ذُومِرَّةٍۜ فَاسْتَوٰىۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Necm Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
3-6. "Kişisel arzularına göre de konuşmamaktadır. O (size okuduğu), kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir. Onu, çok güçlü, üstün niteliklerle donatılmış biri (Cibril) öğretti.”
O, kişisel arzularına göre de konuşmamaktadır. Yani o, nefsinin istediği sözleri söylemiyor, aksine sadece kendisine verilen vahyi dile getiriyor. Çünkü Allah, bunun hemen arkasından şunu söylemektedir: O (size okuduğu), kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir. Onu, çok güçlü biri (Cibril) öğretti. Aksi halde Onu, çok güçlü biri (Cibril) öğretti cümlesini Allaha nispet etmek de caizdir. Çünkü Allah Teâlâ, “Kuranı Rahmân öğretti” mealindeki ayette öğretmeyi kendi zatına nispet etmektedir. Ancak üstün niteliklerle donatılmış biri öğretti mealindeki âyet, ondan maksadın Allah olmadığını açıklamaktadır. Çünkü Allah’ın, üstün niteliklerle donatılmış biri diye nitelenmesi mümkün değildir. Müfessirlerin de söyledikleri gibi bundan maksat Cibril aleyhisselâmdır. Âyette geçen “kuvâ” (الْقُوَى) kelimesi aslında ipler demektir, bundan maksat da güç ve takattir, bunun tekili “kuvvet” (قوة) gelir. Dolayısıyla âyetteki öğretme işi Cibril’e nispet edilmektedir, çünkü Resûlullah (s.a.) onu dinlemiş ve Kur’ân’ı ondan almıştı.
Sonra Allah, öğretme işini bazan Cibril’e, bazan da kendi zatına nispet etmektedir. Cibril’e nispet etmesi, Resûlullah’ın (s.a.) onu dinlemiş ve Kur’ânı ondan almış olmasından dolayıdır. Kendi zatına nispet etmesi de iki şekilde açıklanır. Birincisi, Cibril’i gönderen, ona Kur’ân’ı öğretmesini emreden ve Cibril’de öğretme fiilini yaratan Allah olduğu için bunu kendi zatına nispet etmektedir.
İkincisi, öğretme sırasında kendisinde ilim meydana gelmesi, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah’ın lütfü sayesinde olduğu için onu kendine nispet etmektedir. Öğrenciler, kendilerinde bilgi meydana gelmesi bakımından farklı durumdadırlar, çünkü her ne kadar öğretme işi onların hepsinde eşit ise de Allah’ın lütfunun eserleri onlarda farklı farklıdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Onu üstün niteliklerle donatılmış biri (Cibril) öğretti. Müfessirler buradaki “zû mirratin” (ذُو مِرَّةٍ) kelimesine, kuvvetli anlamını verdiler. Buna muhkem mânası da verilmiştir. İplerin güçlü olmasından maksat güç ve takat sahibi olmaktır, tekili “kuvvet” gelir. “Mirra” da fitil anlamına gelir. Âyetteki “istevâ” (فَاسْتَوَى) fiili ise Muhammed aleyhisselâm kendisine gelen vahiy için düzgün ve mutedil oldu mânasına gelir. Buna, Cibril aleyhisselâm ona kendi suretinde göründü anlamı verilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber, Cibril i kendi asli suretinde göstermesini Rabb’inden niyaz etmişti, Cibril de ona kendi asli suretinde göründü ve o da kendisini o şekilde gördü.
Yorumu Yorumla
-
mirre (مِرَّةٍ)
Arapça m-r-r kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "geçip gitmek, acı olmak, bir ipi sıkıca burmak ve bükmek" temel anlamlarını barındırır. İbn Fâris, bu kökün temelinde yer alan "ipi sıkıca bükmek" eyleminin zamanla anlamsal bir genişlemeye uğradığını ve ayetteki kullanımıyla fiziksel gevşekliğin zıddı olarak "sağlamlık, bedensel ve zihinsel güç, sarsılmaz metanet" manasına evrildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin etimolojik kökenindeki "sıkıca bükülmüş ip" imgesinin, bir varlığın tabiatındaki zihinsel dirayeti, bozulmaz karakteri, görünüş güzelliğini ve aklın mükemmelliğini ifade etmek üzere mecazen kullanıldığını; bağlam içerisinde vahyi getiren meleğin hem suret hem de akıl bakımından kusursuz bir donanıma ve kudrete sahip olduğunu gösterdiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette "zû" (sahibi/maliki) edatıyla birlikte bir tamlama ("zû mirretin") oluşturarak kullanıldığında, vahiy meleğinin salt fiziksel bir kaba kuvvetten ziyade, yaratılışındaki estetik yetkinliği, aklıselimi ve tahrip edilemez görkemli duruşunu etimolojik olarak en üst düzeyde vurguladığını ifade eder.
istevâ (اسْتَوَىٰ)
Arapça s-v-y kökünden türeyen bu fiil, etimolojik olarak "düz olmak, doğrulmak, pürüzsüzlük, iki şeyin birbirine denk ve eşit olması, bir yere yerleşmek" anlamlarına gelir. İbn Fâris, kökün temel anlamının denklik ve düzlük olduğunu belirtir; "istevâ" formunun etimolojik olarak bir varlığın tüm eksikliklerden, eğriliklerden arınarak tam bir dengeye, doğruluğa ve mükemmel bir dik duruşa erişmesi halini anlattığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kök anlamı olan denklik ve düzlüğün bu fiil kalıbında, öznenin bir mekanda veya boşlukta "dimdik, sarsılmaz ve tam bir istikrarla yerleşmesi/durması" şekline büründüğünü; ayette vahiy meleğinin gök ufuklarında kendi asıl ve haşmetli suretiyle, tüm heybetiyle dengede durarak belirmesini etimolojik olarak resmettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin bağlam içerisindeki etimolojik yönelimini değerlendirerek, bu kelimenin vahyi peygambere aktaran meleğin ufku kaplayıp tüm azametiyle görünürken sergilediği tam hakimiyet, sükunet ve haşmetle doğrulma eylemini ifade ettiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), surenin girişindeki görsel ve dinamik sahnenin edebi kurgusunu incelerken, bu fiilin etimolojik yapısındaki denge, doğrulma ve istikrar hissinin, surenin başındaki "yukarıdan aşağıya süzülerek inen/batan yıldız" (hevâ) imgesiyle görsel ve anlamsal bir tezat oluşturduğunu; bu durumun vahyin aktarıcısı olan meleğin sarsılmaz konumunu muhatabın zihninde sabitleyen güçlü bir retorik araç olarak kullanıldığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla