مَا كَذَبَ الْفُؤٰ۬ادُ مَا رَاٰى
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Necm Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mirac, şüphe yokluğu, necm suresi 11. ayet, necm 11, ilahi vahiy, necm suresi, kalbin tasdiki
-
"Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı.”
Âyetteki “kezebe” (كَذَبَ) fiili, şeddeli olarak kezzebe (كَذَّبَ) şeklinde de okunmuştur. Şeddesiz okunduğunda âyet, gördüğü varlığı kulu yalanlamadı, yani gördüğü gerçekti, mânasına gelir. Ebû Ubeyde şöyle mâna verdi: O, gördüğü varlık konusunda yalan söylemedi, onun görme olayı doğrudur. Şeddeli okunduğunda ise kalp, gözün gördüğünü yalanlamadı mânasına gelir. Bize göre de gözün gördüğünü kalp reddetmedi demektir. İşin aslı şudur: Kalp, algının anlaşılıp korunduğu yerdir, buna göre Allah şöyle demektedir: O, gördüğü şeyi anlayıp aklında muhafaza etti. Yani o bilgiyi bırakmadı ve kaybetmedi. Şöyle de denilmiştir: Kalp, bildiğini yalanlamadı, buradaki görmek fiili, bilgiden kinayedir. Ancak eğer maksat ilim olsaydı, diğer âyette “Onu (meleği) iniş esnasında bir daha gördü” denilmezdi. Bir şeyin ikinci defa bilinmesi düşünülemez. Aynı şekilde onun Rabb'ini iki defa gördüğünü belirten rivayette de onu iki defa bildi mânasına gelmez. İşte bu gerçek, görmek fiiline bilmek anlamı vermenin doğru olmadığını gösterir.
Bize göre bu meselenin aslı şudur: Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı; yani gözün gördüğü İlâhî âyetleri kalp yalanlamadı. Bunun delili de konuyla ilgili şu âyetlerdir: “Hiç kuşkusuz o, Rabb’inin âyetlerinden en büyüğünü görmüştü, Onu (meleği) iniş esnasında bir daha gördü”. Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: O, Allah’ın yüceliklerinden bir yüceliği ve emirlerinden birini gördü”. Abdullah b. Mesûd'un (r.a.) da şöyle dediği rivayet edilir: Resûlullah (s.a.) Cibril’i aslî suretiyle iki kez gördü”. Yani kalp, gözün görmüş olduğu Cibril aleyhisselâmı yalanlamadı. Onu, sidre ağacının yanında bir kez daha gördü.
Hz. Peygamberin Rabbini Görmesi Meselesi
Bazıları şöyle dedi: Hz. Peygamber, Rabb’ini bizzat gözleriyle müşahede ederek gördü. Bu iddia, Allah’ın âhirette görüleceği konusunda kitap ve mütevâtir sünnetle sabit olan vâdine aykırıdır. Çünkü onların iddia ettikleri gibi şayet Hz. Peygamber Allahı görmüş olsaydı, O’nun en büyük âyetlerini görmesine ihtiyaç duymazdı. Çünkü âyetleri görmek, ancak bir konunun tahminle bilinmesi halinde ihtiyaç duyulur. Engeller kalkar ve içtihatla (akıl yürüterek) değil de müşahede ile bilinirse, böyle bir ihtiyaç doğmaz, ancak bir rivayette belirtildiği gibi kalbin görmesinden bahsedilebilir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygambere, Rabb’ini gördün mü? diye sorulmuş, o da şu cevabı vermiş: Onu kalbimle iki defa gördüm. Bazı haberlerde de şöyle dediği nakledilir: “Allah’ı gözümle görmedim, fakat kalbimle iki kez gördüm”. Kalbin görmesini de ilimle tefsir ediyorlar. Fakat yukarıda da söylediğimiz gibi burada da bir problem vardır. Eğer hadis sahih ise doğru olan onun söylediğidir ve bunun tefsir edilmemesini istemiştir. Aynı şekilde “Sonra yaklaştıkça yaklaştı. Öyle ki, iki yay kadar hatta daha yakın oldu” meâlindeki âyetlere, Hz. Peygamber Rabb’ine yaklaştı, mânasını verenler de çok çirkin bir söz söylemişlerdir; Allaha mekân isnat etmekte ve Onu yaratılanlara benzetmektedirler. Cenâb-ı Hak, bu türlü iddialardan pek çok yücedir. Bu âyetlerden maksat, yukarıda da söylediğimiz gibi Resûlullah (s.a.) ile Cibril’in yakınlaşmasıdır.
Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı ve “Andolsun ki onu (meleği) iniş esnasında en sondaki sidre ağacının yanında bir daha gördü...” meâlindeki âyetlerde, Peygamber efendimizin Cibril aleyhisselâmı asli suretinde görmesi, eğer hadis sahih ise Rabb’ini kalbiyle görmesi ve sidretü’l-müntehâya kadar ulaşması gibi diğer yaratılanlardan farklı özelliklerine dikkat çekmektedir. Çünkü diğer peygamberlerden hiçbiri, bu seviyeye ulaşabilmiş değildir.
Yorumu Yorumla
-
kezebe (كَذَبَ)
Arapça k-z-b kökünden türeyen bu fiil, etimolojik olarak "yalan söylemek, gerçeğe aykırı beyanda bulunmak, aldatmak ve yanıltmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının doğruluk ve gerçekliğin (sıdk) tam zıddı olan bir durum, nesnel gerçekliğe uymayan bir bildirim olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kizb" kavramının kişinin içindeki inançla veya dışarıdaki nesnel hakikatle örtüşmeyen her türlü iddiayı ve algıyı kapsadığını ifade eder; ayette "kalbin yalanlamaması" şeklinde olumsuz formda (mâ kezebe) kullanıldığında, bu durumun zihinsel ve ruhsal algının, dışarıda görülen nesnel gerçeklikle kusursuz bir uyum içinde olduğunu, içsel bir yanılsama, kurgu veya zihinsel bir sapma olmadığını etimolojik olarak kanıtladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin anlambilimsel yapısını incelerken, bu fiilin inkar ve hakikati çarpıtma boyutu taşıdığını; ancak ayette Hz. Peygamber'in içsel idrak merkezinin (fuad) şahit olduğu şey konusunda hiçbir şüpheye düşmediğini ve karşılaştığı metafizik manzarayı inkar etmeyip tam bir yakîn (kesinlik) ile doğruladığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamını değerlendirirken, fiilin olumsuz yapısının Hz. Peygamber'in yaşadığı olağanüstü tecrübenin bir halüsinasyon, cinnet veya göz yanılması olduğu yönündeki müşrik iddialarını kökünden reddettiğini, kalbin bu görsel tecrübeyi mutlak ve sarsılmaz bir gerçeklik olarak onayladığını belirtir.
el-fuâdu (الْفُؤَادُ)
Arapça f-e-d kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "kalp, gönül, derun, iç idrak ve şuur merkezi" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde ateşte kızartmak, yakmak ve ısınmak anlamlarının yattığını belirtir; etimolojik olarak insanın iç organına/kalbine "fuad" denilmesinin sebebinin de onun sıcaklığı, canlılığı ve özellikle duygusal yoğunluk, korku veya heyecan anlarındaki harareti/çarpıntısı olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kalb" ile "fuad" arasındaki etimolojik nüansa ve hassasiyete dikkat çekerek, fuad kelimesinin içinde çok daha fazla heyecan, tutku ve derin bilişsel idrak barındırdığını; bu yüzden ilahi ve sarsıcı bir gerçeği algılama anında salt sıradan bir kalp değil, hassasiyeti, alıcılığı ve kavrama kapasitesi en yüksek olan "fuad" kelimesinin tercih edildiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki edebi ve retorik kullanımını incelerken, f-e-d kökünün barındırdığı "yanma ve hassasiyet" imgesinin, Hz. Peygamber'in o eşsiz vizyon anında yaşadığı derin sarsıntıyı ve buna rağmen hakikati tüm berraklığıyla idrak edebilme metanetini etimolojik bir zarafetle resmettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin epistemolojik boyutunu analiz ederken, bu kelimenin sadece fiziksel bir kan pompalama organını değil, insanın en derin sezgisel ve bilişsel merkezini temsil ettiğini; yaşanan tecrübenin gözün gördüğü sıradan bir olayın ötesine geçerek en içsel şuur (fuad) tarafından tasdik edilen kesin bir bilgiye (hakkalyakîn) dönüştüğünü belirtir. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki vizyoner sahnelerde "fuad" kelimesinin sıklıkla metafizik gerçekliklerin ve vahyin algılanma organı olarak öne çıktığını, bunun da kelimenin etimolojik kökenindeki sarsıcı tecrübeleri göğüsleyebilen ve dönüştüren kapasitesiyle doğrudan bağlantılı olduğunu ifade eder.
raâ (رَأَىٰ)
Arapça r-e-y kökünden türeyen bu fiil, etimolojik olarak "görmek, bakmak, müşahede etmek, kavramak ve aklen idrak etmek" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün iki temel anlamsal boyutu taşıdığını; birinin doğrudan gözle (basar) fiziksel ve somut olarak görmek, diğerinin ise kalple, akılla ve derin bir bilgiyle (ilim/idrak) içsel olarak kavramak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" kavramının fiziksel görme, zihinsel olarak hayal etme (tasavvur) ve derin akli/ruhi kavrayış (basiret) gibi farklı dereceleri bulunduğunu; ayette "fuad" (kalp/şuur) kelimesiyle birlikte kullanıldığında bu eylemin alelade bir optik algılamanın çok ötesine geçerek mutlak, şüphesiz ve tamamen içselleştirilmiş bir "hakikati müşahede etme" anlamı kazandığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki kilit işlevini değerlendirerek, "gördü" fiilinin vizyon sahnesinin merkezine yerleştiğini, Hz. Peygamber'in tecrübesinin salt bir rüya veya içsel bir fantezi değil, hem dışsal bir nesnel gerçeklik hem de içsel bir şuur barındıran mutlak bir uyanıklık ve kesin bir şahitlik hali olduğunu etimolojik olarak pekiştirdiğini ifade eder. Gabriel Said Reynolds, bu kelimenin peygamberlik retoriği ve tartışmalarındaki yerine değinerek, "görme" eyleminin elçiye yöneltilen itirazlara karşı en güçlü epistemolojik kanıt olarak sunulduğunu; etimolojik olarak bu fiilin elçiyi sıradan bir haber aktarıcı olmaktan çıkarıp, doğrudan ilahi aleme tanıklık etmiş sarsılmaz bir "görgü tanığı" konumuna yükselttiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla