Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 126. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 126. Ayet

    وَاِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِه۪ۜ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-in ‘âkabtum fe’âkibû bimiśli mâ ‘ûkibtum bih(i)(s) vele-in sabertum lehuve ḣayrun lissâbirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Cezalandırmak isterseniz size yapıldığı kadarıyla cezalandırın, fakat sabır gösterirseniz bilin ki muhakkak bu, sabırlı davrananlar için daha hayırlıdır”

      Cezalandırmak isterseniz size yapıldığı kadarıyla cezalandırın. Bu âyetin iniş sebebi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet Resûlullah’m (s.a.) ashabı hakkında inmiştir, bu da şöyle olmuştur: Onlardan bir grup Uhud savaşında, kulaklarının, burunlarmm kesilmesi, karınlarının yarılması ve benzeri çok kötü bir işkenceye mâruz kalınca onların arkadaşları: “Eğer Allah bize yardım eder de galip getirirse onlara şöyle şöyle yapacağız” diyerek kendilerine yapılan işkenceye karşılık vermeyi düşündüler. Bunun üzerine yüce Allah, cezalandırmak isterseniz size yapıldığı kadarıyla cezalandırın meâlindeki âyeti indirdi. Bunda düşmanlarına karşı müminlere yardım ve zafer müjdesi vardır. Çünkü onlann düşmana karşı zafer kazanmaları söz konusu olmasaydı kendilerine yapüan işkenceye misliyle nasıl mukabele edebilirlerdi. Bu durum, bu âyetin müminler için yardım ve zafer müjdesi olduğuna işaret ediyor. Bunda aynı zamanda öldürme yetkisine sahip olmayanın intikam almasının caiz olmadığına dair delil vardır. Çünkü intikam almak belki de vurmak bu işi üstlenenlerin başarılı olamayacakları içindir. Fakat bir kısmının bir kısmına yardım etmeleri sebebiyle, onların arkadaşları sorguya çekilir. Bu âyette yol kesen eşkıyanın öldürülmek yahut elleri ve ayakları kesilmek üzere cezalandırılacaklarına dair delil vardır. Her ne kadar işkenceyi onlardan bir kısmı üstlenmiş olsa da bunu yapan, ancak üstlenmeyenlerin yardımı ile yapacak olmasından ötürüdür. Bazdan şöyle demiştir: Âyet kâfirlerle yapılan savaşların onların başlattığı savaşa karşılık verilmesine dair savaşlar hakkında inmiştir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Müşrikler sizinle topyekün savaştıkları gibi siz de onlarla topyekün savaşın. Bilin ki Allah buyruklarına karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir”; “Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün”. Ve bu beyanların benzerleri konuya dair örneklerdir. Bunlar karşılıklı olunca Allah kendilerine yapılan işkencenin sınırını geçmemelerini, ancak onların yaptıkları kadar cezalandırmalarım emretti. Fakat eğer başlatılan savaş, karşılık verme savaşı değilse, onlar İslâm’ı kabul etmedikleri takdirde toptan öldürülürler. Bu husus yüce Allah’ın şu beyanıyla sabittir: “Ehl-i Kitaptan Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resûlünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşm”. Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: “Allah’tan başka bir ilâh yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum”; “Arkada kalan bu Arap kabilelerine de ki: ‘Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız; ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar’”. Bazıları da şöyle demiştir: Hayır, bu âyet müslümanlar hakkında inmiştir. Onun hükmü kısas, öldürme dışında kesme ve yaralama cezaları ile ilgilidir. Allah bu cezalarda kulların haklarında haddi aşmamalarım emretmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kötülüğün cezası onun kadar bir kötülüktür”; “Şu halde kim size saldırırsa, onun yaptığı saldırının dengiyle siz de ona saldırın. Allah’ın hükmüne saygılı olun ve bilin ki Allah kendisine saygılı olanların yanındadır”. “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın... Ancak her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve diyeti ona güzellikle ödemelidir. Bu, Rabb’inizden bir hafifletme, bir rahmettir. Bundan sonra kim haddi aşarsa ona elem verici bir azap vardır”.

      Fakat sabır gösterirseniz. Belirtildiği gibi o, yani sabır sabredenler için çok hayırlıdır. Fakat sabır gösterirseniz bilin ki sabırlı davrananlar için bu muhakkak daha hayırlıdır meâlindeki beyan âyetin savaş hakkında değil de kısas hakkında indiğine işaret eder. Çünkü savaşta: Sabırlı ol denilmez yahut sabretmek daha hayırlı olmaz. Dolayısıyla bu durum âyetin savaş hakkında olmadığına işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve in (وَإِنْ)

        Kök: v + i-n (edat)

        "Ve" bağlacı ile "eğer, şayet" anlamlarına gelen şart edatının birleşimidir. Kendisinden sonraki eylemin (cezalandırmanın) farz (zorunlu) bir emir değil, muhatabın iradesine ve duruma bağlı "ihtiyari/seçimlik" bir hak olduğunu gösteren hukuki bir kapı açar.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki şart kurgusunun (ve in) "vücûbiyyet" (kesin emir) değil, "ibâha" (ruhsat ve serbestlik) ifade ettiğini belirtir. Allah bu edatla intikam almayı emretmez; sadece haksızlığa uğrayan tarafın "mukabelede bulunma tercihini" gramatikal olarak meşru bir hak (şart) zeminine oturtur.

        Âkabtüm (عَاقَبْتُمْ)

        Kök: a-k-b

        Sözlükte "topuk, bir şeyin ardından gelmek, peşine düşmek, izini sürmek, karşılık/ceza vermek" anlamlarındaki kökten mufâale babında (muâkabe) türeyen çoğul muhatap (siz) mazi (geçmiş zaman) fiildir. Şart edatından (in) dolayı muzari/geniş zaman anlamı kazanır. "Şayet ceza verecek olursanız, eğer bir mukabelede bulunursanız" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "a-k-b" kökünün asıl anlamının "bir şeyin doğrudan doğruya topuğuna, sonuna ve bitiş noktasına bitişmek veya onun izini hiç koparmadan takip etmek" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında ceza eylemine "ukûbet/muâkabe" denmesinin ontolojik nedenini tahlil eder. Râgıb'a göre bu kelime; eylemin bir ilk hamle (haksız bir saldırı veya zulüm) olmadığını gösterir. Bir eyleme "muâkabe" (ceza) denebilmesi için, onun mutlaka işlenen bir suçun/zararın "hemen ardından gelen" (onun topuğuna binen) ve o suçun zorunlu/adil bir sonucu olan bir "karşılık" olması şarttır.

        Fe âkıbû (فَعَاقِبُوا۟)

        Kök: f + a-k-b

        Takibiyye (sonuç) bildiren "fe" bağlacı ile aynı kökten türeyen çoğul muhatap emir fiilinin birleşimidir. "İn âkabtüm" şartının cevabıdır. "O halde siz de ceza verin, (şartlara uyarak) öyle mukabele edin" anlamına gelir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke/Medine sosyolojisi ve vahyin tarihsel bağlamı (esbâb-ı nüzul) ekseninde bu emrin (fe âkıbû) psikolojik arka planını inceler. Öztürk'e göre bu ayet, Uhud Savaşı'nda Hz. Hamza'nın ve diğer şehitlerin cesetlerine müşrikler tarafından "müsle" (organların kesilip parçalanması) yapılması üzerine, ashabın büyük bir acı ve öfkeyle "Biz de onlara aynısını ve daha fazlasını yapacağız" şeklinde intikam yeminleri etmesi üzerine inmiştir. Kur'an, "ceza verin" (âkıbû) diyerek o insani acıyı ve cezalandırma hakkını tanır, ancak hemen ardından gelecek olan sınırlandırmayla o öfke seline hukuki bir baraj kurar.

        Bi misli (بِمِثْلِ)

        Kök: b + m-s-l

        "İle, vasıtasıyla, kadar" anlamlarındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ve "dengi, benzeri, tıpatıp aynısı, eşit olanı" anlamlarındaki masdarın/ismin birleşimidir. Fe âkıbû fiilinin nesnesidir (cezanın miktarını ve sınırını belirler). "Sadece dengiyle, tıpatıp aynısıyla (ceza verin)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "m-s-l" kökünün "iki şey arasındaki mahiyet, nicelik veya sıfat bakımından en ufak bir fazlalık veya eksiklik barındırmayan mutlak eşitlik ve aynalık hali" manasına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam hukuk felsefesi (fıkıh) bağlamında "bi misli" (dengiyle) ibaresinin "kısas ve misliyet" prensibinin mutlak temeli olduğunu açıklar. İlahi adaletin şirazesi, verilecek olan cezanın (veya alınacak intikamın) işlenen suçu bir milimetre dahi aşmamasındadır. Adalet, öfkenin matematiğe (eşitliğe) dökülmüş halidir.

        (مَا)

        Kök: m-a

        "O şey ki, her ne ki, o miktarda ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür. Misli kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur konumundadır. "(Şu) şeyin dengiyle ki" anlamına gelir.

        Ûkıbtüm (عُوقِبْتُم)

        Kök: a-k-b

        Sözlükte "ceza vermek, karşılık vermek" anlamlarındaki kökten mufâale babında türeyen meçhul (edilgen) çoğul mazi fiildir. Mâ ism-i mevsulünün sıla cümlesini başlatır. "Cezalandırıldığınız, bizzat maruz kaldığınız (şeyin)" anlamına gelir.

        Bihî (بِهِۦ)

        Kök: b + h-v

        "Onunla, onun sebebiyle" anlamlarındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ve "o" (hî) zamirinin birleşimidir. İsm-i mevsule (mâ) dönerek cümleyi mühürler. "(Bizzat) size yapılanın, size ne ile zarar verildiyse tam olarak onun (dengiyle mukabele edin)" anlamına gelir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "bi misli mâ ûkıbtüm bihî" (size ne yapıldıysa sadece onun dengiyle) kurgusunun, bedevi aklındaki o yıkıcı ve vahşi "kan davası" (sınırsız intikam) kültürüne vurduğu o devasa ahlaki/hukuki prangayı tahlil eder. Izutsu'ya göre Cahiliye Arabı için "adalet" yoktu; aşiretinden bir kişi öldürüldüğünde, karşı taraftan on kişiyi öldürmek veya bir köleye karşılık bir lideri katletmek "şeref" sayılıyordu. Kur'an, insanın o ilkel, kana susamış ve sınır tanımayan öfkesini alır ve onu katı, soğukkanlı ve orantılı bir "misliyet/adalet" mekanizmasına hapseder. Öfke adaleti aşamaz.

        Ve lein (وَلَئِن)

        Kök: v + l + i-n

        "Ve" bağlacı, kasem (yemin/pekiştirme) bildiren "lâm" (le) edatı ve "eğer, şayet" anlamındaki şart edatının birleşimidir. İkinci (ve daha üstün) ahlaki rotayı başlatır. "Ve andolsun ki eğer" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin dizilişinde (sentaks) birinci şıkkın sadece "ve in" (ve eğer) ile başlarken, ikinci şıkkın (sabrın) "ve le-in" (yemin olsun ki eğer) şeklinde şiddetli bir tekit (pekiştirme) edatıyla başlamasının Arap belagatındaki etkisini tahlil eder. Suyuti'ye göre bu gramatikal tırmanış; kısasın hukuki bir hak olduğunu kabul etmekle birlikte, Allah'ın asıl rızasının, övgüsünün ve teşvikinin ceza vermekten ziyade cümlenin bu ikinci kısmına (sabra/bağışlamaya) odaklandığını ilan eder.

        Sabertüm (صَبَرْتُمْ)

        Kök: s-b-r

        Sözlükte "dayanmak, direnmek, kendini tutmak, hapsetmek, sarsılmamak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul mazi fiildir. Şart edatından dolayı muzari anlamındadır. "Sabrederseniz, içinizde tutarsanız, (mukabele etmekten) vazgeçerseniz" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "s-b-r" kökünün "bir şeyi hapsetmek, alıkoymak ve dışarıdan (veya içeriden) gelen her türlü yıkıcı etkiye, öfkeye ve acıya karşı ruhun sarsılmaz bir kararlılıkla ayakta kalması" manasına geldiğini belirtir. Sabır, pasif bir katlanma değil; nefsin taşkınlıklarını iradeyle "hapsetme" eylemidir.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi bağlamında kısas (muâkabe) ile sabır arasındaki o muazzam ontolojik seçimi okur. Cündioğlu'na göre; mukabele etmek, kısas uygulamak haktır, adalettir (eşitliktir). Ancak "sabır" (sabertüm); insanın o çok meşru olan intikam alma ve ceza verme gücünü, içindeki o yakıcı ateşi kendi hür iradesiyle yutması ve varoluşsal bir "tutma/hapsetme" eylemiyle adaletin o soğuk matematiğini aşıp, ahlaki bir zirveye (fazilete) sıçramasıdır. Kısas insanı eşitler, sabır ise insanı yüceltir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ekseninde sabrın buradaki dinamiğini tahlil eder. Kılıç'a göre acizken, elinden bir şey gelmiyorken mukabele etmemek "sabır" değildir; o çaresizliktir. Ayetteki "sabertüm" (sabrederseniz) emri; intikam almaya (âkabtüm) tam olarak gücü yettiği, o kılıcı kaldırdığı halde, sırf Allah'ın rızası ve erdem için o kılıcı kınına geri sokan o devasa "psikolojik efendiliği" temsil eder.

        Le hüve (لَهُوَ)

        Kök: l + h-v

        Pekiştirme bildiren "lâm" (le) edatı ve "o" anlamına gelen tekil eril zamirin birleşimidir. Şartın cevabını ve ilahi hükmü başlatır. "Elbette o (yaptığınız sabır)" anlamına gelir.

        Hayrun (خَيْرٌ)

        Kök: h-y-r

        Sözlükte "daha iyi, daha hayırlı, üstün olan, erdem, iyilik" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i tafdildir (kıyaslama ismi). Le hüve kurgusunun haberidir. "Mutlak surette daha hayırlıdır, çok daha üstündür" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün "şerrin (kötülüğün, eksikliğin) tam zıddı olarak; aklın, fıtratın ve vicdanın bir şeyi diğerine kasten tercih etmesi, onun içindeki faydayı ve bereketi seçmesi" manasına geldiğini açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğindeki (nazmındaki) bu dikey tırmanışı (hukuktan ahlaka geçişi) tahlil eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "misliyle ceza vermek" (bi misli) hukukun ve adaletin alanıdır. Ancak "sabretmek" (hayrun) ihsanın ve erdemin alanıdır. Kur'an, vahşi intikamı söküp atıp yerine adaleti (kısası) tesis ettikten sonra, insan ruhunu o adaletin soğuk ve hesapçı duvarlarında bırakmaz. Onu, bağışlamanın ve sabrın o sıcak, geniş ve "çok daha üstün/hayırlı" (hayrun) ufkuna doğru iterek tevhidi ahlakın zirvesini kurgular.

        Lis-sâbirîn (لِلصَّٰبِرِينَ)

        Kök: l + s-b-r

        "İçin" anlamındaki "lâm" (li) harf-i cerri ve "sabredenler, nefsini tutanlar, acıyı yutanlar" anlamlarındaki "s-b-r" kökünden türeyen ism-i fâilin çoğulunun birleşimidir. "Bizzat o sabredenlerin kendileri için (daha hayırlıdır)" anlamına gelir ve ayeti o ahlaki zaferle mühürler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulü bağlamında bu kapanışın (lis-sâbirîn) felsefi mesajını inceler. Aydar'a göre Allah, intikam alma hakkına sahipken, öfkesini yutup sabreden o kitleyi (sâbirîn) mutlak bir övgüyle taçlandırır. Güçsüzken sineye çekmek sosyolojik bir mecburiyettir; ama düşmanına tam olarak mukabele edebilecek gücü (âkabtüm) elinde tutarken sabretmek (sâbirîn), yeryüzündeki en zor şeydir. İşte bu yüzden Allah, sabrın sadece mağdura değil; o sabrı üreten iradenin, failin bizzat kendi ruhunu ve ahiretini "çok daha hayırlı" bir makama taşıdığını ilan ederek ayeti bitirir. Adalet toplumu onarır, sabır ise insanı Allah'a dost kılar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X