جَزَٓاءً مِنْ رَبِّكَ عَطَٓاءً حِسَاباًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nebe' Sûresi, 36. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: nebe 36, dolu kadehler, boş söz yokluğu, yeterli bağış, nebe suresi, nebe suresi 36. ayet, yalan yokluğu, rabbin mükafatı, rab, hesap, amel
-
"Bunlar Rabb'inin bol bol lütfettiği karşılıktır, bağıştır."
Âyetteki "cezâ", "atâ" ve "hisâb" kelimeleri aynı kökten fiillerinin pekiştirme amaçlı masdar (mef'ûl-i mutlak) kipleridir; "cezâen cezâhum", "atâen 'atâhum" ve "hisâben hâsebehum" takdirindedir. Hasan-ı Basrî, amellerine sebep onlara mükâfat verir, yani hak ettiklerinin üzerinde bir karşılık verir, anlamı vermiştir. Bazıları da, onlara pek çok bağışta bulunur o kadar ki onlardan her biri "Bana yeter, bana yeter!" der, diye bir yorum yapmışlardır. Bu yorumu teyit eden şöyle bir rivayet vardır: Rivayete göre İbn Abbas (r.a.) âyeti "Cezâen min rabbike 'atâen hasenen" şeklinde okurdu. Bazıları da şöyle bir yorumda bulunmuşlardır: Hafaza meleklerinin yazdığı ve onlar adına her şeyi sayıp döktükleri ve korudukları amelleri karşılığında onlara karşılık verir. Onlara pek çok bağışta bulunur, onların gizleyip meleklerin dahi muttali olmasına izin vermedikleri amellerinin karşılığı olmak üzere pek çok sevap verir. Onlara insanların da bileceği şekilde açık ve aşikâr lütuf ve ihsanlarda bulunur.
Şöyle bir yorum da mümkündür: Sözü edilen karşılık kulun Rabb'inden bir lütuf olup, kulun kendi yaptıklarının bir karşılığı olarak hak ettiği değildir. Çünkü belirttiğimiz üzere beşer türünden istisnasız her insan Allah'tan kendisine gelen nimetlerin şükrünü eda etmek için bütün ömrünü ortaya koysa üzerine gereken şükrün hakikatine asla ulaşamaz. Zira şükür vecîbesini yerine getiren ve bu konuda muvaffak olan kimse şükrüne vesile olan nimetlerin arttırılmasına mazhar olacaktır. İnsan yaptığı amelin karşılığını bu şekilde dünyada alınca bu onun daha fazlasını hak etmesini gerekli kılmayacaktır. Buradan da anlaşıldı ki âhirette amellere verilen karşılık tamamen Allah'ın lütuf ve ihsanda bulunmasının bir sonucu olmaktadır, yoksa kulun hak etmesinin bir karşılığı değildir. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Kim Allah'a ve peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kişilerle beraberdirler; bunlar ne güzel arkadaşlardır!" Âyette Allah lütuf ve keremini "in'âm" olarak anmıştır. Başka bir âyette ise şöyle buyurmuştur: "Genişliği gökle yerin genişliği gibi olup Allah'a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış bulunan cennete ve Rabb'inizin bağışlamasına erişebilmek için yarışın. Bu, Allah'ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir". Onlara vermiş olduğu nimetleri, kendilerine yönelik fazlu kereminden ihsan etmiştir. Buradan da anlaşıldı ki Allah'ın onlara vermiş olduğu karşılık mahza Rabden bir bağıştır.
"Hisaben" çok, bol bol anlamındadır.
Yorumu Yorumla
-
Cezâen (جَزَاءً)
Bu kelimenin kökü c-z-y harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin yerini tutmak", "yeterli gelmek" ve "karşılık vermek" olduğunu belirtir. Bir borcun ödenmesine veya bir iyiliğin karşılığının verilmesine "cezâ" denilmesi, sunulan bedelin yapılan eylemin boşluğunu tam olarak doldurması ve denklik sağlamasıyla ilgilidir. Râgıb el-İsfahânî, "cezâ" kavramının bir amelin iyi veya kötü oluşuna göre belirlenen tam bedel anlamına geldiğini ifade eder; burada muttakîlere sunulan cennet nimetlerinin, onların dünyadaki takvalarına ve sorumluluk bilincine uygun bir "hukuki ve ahlaki karşılık" olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik yapısında bu kelimenin ilahi adalet ile insan iradesi arasındaki ontolojik bağı temsil ettiğini, ödülün rastgele bir lütuf değil, ahlaki bir nedenselliğin ve sürekliliğin sonucu olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "hak edilmiş bir semere" vurgusu taşıdığını, muttakîlerin samimi çabalarının ilahi nizamda mutlaka bir karşılık bulacağını gösteren kesin bir adalet terimi olduğunu vurgular.
Min Rabbike (مِنْ رَبِّكَ)
Bu tamlamadaki temel kelimenin kökü r-b-b harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "mülkiyet", "ıslah etmek" ve "bir şeyi koruyup gözetmek" olduğunu belirtir. Bir şeyin maliki olan ve onu en iyi duruma getirmek için emek sarf eden otoriteye "rab" denildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "rab" kavramını "bir şeyi halden hale geçirerek, adım adım kemale erdirene kadar terbiye eden ve geliştiren" olarak tanımlar. Ayetteki "Senin Rabbin" (Rabbike) ifadesi, ödülün kaynağının muhatabı yaratan, onu hayat yolculuğunda eğiten ve onun üzerindeki haklarını tam olarak gözeten ilahi otorite olduğunu simgeleyerek bir şeref ve yakınlık (ihtisâs) ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'da kul ile yaratıcı arasındaki "kişisel, koruyucu ve dinamik" bağı temsil ettiğini, efendi-kul ilişkisinin ötesinde bir şefkat ve mülkiyet bütünlüğünü barındırdığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ifadenin muhataba yöneltilen bir onurlandırma olduğunu; ödülü verenin bizzat muhatabın gelişimini üstlenen "Rab" olmasının, nimetin değerini ve güvenilirliğini en üst seviyeye çıkardığını vurgular.
Atâen (عَطَاءً)
Bu kelimenin kökü a-t-y harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi sunmak", "vermek" ve "karşı tarafa teslim etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "atâ" kelimesini "verilen hibe" veya "geniş ihsan" olarak tanımlar. Bu kelimenin "cezâ" (karşılık) kelimesinden sonra gelmesinin özel bir belagat inceliği taşıdığını; bunun ödülün sadece bir "ücret" olmadığını, aynı zamanda ilahi bir cömertlik ve karşılıksız bir lütuf (atâ) boyutu içerdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Allah'ın sınırsız cömertliğini simgeleyen "v-h-b" (hibe) alanı ile ilişkili olduğunu, ödülün miktarının insan tasavvurunun ötesinde bir genişlikte sunulduğunu ifade eder. Angelika Neuwirth, kelimenin "atâen" şeklinde belirsiz (nekira) gelmesinin, verilecek olan ikramın ihtişamını ve niteliğinin yüceliğini muhatabın hayal gücüne bırakan estetik bir vurgu olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin burada "ikram ve bağış" anlamıyla ön planda olduğunu, ilahi ödülün muttakîlerin emeklerini kat kat aşan bir "ekstra lütuf" olarak kurgulandığını vurgular.
Hisâbâ (حِسَابًا)
Bu kelimenin kökü h-s-b harflerinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "saymak", "hesaplamak" ve "bir şeyin yeterli gelmesi" (hasb) olduğunu belirtir. Bir şeye "hasbî" denilmesinin, o şeyin ihtiyacı tam olarak karşılaması ve başka bir şeye gerek bırakmaması anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "hisâb" kelimesini "amellerin eksiksiz dökümü" olarak tanımlar; ancak buradaki kullanımın "yeterlilik" ve "bolluk" anlamına geldiğini, yani muttakîlere verilen ödülün onları tam manasıyla doyuracak ve "bu bana yeter" dedirtecek muazzam bir ölçüde olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, "hisâb" kavramının Kur'an'ın "matematiksel adalet" anlayışı ile "sınırsız cömertlik" vaadini birleştirdiğini, ödülün hem hassas bir mizanla takdir edildiğini hem de muhatabı tatmin edecek bir bolluğa ulaştığını belirtir. Angelika Neuwirth, bu kelimenin surenin genel ritminde ve anlam dünyasında güçlü bir final işlevi gördüğünü; her şeyin "sayılıp döküldüğü" (ahsaynâhu) o büyük nizamın, ödülün "yeterince ve bolca" verilmesiyle (hisâbâ) zirveye ulaştığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin burada "hiçbir eksik bırakmayan, her türlü beklentiyi karşılayan bolluk" anlamını taşıdığını ve ilahi ikramın mükemmelliğini nitelediğini vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla