اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا وَالَّذ۪ينَ هُمْ مُحْسِنُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 128. Ayet
Daralt
X
-
"Çünkü Allah takvâ île hareket edip iyiliği seçenlerin yanındadır."
Bu beyanın, Allah ve resûlüne muhalefetten sakının anlamına gelmesi muhtemeldir. Takvâ sahiplerine yardım ederek sizinle beraberdir, çünkü Allah onlara karşı sizin yardımcmızdır. İyiliği seçenler, yani amelde ve tevhidde. Yahut şöyle buyuruyor: Allah takvâ ile hareket edenlerin yanındadır. Allah, haram kıldığı ve yasakladığı filleri yapmaktan sakınanlara yardım ve nusretiyle muamele ederek onların yanında olur. İyiliği seçenler. Yani Allah’ın nimetlerine karşı şükrünü yerine getirmekle. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İnne (إِنَّ)
Kök: i-n-n (edat)
Kendisinden sonraki ismi nasb eden, cümleye mutlak kesinlik, şüphe götürmezlik ve felsefi bir pekiştirme katan tekid edatıdır. Surenin bu kapanış ayetinde, ilahi garantiyi ve varoluşsal sükûneti başlatır. "Şüphesiz ki, hiç şüphe yok ki, muhakkak" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "inne" (şüphesiz/muhakkak) edatının bir önceki ayetteki "üzülme ve darlanma" (lâ tahzen ve lâ tekü fî daykın) psikolojisine vurulmuş gramatikal bir mühür olduğunu belirtir. Allah, peygamberin o insani kederini ve yalnızlık hissini, "inne" edatının taşıdığı o sarsılmaz ve mutlak ilahi teminatla kökünden kesip atar.
Allâhe (ٱللَّهَ)
Kök: e-l-h
Kâinatın mutlak sahibi ve yaratıcısının özel ismidir. İnne edatının ismidir (öznesidir) ve mansub (üstünlü) okunur. "Şüphesiz ki Allah" anlamına gelir. Cümlenin asıl failini ve o sonsuz kudretin merkezini işaretler.
Mea (مَعَ)
Kök: m-a (zarf)
Sözlükte "birlikte, beraber, refakatinde, yanında" anlamlarına gelen, mekân, zaman veya durum ortaklığını bildiren zarftır. Allâhe isminin haberini başlatır (veya haberin müteallakıdır). "Kesinlikle beraberdir, bizzat (onların) yanındadır" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "m-a" kökünün "iki veya daha fazla şeyin bir araya gelmesi, aralarındaki mesafenin kapanması ve ayrılığın (fırkatin) ortadan kalkarak mutlak bir toplanma/buluşma halinin gerçekleşmesi" manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında Allah'a nispet edilen bu "maiyyet" (beraberlik) kavramının ontolojik boyutunu tahlil eder. Râgıb'a göre Allah'ın kul ile "beraber" (mea) olması fiziksel veya mekânsal bir yan yanalık değildir. Bu maiyyet; Allah'ın o kulu sarsılmaz bir koruma altına alması, ona yardım etmesi (tevfik), onun adımlarını desteklemesi ve onu düşmanların hilelerine (makr) karşı mutlak bir ilahi kalkanla çepeçevre kuşatmasıdır. Yalnızlık, maiyyet-i ilahiyye (Allah'ın beraberliği) ile tamamen buharlaşır.
Ellezîne (ٱلَّذِينَ)
Kök: l-z-y (ism-i mevsul)
"O kimseler ki, onlar ki" anlamlarına gelen çoğul ism-i mevsuldür. Mea zarfının muzafun ileyhi (tamlayanı) konumundadır. İlahi refakatin (beraberliğin) kime bahşedildiğini, o seçkin zümrenin kimliğini açıklamaya başlar.
İttekav (ٱتَّقَوْا۟)
Kök: v-k-y
Sözlükte "korunmak, sakınmak, kalkan edinmek, zarar verecek şeylerden uzak durmak" anlamlarındaki "v-k-y" kökünden ifti'al babında (ittikâ) türeyen çoğul mazi (geçmiş zaman) fiildir. Ellezîne ism-i mevsulünün sıla cümlesidir. "Takva sahibi oldular, mutlak surette korundular/sakındılar" anlamına gelir.
İbn Fâris, "v-k-y" kökünün asıl anlamının "insana acı, zarar veya yıkım verecek olan bir dış etken ile kendi bedeni/ruhu arasına sarsılmaz ve sağlam bir örtü, bir kalkan (vikâye) koyarak kendini güvenceye almak" olduğunu açıklar. İfti'al babındaki "ittekav" eylemi; insanın kendi hür iradesiyle ve şuurlu bir çabayla o ilahi kalkanı kuşanmasıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "takva" (ittekav) kavramının Cahiliye toplumundaki anlamından nasıl devasa bir ahlaki merkeze dönüştüğünü inceler. Izutsu'ya göre bedevi Arabı için "ittikâ", çölde yırtıcı hayvanlardan veya düşman kabileden somut olarak "korunmak/korkmak" demekti. Kur'an bu kavramı alır ve onu insanın varoluşsal pusulası yapar: Takva; kör ve pasif bir korku değil, insanın Allah'ın sevgisini ve rızasını kaybetmekten "sakınması", kendi nefsindeki şirke, kibre ve zulme karşı kendi içine ahlaki bir kalkan (oto-kontrol) örmesidir.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "takva" eylemini ontolojik bir sınır bilinci olarak okur. Cündioğlu'na göre; insan yeryüzünde sınırsız bir özgürlüğe sahip olduğunu sanarak taşkınlık yapar. "İttekav" (sakındılar) eylemi; insanın kendi kibrini frenlemesi, ilahi yasaların (helal ve haramın) o ince çizgilerini ihlal etmekten şiddetle kaçınması ve fıtratın o pürüzsüz "sınırları içinde kalmayı" varoluşsal bir onur olarak kabul etmesidir. Takva, aklın ve iradenin kendi kendine koyduğu o en asil ahlaki frendir.
Vellezîne (وَٱلَّذِينَ)
Kök: v + l-z-y
"Ve" bağlacı ile "o kimseler ki" anlamındaki çoğul ism-i mevsulün birleşimidir. İkinci sıla cümlesini ve ikinci ahlaki şartı başlatır. "Ve aynı zamanda şu kimseler ki" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki atıf (vav) harfinin iki farklı insan grubunu değil, "aynı muazzam kitlenin birbirini tamamlayan iki farklı ontolojik vasfını" birleştirdiğini açıklar. Allah'ın beraberliği (maiyyet) sadece günahlardan sakınanlara (pasif iyilere) değil; o sakınmayı devasa bir ahlaki eylemle (aktif iyilikle) taçlandıran aynı ruhun ikinci boyutuna da şamildir.
Hüm (هُم)
Kök: h-m (zamir)
"Onlar" anlamına gelen üçüncü çoğul şahıs munfasıl (ayrık) zamirdir.
Celaleddin el-Suyuti, bu zamirin (hüm) ism-i mevsulden hemen sonra, fiilden veya haberden önce gelmesinin "zamîr-i fasl" (ayırma ve tekit zamiri) işlevi gördüğünü belirtir. Cümleye "İşte bizzat o kimseler, hakiki manada sadece onlardır ki" şeklinde muazzam bir pekiştirme ve sınırlandırma (hasr) katarak, o ahlaki zirveyi onların şahsına kilitler.
Muhsinûn (مُّحْسِنُونَ)
Kök: h-s-n
Sözlükte "iyilik edenler, işini en güzel şekilde yapanlar, güzellik üretenler, ihsan makamına erenler" anlamlarındaki "h-s-n" kökünden if'al babında (ihsân) türeyen ism-i fâilin çoğuludur. Ayetin (ve Surenin) o dondurucu ve sarsılmaz nihai kapanış yargısıdır. "Mutlak surette ihsan sahipleridir, iyiliği/güzelliği en mükemmel haliyle üretenlerdir" anlamına gelir.
İbn Fâris, "h-s-n" kökünün "kubh'un (çirkinliğin, kabalığın, noksanlığın ve iticiliğin) tam zıddı olarak; göze, kulağa, akla ve varlık fıtratına tamamen uyumlu, içinde hiçbir ahlaki veya estetik pürüz (çapak) barındırmayan mutlak bütünlük" manasına geldiğini açıklar. İf'al babındaki "muhsin"; bu güzelliği kasten, iradeyle ve sürekli olarak ortaya çıkaran (üreten) varlıktır.
Râgıb el-İsfahânî, "ihsan/muhsin" kavramının felsefi sahadaki o eşsiz derinliğini tahlil eder. Râgıb'a göre ihsanın iki varoluşsal boyutu vardır: Birincisi, başkasına (insanlara veya tabiata) karşılık beklemeden nimet ve iyilik sunmak; ikincisi ise insanın kendi yaptığı ibadeti, işi veya ahlaki duruşu "Allah'ı görüyormuşçasına" kusursuz, eksiksiz ve en yüksek estetik standartta (güzel) yapmasıdır. Muhsin, hayatı alelade yaşayan değil, eylemini sanata (ilahi estetiğe) dönüştüren ahlak anıtıdır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ekseninde ayetin (ve surenin) bu kapanışındaki "takva" (ittekav) ile "ihsan" (muhsinûn) arasındaki o kusursuz teolojik denklemi tahlil eder. Kılıç'a göre takva (sakınmak), insanın günaha, zulme ve çirkinliğe karşı kullandığı "pasif bir savunma (fren)" mekanizmasıdır. Ancak sadece kötülükten uzak durmak varoluşu tamamlamaz. İşte "ihsan", o pasif savunmanın üzerine inşa edilen devasa ve "aktif bir ahlaki inşadır" (üretimdir). Kötülük yapmamak takvadır; onun yerine yeryüzüne iyilik, adalet ve güzellik tohumları ekmek ise ihsandır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi sosyolojisi ve vahyin tarihi bağlamı ekseninde surenin bu muazzam finalini inceler. Öztürk'e göre Nahl Suresi, baştan sona tevhid delilleriyle, müşriklerin küstahlıklarıyla, uydurdukları sahte haramlarla ve peygambere kurdukları karanlık tuzaklarla (makr) boğuşan ağır bir suredir. Allah, o ağır işkenceler ve komplolar altında göğsü daralan (dayk) elçisine ve müminlere, surenin son cümlesiyle yeryüzündeki o mutlak kurtuluş reçetesini sunar: Düşman ne kadar kurnaz veya güçlü olursa olsun, siz sadece "takva" (ahlaki sınırları koruma) ve "ihsan" (iyilik ve güzellik üretme) kalesine sığının. Çünkü o kalenin içinde olduğunuz sürece, "Allah bizzat sizinledir" (İnnellâhe mea...). Kâinatın Sahibinin o mutlak refakatini (beraberliğini) yanına almış bir muhsini, yeryüzündeki hiçbir hile, hiçbir tuzak ve hiçbir çirkinlik mağlup edemez.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla