مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰىۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Necm Sûresi, 2. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: heva, necm suresi, sapıtmama, necm suresi 2. ayet, vahiy, necm 2, peygamber, yıldız, dalalet
-
"Bu arkadaşınız ne sapıtmış ne de eğri yola gitmiştir.”
Bu âyet-i kerîme iki şekilde izah edilir. Birincisi, Kur'anın ona inmesinde ve kendisine emredilen işlerde bir sapkınlık yoktur. Çünkü müşrikler onda bir yanlışlık olduğunu iddia ediyorlardı, zira kendilerinin ve atalarının dinine muhalif sözler söylüyordu. İşte bunun üzerine Allah, onda ve emredildiği işlerde bir sapkınlık ve yanlışlık olmadığını söylemektedir. İkincisi, Bu arkadaşınız ne sapıtmış ne de eğri yola gitmiştir, çünkü o sihirbaz ve şair değildir. Onlar, Resûlullah’ın (s.a.) şair ve sihirbaz olduğunu iddia ediyorlardı. Allah da hayır o böyle değildir, o sihirle sapıtmamış, şiirle de yanlış yola gitmemiştir, demektedir. Nitekim başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Şairlere gelince, onlara da yoldan sapmışlar uyarlar”. Aksine Muhammed aleyhisselâm doğru yoldadır ve hidâyet üzeredir.
Yorumu Yorumla
-
dalle (ضَلَّ)
Arapça d-l-l kökünden türeyen bu fiil, etimolojik olarak "doğru yoldan sapmak, kaybolmak, şaşırmak ve amacından uzaklaşmak" temel anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde doğru yoldan çıkma ve hidayetin zıddı bir duruma geçme anlamının yattığını, ayrıca bir şeyin kaybolup gitmesi, yok olması durumlarında da aynı kökün kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kasıtlı veya kasıtsız, az veya çok her türlü yoldan çıkış durumunu kapsadığını belirtir; etimolojik bağlamda bu kelimenin sırf fiziksel bir kayboluşu değil, inanç ve düşünce bazında hakikat çizgisinden ayrılmayı da ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel yapısını incelerken bu kelimenin İslam öncesi Arap toplumunda çölde yolunu kaybetmek gibi tamamen fiziksel ve hayati bir tehlikeyi anlattığını, Kur'an'ın ise bu etimolojik kökeni alıp onu hidayet kavramının tam karşısına yerleştirerek dini ve ahlaki bir "hakikati kaybetme" boyutuna taşıdığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamı içerisinde bu kelimenin Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber'e yönelik "akli dengesini yitirdiği veya cinler tarafından yanıltıldığı" şeklindeki iddialarını reddetmek üzere kullanıldığını, kelimenin etimolojik olarak zihinsel ve idraksel bir sapmamayı kesin bir dille ortaya koyduğunu ifade eder.
sâhibukum (صَاحِبُكُمْ)
Arapça s-h-b kökünden gelen ve ayette çoğul iyelik ekiyle kullanılan bu kelime, "arkadaş, dost, birine sürekli eşlik eden, yakın ilişkide bulunan" anlamlarına gelir. İbn Fâris, kökün ana anlamının bir şeye veya birine yakın olmak, ona eşlik edip ayrılmamak olduğunu belirtir ve bu kelimenin ancak uzun süreli beraberlikler neticesinde kurulan bağlar için etimolojik bir zemin oluşturduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "sâhib" kelimesinin tesadüfi bir birlikteliği değil, bedensel veya mekansal olarak uzun uzadıya süren, birbiriyle bütünleşmiş bir arkadaşlık ve sohbet halini ifade ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette Hz. Muhammed için peygamberlik sıfatı yerine doğrudan bu kelimenin seçilmesinin altında yatan etimolojik güce dikkat çeker; muhatapların onu doğduğu günden beri çok yakından tanıdığını, onun karakterine ve geçmişine "yakın dost/arkadaş" derecesinde aşina olduklarını hatırlatarak, yönelttikleri delilik suçlamasının bizzat bu uzun süreli tanışıklık (sahiblik) durumuyla çeliştiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin edebi ve retorik kurgusunu incelerken, bu kelimenin elçi ile muhatapları arasındaki yerel ve beşeri yakınlığı vurguladığını, vahyin kaynağı göksel (necm) olsa da muhatabının onların çok iyi bildiği ve aralarından çıkan güvenilir bir "arkadaş" olduğunu etimolojik bir sıcaklıkla hissettirdiğini ifade eder.
ğavâ (غَوَىٰ)
Arapça ğ-v-y kökünden türeyen bu fiil, "cahillik etmek, azıtmak, sınırı aşmak ve inancında sapkınlığa düşmek" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde doğru inançtan veya olgunluktan (rüşd) sapmak yattığını, kişinin faydasına olanı bilmemesi veya bilerek yanlışa sürüklenmesi hallerini etimolojik olarak içinde barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "dalle" kelimesinden etimolojik ve semantik olarak ayrıştığı noktaya dikkat çeker; ona göre "dalalet" bazen farkında olmadan yolu kaybetmek olabilecekken, "ğayy" (ğavâ fiilinin mastarı) kişinin inancındaki bozukluktan ve cehaletten doğan, daha kasıtlı ve derin bir sapkınlık, kendi kendini kandırma halidir. Toshihiko Izutsu, bu kavramı İslam öncesi Cahiliye dönemi zihniyetiyle ilişkilendirerek analiz eder; kelimenin etimolojik kökeninde insanın ölçüsüzce, kibirle ve mantıktan uzak bir taşkınlıkla hareket etmesi (Cahiliye kibri) olduğunu, ayette bu fiilin reddedilmesiyle Hz. Peygamber'in hiçbir şekilde böylesi bir akıl dışı tutkuya kapılmadığının ve olgunluk (hilm/rüşd) çizgisinden çıkmadığının ilan edildiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "dalle" ve "ğavâ" fiillerinin peş peşe gelişindeki anlamsal tamlayıcılığa işaret eder; "dalle" ile zihinsel ve entelektüel bir sapmanın (bilmeden yanılmanın), "ğavâ" ile ise ahlaki, iradi ve pratik bir sapmanın (bilerek ve isteyerek taşkınlık yapmanın) etimolojik olarak kesin bir biçimde reddedildiğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla