ذٰلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّۚ فَمَنْ شَٓاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّه۪ مَاٰباً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nebe' Sûresi, 39. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: nebe suresi, nebe 39, nebe suresi 39. ayet, uyarı, yakın azap, hak gün, dileyenin dönmesi, hak, gün
-
"İşte bu, kesin olarak gelecek gündür. O halde kim dilerse Rabb'ine varan bir yol tutsun."
"Zâlike'l-yevmü'l-hak" Denildi ki: Bunun mânası o günde haktan başka bir söz söylenmez, demektir. Hakkın bizzat günün kendisine yönelik olması da mümkündür. O takdirde mâna şöyle olur: "Onun olması haktır ve hiç kuşkusuz olacaktır!" O halde kim dilerse Rabb'ine varan bir yol tutsun. Bu âyetteki "meâben" kelimesi "merci", yani dönüş yeri anlamındadır. Yorumu şöyledir: Allah Teâlâ insanlara sapkınlık ve hidâyet yollarını gösterdi ve hiçbir kimseyi de hidâyet yolundan alıkoymadı, oraya giren girdi. Sapıklık yolunu tutanın sonunun da cehennem olacağını açıkladı. Kim rüşt ve hidâyet yolunu tutarsa onun varacağı yerin de cennet olduğunu belirtti. Kulun Allah Teâlâ'ya varması ve O'na varan bir yol tutmasının anlamı işte budur.
Yorumu Yorumla
-
El-Yevmu (الْيَوْمُ)
Bu kelimenin kökü y-v-m harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir zaman dilimi ve özellikle güneşin doğuşundan batışına kadar geçen aydınlık süre olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamda "o gün" (zâlikel yevm) şeklinde nitelenmesi, daha önceki ayetlerde tasvir edilen tüm dehşetli olayların ve kozmik dönüşümlerin gerçekleşeceği o "kesin ve belirlenmiş zaman dilimi"ne işaret eder. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kavramının bazen belirli bir vakti, bazen de çok uzun bir süreci ifade ettiğini; burada ise belirsizliğin ortadan kalktığı ve ilahi vaadin vuku bulduğu "nihai gerçeklik evresi" anlamında kullanıldığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman tasavvurunda "yevm" kelimesinin burada bir "durum" (presence) ifade ettiğini belirtir; artık beklenen bir gelecek değil, bizzat yaşanan bir "şimdi"dir. Angelika Neuwirth, kelimenin başına gelen belirleme takısı (el-) ile bu günün, tüm diğer günlerden ayrılan, benzersiz ve mutlak bir "karar günü" olarak mühürlendiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "vakit tamam, o an geldi" duygusunu pekiştiren, muhatabı sarsan ve ertelemeye yer bırakmayan bir kesinlik bildirdiğini vurgular.
El-Hakku (الْحَقُّ)
Bu kelimenin kökü h-k-k harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "isabet etmek", "sağlam olmak", "gerçeğe uygunluk" ve "değişmezlik" olduğunu belirtir. Bir şeyin tam yerine oturmasına ve sarsılmaz bir gerçeklik kazanmasına "hakk" denildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kavramını "aslına uygun, inkarı imkansız ve hikmetle var olan sabit gerçek" olarak tanımlar. Ayette günün "hakk" olarak nitelenmesi, onun sadece gerçekleşeceğini değil, aynı zamanda adaletin ve ontolojik hakikatin ta kendisi olduğunu simgeler. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik dillerdeki (İbranice "hok", Aramice "hakkâ") "yasalaşmış, belirlenmiş ve zorunlu" anlamlarına dikkat çekerek, Kur'an'ın bu terimi "evrensel ve kaçınılmaz ilahi yasa" anlamında kullandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, "hakk" kelimesinin Kur'an'ın semantik alanında "bâtıl" (boş/sahte) kavramının zıttı olduğunu ifade eder; o günün "hakk" olması, dünyadaki şüphelerin ve yalanlamaların yerini mutlak bir "varoluşsal kanıta" bırakması demektir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin burada ilahi adaletin tam bir denklik ve doğrulukla tecelli edeceğini, hiçbir haksızlığa yer verilmeyeceğini niteleyen en güçlü ahlaki-ontolojik terim olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "El-Hakku" sıfatının o güne verilmesinin, inkârcıların "hayal" veya "efsane" dedikleri şeyin aslında evrendeki "tek gerçek" olduğunu ilan eden sarsıcı bir cevap niteliği taşıdığını belirtir.
Şâe (شَاءَ)
Bu kelimenin kökü ş-y-e harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dilemek", "irade etmek" ve "bir şeyi ortaya çıkarmak" olduğunu belirtir. "Şey" kelimesinin de bu kökten gelmesi, irade edilen her varlığın bir "şâe" (dileme) sonucu vücut bulmasıyla ilgilidir. Râgıb el-İsfahânî, "meşiet" (dileme) eyleminin burada insanın cüzi iradesine bir atıf olduğunu, Allah'ın yolu göstermesinden sonra tercihin bireye bırakıldığını ifade eder. Ayette "femen şâe" (dileyen kimse) ifadesi, hidayet veya dalalet yolundaki seçimin insani bir sorumluluk ve irade gerektirdiğini simgeler. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın etik yapısında "özgür irade" ve "kişisel sorumluluk" alanını açtığını belirtir; insanın kendi sonunu (meâb) belirleme gücünün bu "dileme" eylemine bağlandığını savunur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin şart edatından (men) sonra gelmesinin, ilahi uyarılardan sonra artık topun insanda olduğunu ve her bireyin kendi iradesiyle bir "yöneliş" gerçekleştirmesi gerektiğini niteleyen edebi bir incelik olduğunu söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "aklı olan, iradesi olan ve kurtuluş arzulayan her kimse" vurgusuyla, muhatabı aktif bir karar almaya davet eden bir teşvik ifadesi olduğunu belirtir.
İttehaze (اتَّخَذَ)
Bu kelimenin kökü e-h-z harflerinden oluşur. İbn Fâris, kökün temel anlamının "tutmak", "almak", "edinmek" ve "benimsemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ittihâz" formunun (ifti'âl kalıbı) bir şeyi bir amaç uğruna benimsemek, onu kendine yol veya araç edinmek anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki "ittahaze meâbâ" ifadesi, insanın sadece pasif bir kabulle değil, aktif bir çabayla ve iradesiyle kendisine bir sığınak ve varış yolu inşa etmesini simgeler. Toshihiko Izutsu, bu fiilin "eylem" (action) boyutuna dikkat çekerek, imanın ve doğru yönelişin bir "edinme" ve "yapma" süreci olduğunu, yani bir yaşam tarzı olarak seçilip sürdürülmesi gerektiğini belirtir. Angelika Neuwirth, kelimenin burada "yol edinmek" metaforu üzerinden, insanın mahşerdeki konumunun dünyadaki bu "edinme" ve "yönelme" tercihlerine göre şekilleneceğini ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada bilinçli bir "tercih" ve "yöneliş" anlamına geldiğini; kişinin Rabbine giden yolu bir kurtuluş vesilesi olarak bizzat "tutması" ve o yola "girmesi" gerektiğini vurgulayan pratik bir emir niteliği taşıdığını belirtir.
Meâbâ (مَآبًا)
Bu kelimenin kökü e-v-b harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dönmek", "geri gelmek" ve "bir asıl noktaya rücu etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meâb" kelimesini bir kişinin döneceği nihai durak, barınacağı asıl mekan ve sığınacağı yer olarak tanımlar. Surenin 22. ayetinde azgınlar için bir ceza mekanı olarak kullanılan bu kelime, burada muttakîler veya hidayet arayanlar için Rabbine ulaştıran "huzurlu bir sığınak ve güzel bir varış yeri" anlamında kullanılmıştır. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik kökenlerindeki "arzulu dönüş" anlamının Kur'an'da "eskatolojik son" ile birleştirildiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "meâb" kavramının Kur'an'ın "yolculuk" (travel) metaforunun final noktası olduğunu, insanın bütün dünyevi yürüyüşünün eninde sonunda bir "varış yeri" ile noktalanacağını, bu yerin niteliğini ise insanın iradesinin (şâe) belirlediğini savunur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "Rabbine giden bir meâb" şeklinde sunulmasının, dönüşün sadece bir mekan değil, aynı zamanda ilahi rahmetin kucağına bir "iltica" olduğunu simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin burada "huzurlu bir son" ve "ebedi bir ikametgâh" anlamlarını barındırdığını, insanın fıtratındaki "aslına dönme" iştiyakının bu kelimeyle karşılandığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "sığınılacak liman" ve "varılacak en hayırlı sonuç" anlamına geldiğini, insana dünyada iken bu limanı seçme şansı verildiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla