وَاصْبِرْ وَمَا صَبْرُكَ اِلَّا بِاللّٰهِ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُ ف۪ي ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 127. Ayet
Daralt
X
-
"Sen sabret; sabtr göstermen de Allah’ın İhsam sayesinde olacaktır. Onlardan dolayı üzülme, kurdukları tuzaklardan kaygı duyma."
Sabret ya Muhammed, Senin sabrın ancak Allah’ın ihsanı sayesinde olacaktır. Yani senin sabırda başarılı olman ancak Allah’ın lütfü iledir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: Fakat başarmam Allah’ın yardımına bağlıdır. Yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum”. İkincisi: sabret; sabır göstermen de Allah’ın ihsanı sayesinde olacaktır. Yani senin kısası terketmen Allah emrettiği için, onun emri iledir, şendeki âcizlik ve zâf sebebiyle değildir.
Onlardan dolayı üzülme. Bazıları şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.) kavminin Allah’a küfretmeleri ve Allah’a imanı terketmelerinden dolayı üzülüyor ve kalbi daralıyordu. Bunun örneği şu âyetlerdedir: “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!”; “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme. Allah onların yaptıklarını elbette biliyor”. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurdu: Bu sebeple onlardan dolayı üzülme. Bu beyan Hz. Peygamber’i (s.a.) teselli etmek ve rahatlatmak için olup yasaklamak için değildir. Onlardan dolayı üzülme meâlindeki söz beyanın öldürülen ve şehit edilen müminlerden dolayı üzülme, çükü onlar Rab’leri katında sevinçlidirler, Allah’ın kendilerine verdikleri ile sevinçlidirler anlamına gelmesi muhtemeldir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi; “Bilakis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab’leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar”. Yani müminlere üzülme, onlar sözü edilen lütuflar içindedir. Yahut müminlere üzülme, o kâfirlerin sana kurdukları tuzaktan dolayı kalbin daralmasın; çünkü onlar Allah’ın elçisine ve arkadaşlarına tuzaklar kuruyorlar, onlara eziyet ediyorlardı, bunun için Allah, senin kalbin bundan dolayı daralmasın diye emretti. Bazılar da şöyle demiştir: Bu âyet şehitlerin efendisi Hz. Hamza’nın şehit edilmesi hakkında inmiştir. Hamza’ya işkence edildi, büyük yaralar aldı, bu durum Hz. Peygamber’e (s.a.) çok şiddetli gelerek “Eğer onlara karşı zafer elde edersek şöyle şöyle yapacağız dedi”. Bunun üzerine Cezalandırmak isterseniz size yapıldığı kadarıyla cezalandırın meâlindeki âyet indi. Fakat eğer bu rivayet doğru ise bu, katil ve öleni yaralayanlar dışındakilere uygulanan bir ceza anında olur. Bu da ilkin olmuştu. Görmez misin ki Allah Teâlâ: “Hüre hür, köleye köle, kadına kadın” buyurdu. Onlar hür insanı köleye karşı, kadına karşı erkeği cezalandırmayı istiyorlardı. Bu âyet inince onunla ve “Sizin için kısasta hayat vardır” mealindeki âyetle neshedilmiş oldu. Eğer katilden başkası kısas sebebiyle cezalandırılacak olsaydı bunda hayat olmazdı. Savaşta kâfirlerle birlikte bunu söyleselerdi bu muhtemel olmaz. Çünkü savaşta müminlerin, kâfirlerin hepsini öldürme ve tek bir kişi bırakmama haklan vardır. Bu durum hükmün iki anlama geleceğine işaret eder: Belirttiğimiz gibi neshedilmiş olma yahut hakkından fazla kısas cezası uygulamayı yasaklama anlamlarıdır. Nitekim yüce Allah anılan âyette “Ona saldırın..." buyurmuştur.
Yorumu Yorumla
-
Vasbir (وَٱصْبِرْ)
Kök: v + s-b-r
"Ve" bağlacı ile "dayanmak, direnmek, kendini tutmak, hapsetmek, sarsılmamak" anlamlarındaki "s-b-r" kökünden türeyen tekil muhatap emir fiilidir. Önceki ayetlerdeki (126. ayet) intikam alma hakkı ve sabrın üstünlüğü felsefesinden sonra, doğrudan doğruya Peygamberin (ve davetçinin) şahsına yönelen mutlak bir varoluşsal talimattır. "Ve sen sabret, sarsılmaz bir kararlılıkla diren" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "s-b-r" kökünün asıl anlamının "bir şeyi hapsetmek, alıkoymak ve dışarıdan (veya içeriden) gelen her türlü yıkıcı etkiye, öfkeye, acıya karşı ruhun sarsılmaz bir kararlılıkla ayakta kalması" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre sabır pasif bir bekleyiş değil; nefsin taşkınlıklarını ve korkularını iradeyle "hapsetme" (zapt etme) eylemidir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında bu emrin felsefi boyutunu tahlil eder. Râgıb'a göre "sabr"; aklın ve şeriatın gerektirdiği yerde, o duruşu bozmamak için nefsi acıya veya zorluğa karşı "kilitlemektir". Peygambere verilen bu "vasbir" emri, müşriklerin inatları karşısında öfkeye kapılıp tebliğden vazgeçmesini veya adaletin sınırlarını aşmasını (taşkınlığı) engellemek için vurulmuş ontolojik bir fren, çelikten bir irade kalıbıdır.
Ve mâ (وَمَا)
Kök: v + m-a
"Ve" bağlacı ile cümleyi olumsuzlaştıran (nefy) "mâ" edatının birleşimidir. Kendisinden sonra gelen "illâ" (ancak/sadece) edatıyla birleşerek çok güçlü bir hasr (tekel/sınırlandırma) kurgusunu başlatır. "Ve (şunu bil ki) değildir, olamaz" anlamına gelir.
Sabruke (صَبْرُكَ)
Kök: s-b-r + k
"Dayanma, direnç, irade" anlamlarındaki masdar/isim ile tekil muhatap "senin" (ke) zamirinin birleşimidir. Olumsuzluk edatının (mâ) ismidir (mübtedasıdır). "Senin sabrın, senin o devasa direncin (başka bir şeyle değildir)" anlamına gelir.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde buradaki "sabr" kavramının aidiyetini okur. Cündioğlu'na göre insan kibre kapıldığında, kendi iradesiyle gösterdiği direnişi (sabrı) kendi "öz gücü" zanneder. Kur'an, "senin sabrın" (sabruke) diyerek o eylemin failliğini insana (Peygambere) verir; ancak hemen ardından gelecek olan kurguyla, o eylemin (sabrın) ontolojik yakıtının insanın kendi kaslarından veya kısıtlı psikolojisinden gelmediğini, mutlak bir kaynaktan beslendiğini felsefi olarak ilan eder.
İllâ (إِلَّا)
Kök: i-l-l-a (edat)
"Ancak, sadece, -den başka" anlamlarına gelen istisna edatıdır. "Mâ ... illâ" (değildir ... ancak şudur) kurgusuyla, cümlenin anlamını sarsılmaz bir tekele alır.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "mâ ve illâ" kombinasyonunun Arap belagatında en sert "kasr ve hasr" (mutlak tahsis) işlevi gördüğünü belirtir. Peygamberin gösterdiği sabır çok büyüktür, ancak o sabrı ayakta tutan o gizli kolon "sadece ve sadece, başka hiçbir ihtimal olmaksızın" şu gelecek olan isme (Allah'a) aittir.
Billâhi (بِٱللَّهِ)
Kök: b + e-l-h
"İle, yardımıyla, vasıtasıyla" anlamlarındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ve Kâinatın Yaratıcısının özel isminin (Allah) birleşimidir. "Ancak ve sadece Allah ile, O'nun yardımı/tevfiki sayesindedir" anlamına gelir ve cümleyi o mutlak tevhidi mühürle noktalar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilmi bağlamında "sabruke illâ billâh" (senin sabrın ancak Allah iledir) kurgusunun taşıdığı ilahi desteği (tevfiki) tahlil eder. Ansiklopediye göre insan fizyolojisi ve psikolojisi ağır travmalar, işkenceler veya nankörlükler karşısında bir yerde iflas etmeye, tükenmeye veya cinnet geçirmeye mahkûmdur. Peygamberin yıllarca süren o devasa direnişinin (sabrının) çökmemesinin tek sebebi, onun kişisel inadı değil; Allah'ın o kalbe her an doğrudan pompaladığı "sekînet, inayet ve tevfiktir" (billâh). İnsan kendi başına sabredemez, insan ancak "Allah ile" (O'na dayanarak) sabredebilir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ekseninde bu ifadenin muazzam bir "psikolojik teselli" (terapi) olduğunu inceler. Kılıç'a göre Allah, Peygambere önce "sabret" (vasbir) diyerek ağır bir yük yükler. Fakat hemen ardından "bu yükü tek başına taşımayacaksın, senin sabrın bizzat Benim kudretimle ve korumamla desteklenecektir" (illâ billâh) diyerek, o emrin altındaki yalnızlık ve çaresizlik hissini kökünden silip atar. Emri veren, o emri yerine getirecek enerjiyi (sabrı) de bizzat lütfetmektedir.
Ve lâ tahzen (وَلَا تَحْزَنْ)
Kök: v + l-a + h-z-n
"Ve" bağlacı, nehiy (yasaklama) edatı "lâ" ile "üzülmek, kederlenmek, kalbi daralmak, içi burkulmak" anlamlarındaki "h-z-n" kökünden türeyen tekil muhatap muzari (meczum) fiilin birleşimidir. "Ve sakın hüzne kapılma, asla kederlenme" anlamına gelir.
İbn Fâris, "h-z-n" kökünün "sürûrun (sevincin ve genişliğin) tam zıddı olarak; insanın karşılaştığı bir zorluk, kayıp veya nankörlük sebebiyle kalbinin (iç dünyasının) sertleşmesi, daralması, kederle burkulup içine kapanması" manasına geldiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "hüzün" (tahzen) kavramının felsefi arka planını tahlil eder. Izutsu'ya göre hüzün, insani bir duygudur; ancak Kur'an'da peygamberlere yönelik "üzülme/hüzne kapılma" yasakları (nehiyleri), bu duygunun tehlikeli bir sınırı aşmaması içindir. İnsan aşırı hüzne daldığında, bu durum yavaş yavaş ilahi iradeye karşı gizli bir "umutsuzluğa" (yeis) veya Allah'ın planına karşı itimatsızlığa dönüşebilir. Kur'an, kederin insanı pasifize edip umutsuzluk çukuruna çekmesine (hüznün varoluşsal bir karanlığa dönüşmesine) mutlak surette engel olur.
Aleyhim (عَلَيْهِمْ)
Kök: a-l-v + h-m
"Üzerine, onlara karşı, onların yüzünden" anlamlarına gelen "alâ" harf-i cerri ve "onlar" (him) zamirinin birleşimidir. Hüznün hedefini (sebebini) gösterir. "Onların üzerine, onların (o inkâr edenlerin) hallerine/yaptıklarına" anlamına gelir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tebliğ psikolojisi ekseninde "lâ tahzen aleyhim" (onlar için üzülme) emrinin taşıdığı o nebevi şefkati tahlil eder. Aydar'a göre Hz. Peygamber, düşmanları olan müşriklerin helake sürüklendiğini, cehenneme koştuğunu veya tebliği inatla reddettiklerini gördükçe şahsi bir kine değil, onlara acıyarak devasa bir "beşeri hüzne/kahra" kapılıyordu. (Tıpkı "Onlar inanmıyor diye neredeyse kendini helak edeceksin" ayetindeki gibi). Allah, bu ayetle Peygamberin omuzlarındaki o ağır "herkesi kurtarma" sorumluluğunu ve kederini alır: "Sen elçisin; hür iradeleriyle inkârı seçenler için kendi ruhunu tüketme, onlara üzülme."
Ve lâ tekü (وَلَا تَكُ)
Kök: v + l-a + k-v-n
"Ve" bağlacı, nehiy (yasaklama) edatı "lâ" ve "olmak, bulunmak" anlamlarındaki nakıs muzari fiilin meczum (sonu cezimli) halinin birleşimidir. Normalde "lâ tekün" (لَا تَكُنْ) olması gerekirken, sonundaki nûn (ن) harfi düşürülmüştür. "Ve sakın olma, katiyen bulunma" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki nûn harfinin düşürülmesinin (lâ tekün yerine lâ tekü denmesinin) Arap belagatında çok ince bir ontolojik sınır çizdiğini açıklar. Suyuti'ye göre bu eksiltme (kat'), fiilin ifade ettiği durumun zerre kadar bile barındırılmamasını emreder. Yani "İçinde koskoca bir sıkıntı olmasın" değil; "nûn harfi kadar bile, bir iğne ucu büyüklüğünde dahi o endişeden (sıkıntıdan) senin varlığında bulunmasın, o hissi bütünüyle kes at" şeklinde felsefi ve gramatikal bir silkeliştir.
Fî daykın (فِى ضَيْقٍ)
Kök: f-y + d-y-k
"-De/-da, içinde" anlamlarındaki "fî" harf-i cerri ve "darlık, sıkışmışlık, göğüs daralması, boğulma hissi" anlamlarındaki masdarın/ismin birleşimidir. Lâ tekü fiilinin haberidir. "Bir darlık içinde, (nefes alamama) sıkıntısı içinde" anlamına gelir.
İbn Fâris, "d-y-k" kökünün "süsatın (genişliğin, ferahlığın ve rahatlığın) tam zıddı olarak; bir şeyin alanının daralması, içinden çıkılmaz bir şekilde cendereye girmesi, nefes alacak payın kalmaması" manasına geldiğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) hüzün ile bu "dayk" (darlık) kelimesinin birbiri ardına gelişindeki somut fizyolojik/psikolojik tasviri inceler. Bintü'ş-Şâtı'ya göre hüzün soyut bir histir; ancak o keder büyüdüğünde doğrudan doğruya insanın göğsünü sıkan, nefes almasını zorlaştıran ve onu boğan somut bir "darlığa" (dayk/anksiyete) dönüşür. Kur'an, müşriklerin planlarının Peygamberin kalbinde oluşturduğu o dondurucu cendereyi/panik hissini (fî daykın) bu emirle kırar ve göğsünü yeniden varoluşsal bir genişliğe (inşiraha) kavuşturur.
Mimmâ (مِمَّا)
Kök: m-n + m-a
"-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "o şey ki, şu eylemler ki" anlamlarına gelen ism-i mevsulün birleşimidir. Darlığın/sıkıntının kaynağını başlatır. "O şeylerden dolayı ki, (şunlardan) ötürü" anlamına gelir.
Yemkürûn (يَمْكُرُونَ)
Kök: m-k-r
Sözlükte "hile yapmak, tuzak kurmak, gizlice plan tasarlamak, komplo üretmek" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Mâ ism-i mevsulünün sıla cümlesidir. "Sürekli olarak kurdukları tuzaklardan, gizlice tezgâhladıkları hilelerden/komplolardan (ötürü)" anlamına gelir ve ayeti o karanlık siyasete karşı mutlak bir ilahi kalkanla mühürler.
İbn Fâris, "m-k-r" kökünün asıl anlamının "bir kimseye kötülük yapmak veya onu bir hedefe sürüklemek için niyetini tamamen gizleyerek, dışarıdan fark edilmeyecek ustalıkta ve incelikte alttan alta tuzak (hile) kurgulamak" olduğunu açıklar. Makr, kaba kuvvet değil; siyasi, psikolojik ve kurnazca örülmüş bir komplodur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke sosyolojisi ve vahyin tarihi bağlamı ekseninde "yemkürûn" (tuzak kuruyorlar) fiilinin pratik sahadaki karşılığını inceler. Öztürk'e göre müşrikler tebliğe sadece kılıçla karşı çıkmadılar; Dârünnedve'de gizli toplantılar yaparak Peygambere suikast planladılar, boykot uyguladılar, yalan haberlerle itibar suikastı yaptılar (makr). Ayet, insan doğası gereği bu gizli kapaklı ölüm tuzaklarının (komploların) peygamberde yaratabileceği insani o "daralma ve endişeyi" (dayk) kökünden siler.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "makr" eyleminin o sahte illüzyonu ile ilahi sükûnet (sabır) arasındaki o devasa zıtlığı tahlil eder. Cündioğlu'na göre müşrikler kendi zekâlarına güvenerek "tuzak kurduklarında" (yemkürûn), dünyayı yönettiklerini ve istediklerini yok edebileceklerini sanırlar. Ancak Allah, peygamberine "göğsün daralmasın" diyerek o sarsılmaz ontolojik gerçeği hatırlatır: İnsanların o karanlık odalarda kurdukları o küçücük ve kurnaz kurgular (hileler); Kâinatın Sahibinin o mutlak ve her şeyi kuşatan kudret planı (makrullah) karşısında zerre kadar hükmü olmayan acınası oyunlardır. Onların hileleri, ilahi iradenin duvarına çarpıp parçalanmaya mahkûmdur; bu yüzden aklı hakikate (billâh) sabitlenmiş bir insanın, o basit hileler (mimmâ yemkürûn) karşısında endişe edip "daralması" felsefi olarak yersizdir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla