiyerarşiye yerleştirdiklerini vurgular. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu put isimlerini zikretmesindeki polemik stratejisine dikkat çekerek, kelimenin "ilah" kökünden dişil formda türetilmesinin, Kur'an tarafından müşriklerin kendi mantıksızlıklarını (kız çocuklarını hor görürken tanrılara dişil isimler vermelerini) çürütmek için etimolojik bir silah olarak kullanıldığını belirtir.

        el-'uzzâ (وَالْعُزَّىٰ)

        Arapça a-z-z kökünden türeyen ve "e'azz" (en güçlü) ism-i tafdilinin müennes (dişil) formu olan bu kelime, etimolojik olarak "en izzetli, en güçlü, kudreti en üstün olan tanrıça" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde yenilmezlik, şiddet, kuvvet, üstünlük ve birine galip gelme (izzet) anlamlarının bulunduğunu belirtir; müşriklerin bu puta duydukları aşırı saygıdan ve ondan bekledikleri koruma gücünden dolayı ona bu etimolojik kökten bir isim verdiklerini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu put isminin doğrudan Allah'ın "el-Azîz" (mutlak güç sahibi) isminden veya onun en üstünlük bildiren dişil kalıbından türetildiğini; müşriklerin ilahi sıfatları kendi putlarına uyarlayarak onlara sahte bir meşruiyet ve güç alanı açmaya çalıştıklarını etimolojik olarak açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin dilbilimsel ve tarihi kökenlerini araştırırken, el-Uzza'nın özellikle Kureyş kabilesi tarafından Nahle vadisinde tapınılan, savaş ve zafer tanrıçası vasfı taşıyan çok önemli bir figür olduğunu; adının Sami dillerindeki ortak "güç/kudret" kökünden geldiğini ve bazı antik kaynaklarda Venüs (çoban yıldızı) ile ilişkilendirildiğini kaydeder. Michael Cook, kelimenin İslam öncesi Mekke pantheonundaki baskın konumuna değinerek, etimolojik yapısındaki "mutlak güç" iddiasının Kureyş'in siyasi ve askeri kibrini yansıttığını, Kur'an'ın ise bu iddialı ismi anarak onun altındaki acizliği ve ontolojik hiçliği ifşa ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlam içerisindeki ironik kullanımını değerlendirerek; cansız, ağaçtan veya taştan ibaret bir nesneye etimolojik olarak "en güçlü, en izzetli" anlamında el-Uzza denilmesinin müşrik zihniyetindeki mantıksal çöküşü gösterdiğini, surenin başındaki o muazzam ve gerçek kudret sahibi varlık (şedîdü'l-kuvâ) tasviriyle bu sahte kudret iddiasının keskin bir biçimde karşı karşıya getirildiğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X