Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 125. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 125. Ayet

    اُدْعُ اِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ud’u ilâ sebîli rabbike bilhikmeti velmev’izati-lhasene(ti)(s) vecâdilhum billetî hiye ahsen(u)(c) inne rabbeke huve a’lemu bimen dalle ‘an sebîlih(i)(s) vehuve a’lemu bilmuhtedîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Rabb’inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en gü­zel yöntemle tartış. Kuşkusuz senin Rabb’in, yolundan sapanların kim oldu­ğunu en iyi bilendir; O, doğru yolda bulunanları da çok iyi bilir."

      Rabb’inin yoluna davet et. Bu beyan hakkında şöyle denilmiştir: Rabb’inin dinine davet et. Hikmetle. Hasan-ı Basrî demiştir ki hikmet Kurandır. Yani onları Allah’ın dinine Kur anla çağır. Bazıları da hikmetle hüccet ve kuvvetli deliller ile demektir, demiştir. Yani onları Allah’ın dinine kuvvetli delil ve kesin kanıtlarla çağır. Yani onları Allah’ın dinine hüccet ve kuvvetli delillerle bağla ki bu sebeple onda sebat etsinler.

      Güzel öğütle. Hasan-ı Basrî demiştir ki: Yani yüce Allah’ın Kitap’ta verdiği öğütlerle öğüt ver. Ebû Bekir el-Esam şöyle demiştir: Yani onlara, Allah’ın verdiği nimetleri hatırlat. Onlarla en güzel yöntemle tartış. Yani yumuşak sözler ve kanat germek suretiyle en güzel bir şekilde mücadele et ki Allah’ın dinini kabul etsinler ve Rab’lerine boyun eğsinler.

      Bunun gibi âlimler “Hatırla ki sana Kitap ve hikmeti öğretmiştim”; “Allah peygamberlerden, “Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz” İlâhî beyanlar hakkında da ihtilaf etmişlerdir. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: “Kitap ile hikmet birdir, İki ismidir, yani hikmet Kur’ândır. Bazıları da şöyle demiştir: Kitap Kur’ân’dır, o da vahyi işitmektir. Hikmet ise ilhamın vahyedilmesidir, o da sünnettir. Bazıları da: Kitap tenzildir (indirilendir), hikmet tenzile yerleştirilen mânadır. “Kitap ve hikmet birdir, o da Kur’ândır” diyen Rabb’inin yoluna hikmetle davet et sözünün Kur’ân olduğunu söyleyen ile iki kavramın bir olmadığını söyleyen burada şöyle söylüyor: Hikmet, hüccet ve burhandır; ya ilham yönünden yahut Kitaptan çıkarılıp ortaya konulması (tevil) yönünden.

      Bu sûrede belirtilen Rabb’inin yoluna hikmetle davet et meâlindeki cümlesinde geçen bu hikmetten biri “Onların karınlarından, farklı renk ve çeşitlerde şerbet (kıvamında bir sıvı) çıkar.. anlamındaki âyette ifade edilen husustur. Yani arıların karnından çıkar. Yine: “Sizin için sağmal hayvanlarda da kesin olarak ibret vardır. Nitekim size hayvanın karnında, besin artıklarıyla kan arasında (oluşan), içenlere lezzet veren saf süt içiriyoruz””. meâlindeki âyette belirtilen hususun yanı sıra kuru üzüm bağından ve değişik meyvelerden ve benzerlerinden çıkarıldığı belirtilen içeceklerin de hepsi Allah’ın hikmeti ile olmuştur. Yani onları Allah’ın dinine çağır, bunu onlara hatırlat, Allah’ın dinini kabul edip emrine boyun eğdikleri halde onlar onu ikrar etmektedirler.

      Güzel öğüt. Bu öğüt “Allah adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emreder.” meâlindeki beyanda belirtilenlerdir. Bunların hepsi hikmetin gerektirdikleri ve aklın güzel gördükleridir. Çünkü adalet, ihsan ve sözü edilen akrabaya verme, her bir insanın aklında güzel görülenlerdir. Yine çirkin işlerle, yasakları işlemeye son vermek de güzeldir, bunları işlemek ve yapmak da çirkin görülen şeydir. Sanki hikmet ilim ve amel etmeyi birlikte kapsar, sanki Allah şöyle buyurmuştur: Onları ilim ve amel ile birlikte Allah’ın dinine çağır ki onlara fayda sağlasın yahut onları yumuşak bir üslupla, bazan kanat gererek, bazan da sertlik ve zorbalıkla davet et. İşte bu bir şeyi lâyık olduğu yere koymaktır. Daha sona Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Öğüdü alasınız diye size öğüt veriyor”.

      Onlarla en güzel yöntemle tartış. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beya­nın şu şekilde yorumlanması muhtemeldir: Yani inkârlar üzerinde ikrarları sebebiyle onlarla mücadele et. Bu şu beyanlarda dile getirilen husustur: “O halde yaratanla yaratamayan bir olur mu?”; “Yerden en küçük bir rızık sağlama imkânı olmayan, buna güçleri yetmeyen şeylere mi tapıyorlar?”. “Allah size, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkü konumundaki köle ile, katımızdan kendisini güzel bir şekilde rızıklandırdığımız ve bundan gizli­açık başkalarını da yararlandıran kişiyi örnek veriyor”; “Yine Allah şu iki insanı örnek veriyor: Biri dilsizdir, elinden hiçbir şey gelmez, efendisinin sırtında yüktür, onu nereye gönderse yararlı bir sonuçla gelmez. Şimdi bununla adaleti emreden ve kendisi de dosdoğru yolda bulunan kimse bir olur mu?”; “Allah kiminize kiminizden daha fazla rızık verdi. Ama kendilerine fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilerle paylaşıp da onları bu hususta kendileriyle eşit hale getirmeye yanaşmıyorlar. Peki, onlar Allah’ın nimetini inkâr etmiş olmuyorlar mı?”. Bunlara benzeyen âyetler. Allah yukarıdaki âyette, aynen ikrar ettikleri hususları, inkâr ettiklerine karşı delil getirerek en güzel bir şekilde tartışmayı emretmiştir ki, onu kabul edip boyun eğmeye kendilerini mecbur etsin.

      Bunun yanında bu âyette din hakkında tartışma, bazılarının bazılarına karşı nasıl muamelede bulunmaları gerektiğini öğretmeye dair delil vardır. Çünkü Allah Rabb’inin yoluna hikmetle davet et buyurdu. Allah katındaki hikmetle, o da Kur an’dır yahut diğer kanıtlar ve açık delillerdir. Güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir şekilde tartış. İşte böylece bazısının bazısı ile Allah’ın gösterdiği şekilde tartışmaları gerekir. Nebi ve resûllerin firavunlar ve ekâbir takımı ile tartışmalarını Kitab’ında bu şekilde belirtmiştir ki, o tartışmalardan bazıları âyetlerde şöyle ifade edilmiştir: “Allah’ın kendisine verdiği iktidara dayanarak” Rabb’i hakkında İbrahim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi?”; “Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz?”’®" Yine Firavunun Mûsâ (a.s.) ile tartışması da böyledir, Allah onun hakkında şöyle buyurdu: “Firavun, “Âlemlerin Rabb’i de kimdir?” diye sordu. Mûsâ, “Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa, bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb’idir” diye cevap verdi”; “Mûsâ devamla şunu söyledi: “Şayet aklınızı kullanırsanız anlarsınız ki O, doğunun, batının ve bu ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb’idir”; “Firavun, “Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu.” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Mûsâ asâsmı atıverdi; bir de ne görsünler, asâ düpedüz bir yılan oluvermiş!”. Daha birçok örnek vardır. İşte bu resûl ve nebilerin firavunlar ve düşmanlarla tartışmasıdır, ya evliya arasındaki tartışmalar nasıl olur? Bunların hepsi din hakkında tartışmaktan yüz çeviren ve bu hususta konuşmak ve delil getirmekten kaçınanları reddeder.

      Kuşkusuz senin Rabb’in, yolundan sapanların kim olduğunu en iyi bilir. Bu beyanda onların sapıklığa nispet edilmesi işaret ve kinâye yolu ile olup açık ifadelerle değildir. Çünkü yüce Allah, resûlüne öğrettiği ve yapmasını emrettiği güzel muameleden dolayı açıkça: “Siz Allah’ın yolundan saptınız” buyurmadı. Çünkü bu ifade tarzı kabul edilmeye daha yakın, kalpleri daha çok meylettirici ve daha etkileyicidir. Görmez misin ki yüce Allah Mûsâ (a.s.) ile Hârûn’u (a.s.) Firavuna gönderince ikisine hitaben şöyle buyurdu: “Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslûpla söyleyin, ola ki aklını başına alır veya içine bir korku düşer”.

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        "Tanrı'nın yoluna insanları hikmetle, güzel güzel nasihatle da'vet et; bir de onlarla mübâhase ederken en iyi tarîk hangisi ise onu tut; senin Tanrı'n yok mu, işte o, yolundan sapanı da bilir, hidâyeti kabul edenleri de bilir."

        FİKİRLE VE GÜZELLİKLE

        Ayet-i kerîme (أَتَى أَمْرُ اللَّهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ) tarzındaki tehdîd-i mehîb ile başlayan Sûre-i Nahl'in son sayfasındadır.

        Şüphe yoktur ki aleyhissalâtu vesselâm Efendimize teveccüh eden bu hitâb-ı sübhânî o Peygamber-i güzînin ümmetine de teveccüh eder. Ayetteki (sebîl) den maksad bütün hakâyıkı, bütün fezâili câmi olan Müslümanlıktır.

        Neden inkâr ederler?

        Gayet fıtrî bir din olan; daha doğrusu fıtratın kendisinden başka bir şey olmayan İslâmı kabul etmeyenler, ya o dîn-i ilâhînin ruhundaki sırr-ı mübîni, sırrındaki rûh-ı güzîni göremiyorlar; yahut gördükleri halde nefsânî bir yığın esbabın tesiri altında kalarak görmek istemiyorlar.

        Sertlik, düşman eder...

        İmdi, İslamın esasını, yahut fürû'undan bir kısmını kabul etmeyenlere karşı bu emr-i ilâhîye tevfik-i hareket olunmaz da -bermutad- şiddetli davranılırsa, bu şiddetle pek makûs, pek menhûs tesirler husûle getirilmiş olur.

        Evet, dini anlayamadıkları için fikirlerine mülayim bulamayanlar, böyle bir harekete karşı İslâmın büsbütün düşmanı kesilirler.

        Hakâyık-ı dîniyeden inatları sâikasıyla yüz çevirenler ise, o haşin muâmelâtı görür görmez, dine de, erbâb-ı dine de i'lân-ı harbe kalkışırlar.

        Yumuşaklık ve hikmet ile tebliğ

        Zaten hiddetler, şiddetler, tazyikler, cebirler hep aczin meşîmesinden düşen bir sürü eksik mahlûklardır ki, beşeriyet muztar kalmadıkça bunları âgûş-i kabülüne alamaz; alsa da mümkün değil sevemez. İnsanlar rifk ister, mülâyemet ister; iknȧiyatta getirilecek deláilin hem hakîm, hem halîm bir ağızdan çıkmasını bekler.

        Resûl-i Muhterem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri mucizelerin bâhirini, şiddetlerin en kähirini göstermek iktidarında iken bakınız, insanları Allah yoluna getirmek için hangi tarîkı ihtiyâr etmekle memur.

        Kemal'in dediği gibi, "Fikre galebe yine fikrin şanındandır."

        Mülhid yahut muânid fikirleri devirecek kudreti kendilerinde görmeyenler; sebîl-i hakkı bulabilmek için bir hayli mücâhede geçirmiş olmayanlar, mevki-i irşâda çıkıp da ibadullahı idlâle kalkışmamalıdır.

        Vaizlik, násihlik, mürşidlik gayet müşkil vazifelerdir.

        Din "umacı" oldu...

        Sözlerini dinletebilip de efkârı arkalarından getiremeyenler, cemaati kābil-i hitâb olmamakla töhmetleyerek işin içinden sıyrılıveriyorlar; asıl kabiliyetsizliğin, aczin kendilerinde olduğunu hiç hatırlarına getirmiyorlar!

        Ömründe medrese, mektep görmemiş; üç beş uydurma hadis ile sekiz on şenî masaldan başka sermaye-i marifet edinememiş ümmî vaizler kürsîlere tasarruf edeliden beri, bu millet-i merhûme, dini umacı heyetinde, sahib-i şeriatı da -hâşâ- yeniçeri ağası fıtratında tahayyül etmeye başladı! İslâmın o pák, o nezîh, o ilâhî sîmâsı birçoğumuzun hayalinden silindi gitti!

        Hiç, esasa imanı olmayanları cehennemle korkutmak; yahut o pek acîb bir kılığa soktukları cennetle avutmak mümkün olur mu?

        Vâizler işinin ehli olmalı

        Ne garibdir ki: Derse çıkacak hoca efendiden icazetnámeden başka sıkı bir imtihan geçirmiş olmasını isteriz de vaaz kürsüsüne tırmanacak mürşid-i kâmilden hiç de ehliyetnâme sormayız!

        Halbuki iş aksine olmak lazım gelirdi. Öyle ya okutacağı dersi hakkıyla bilmeyen müderris, esasen tedrise kalkışamaz. Zira karşısındaki talebe temyiz iktidarında olduğu için hocasının aczine yarım saat bile dayanamaz.

        Vâizlerin mevkii ise böyle müşkil değil; çünkü cemaatin bir kısmı din nâmına söylenen her sözü dinlemek itiyâdındadır!

        Üdebâ-yı ulemâdan Ziya Paşa merhum, "Bizde gayet mühim iki vazife vardır ki bi'l-iltizam en ehliyetsiz ellere tevdî olunur: Biri nahiye müdürlüğü, diğeri çocuk lalalığı" diyor ki, biz buna bir de "vâizliği ilave etmek için hiç düşünmeye hacet görmüyoruz.

        İnkârın sebepleri bilinmeli, tedavi olunmalı

        Vâizlik, mürşidlik edecek adamın sebîl-i hakkı tanıması kâfi değildir; o caddeye çıkan yolların nerelerden sapmak ihtimali olduğunu iyice bilmelidir.

        Bir de yanlış yol tutanlara "Dalâlettesin!" demekle iş bitmez.

        Oraya nasıl düşmüş; sâha-i reşâda nasıl çıkacak, buralarını tamamıyla tayin etmeli, sonra bîçârelerin eline yapışmalıdır.

        Hele "tekfir, tehdîd makamında ele alınacak silahlardan değildir. Zira bunun îka' edeceği mevt-i mânevîyi duyacak hisler pek azaldı.

        Onun için "Sus! Kâfir oldun..." nidâsı top gibi patlasa, yine kuru sıkı telâkki olunacak!

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          Üd'u (ٱدْعُ)

          Kök: d-a-v (nakıs fiil)

          Sözlükte "çağırmak, seslenmek, davet etmek, birini bir hedefe veya yola yöneltmek için nida etmek, dua etmek" anlamlarındaki "d-a-v" kökünden türeyen tekil muhatap emir fiilidir. "Çağır, davet et, seslen" anlamına gelir. Vahyin taşıyıcısına (ve onun şahsında tüm inananlara) yönelik temel, varoluşsal ve sarsılmaz bir eylem emridir.

          İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "d-a-v" kökünün asıl anlamının "bir kimseyi, bulunduğu yerden, inançtan veya konumdan, senin bulunduğun veya hedeflediğin bir şeye doğru yönelmesi (meyletmesi) için bir ses veya nida ile kasten çağırmak" olduğunu açıklar.

          Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında bu fiilin (davet eyleminin) felsefi derinliğini tahlil eder. Râgıb'a göre "üd'u" (çağır) emri, sadece kelimeleri havaya savurmak veya kuru bir tebliğ yapmak değildir. Bu eylem; muhatabın aklını, vicdanını ve fıtratını harekete geçirecek, onda bir karşılık (icabet) uyandıracak şekilde, son derece bilinçli, amaçlı ve etkili bir varoluşsal "çekim gücü" oluşturmaktır.

          Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "davet" kavramının İslam'ın ontolojik temeli olduğunu inceler. Izutsu'ya göre, Yahudilik gibi etnik (soya bağlı) dinlerden farklı olarak İslam, evrensel bir "davet" (da'vet) dinidir. İnsanın kurtuluşu soyunda değil, bu ilahi çağrıya (üd'u) kulak verip icabet etmesindedir. Davet eylemi, İslam'ı statik bir inanç olmaktan çıkarıp, bütün insanlığı hedef alan sarsılmaz, dinamik ve dışa dönük bir "hareket" (aksiyon) haline getirir.

          İlâ (إِلَىٰ)

          Kök: i-l-y (edat)

          "-E/-a, ...-ya doğru" anlamlarına gelen, bir hedefe, bir varış noktasına veya bir sınıra yönelişi bildiren harf-i cerdir. Davetin hedefini ve rotasını başlatır.

          Sebîli (سَبِيلِ)

          Kök: s-b-l

          Sözlükte "yol, anayol, açık güzergâh, hedefli yürüyüş, yöntem" anlamlarına gelen isimdir. İlâ edatının mecrurudur (tamlayanıdır). "Yoluna, o güzergâha (çağır)" anlamına gelir.

          İbn Fâris, "s-b-l" kökünün "uzayıp giden, kesintiye uğramayan, üzerinde yürüyeni hedefine ulaştıran açık ve belirgin yol" manasına geldiğini belirtir. Yağmura "sebel" denmesi de gökten yere doğru kesintisiz, süzülerek inen bir yol izlemesindendir.

          Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "sebîl" kelimesinin etimolojik serüvenini tahlil eder. Jeffery'e göre bu kelime Sami dillerinde ortak bir köke sahiptir ve köken olarak Süryanice/Aramice "šbīlâ" (yol, öğreti yolu) kelimesinden Arapçaya geçmiştir. Kur'an, bu kelimeyi sadece fiziksel bir "yol" olarak değil; teolojik, felsefi ve ahlaki bir "öğreti ve yaşam tarzı" (tarikat/din) metaforu olarak o devasa manasıyla lügatine katar.

          Rabbike (رَبِّكَ)

          Kök: r-b-b + k

          Sözlükte "sahip, efendi, koruyup gözeten, terbiye eden" anlamlarındaki "Rabb" ismi ve muhatap tekil (senin) zamirinin birleşimidir. Sebîli isminin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur okunur. "Rabbinin (yoluna)" anlamına gelir.

          Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki muzafun ileyh tamlamasının (Rabbike / senin Rabbinin) çok güçlü bir tevhidi "tahsis ve aidiyet" (tekel/sınırlandırma) kurgusu inşa ettiğini belirtir. Davet edilecek yol; peygamberin kendi icat ettiği bir yol, felsefi bir mektep veya bir aşiretin ideolojisi değildir. Yol doğrudan doğruya (mutlak bir mülkiyetle) kâinatı terbiye eden o ilahi otoriteye, "Rabb'e" aittir.

          Bil-hıkmeti (بِٱلْحِكْمَةِ)

          Kök: b + h-k-m

          "İle, vasıtasıyla, kullanarak" anlamlarındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ve "bilgelik, isabet, felsefi derinlik, adaleti yerli yerine koyma, doğru yargı" anlamlarındaki "hıkmet" (hikmet) isminin birleşimidir. Üd'u fiilinin hâli veya vasıtasıdır (davetin nasıl yapılacağını gösteren ilk metodolojik araçtır). "Hikmet ile, o derin ve isabetli bilgelik ile (davet et)" anlamına gelir.

          İbn Fâris, "h-k-m" kökünün asıl anlamının "birini veya bir şeyi haksızlıktan, taşkınlıktan ve zulümden alıkoymak, engellemek ve sarsılmaz bir sınır/ölçü çizmektir" (atın ağzına takılan geme 'hakeme' denmesi bundandır) şeklinde açıklar. Hikmet; düşüncenin ve sözün taşkınlıktan, cehaletten ve saçmalıktan korunarak "en sağlam, en doğru ve sarsılmaz ölçüye (kıvama)" oturtulmasıdır.

          Râgıb el-İsfahânî, "hikmet" kavramının epistemolojik boyutunu tahlil eder. Râgıb'a göre hikmet, sadece çok bilgi sahibi olmak değildir. Hikmet; aklı ve ilmi kullanarak varlığın ardındaki asıl hakikati (gerçeği) isabetli bir şekilde kavramak ve bu idraki en doğru sözle (veya eylemle) muhatabın seviyesine uygun olarak ifade etmektir. Kuru bir bilgi değil, akla ve kalbe tam isabet eden "varoluşsal bir kavrayıştır".

          Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ve ahlak ekseninde "bil-hıkmeti" (hikmet ile) metodunun kime yönelik olduğunu inceler. Cündioğlu'na göre, davet edilen kitleler tek tip değildir. Hikmet; aklını kullanan, felsefi derinliğe sahip, delil ve mantık arayan entelektüel zihinlere hitap eden en üst perdedir. Hikmetle davet etmek; bağırıp çağırarak veya korkutarak değil; ontolojik delilleri, evrenin nizamını ve aklın sarsılmaz yasalarını kullanarak muhatabın zihnini ikna eden o rafine, soğukkanlı ve "isabetli bilgeliktir".

          Vel-mev'ızati (وَٱلْمَوْعِظَةِ)

          Kök: v + v-a-z

          "Ve" bağlacı ile "öğüt, nasihat, kalbi yumuşatacak uyarı, ibret verici söz" anlamlarındaki masdar/ismin birleşimidir. Harf-i cerin etkisiyle mecrur okunur. Davetin ikinci metodolojik aracıdır. "Ve öğüt ile, o uyarıcı nasihat ile" anlamına gelir.

          İbn Fâris, "v-a-z" kökünün "muhatabın duyduğunda kalbini titreten, onu korkuyla karışık bir umuda sevk eden, katılaşmış hislerini yumuşatıp incelten ve ahlaki bir uyanışa (gözyaşına) iten etkili söz ve nasihat" manasına geldiğini açıklar.

          Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ekseninde "hikmet" ile "mev'ıza" (öğüt) arasındaki o muazzam pedogojik denklemi tahlil eder. Kılıç'a göre hikmet zihni/aklı hedeflerken, mev'ıza doğrudan "duyguları ve kalbi" hedefler. Toplumun her kesimi felsefi delilleri (hikmeti) anlayacak seviyede olmayabilir; sıradan insanlar, günahkârlar veya kalbi katılaşmış olanlar için "mev'ıza" (öğüt/nasihat) gerekir. Ancak Kur'an, davetçinin kibirlenerek, azarlayarak veya aşağılayarak nasihat etmesini yasaklar; öğüt, fıtratı kanatmadan, kalbi şefkatle uyararak yapılmalıdır.

          El-haseneti (ٱلْحَسَنَةِ)

          Kök: h-s-n

          Sözlükte "güzel, iyi, estetik ve ahlaki kusursuzluk barındıran, hoş, incelikli" anlamlarındaki kökten türeyen sıfattır. Mev'ıza ismini niteleyerek "En güzel olan, (içinde pürüz ve kabalık bulunmayan) o estetik öğüt ile" anlamını oluşturur.

          Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "hasene" kavramının taşıdığı o estetik ve ahlaki bütünlüğü tahlil eder. Izutsu'ya göre "hasene" (güzellik); kubh'un (çirkinliğin, kabalığın ve nefretin) zıddıdır. Davetteki öğüdün (mev'ızanın) "hasene" olması; o sözün sadece içerik olarak doğru olmasını değil, aynı zamanda üslup, zamanlama, nezaket ve empati açısından "kusursuz bir estetiğe" ve ahlaki zarafete sahip olmasını emreder. Çirkin, kırıcı ve nobran bir üslupla söylenen hakikat, ontolojik olarak "hasene" değildir ve hedefine ulaşamaz.

          Ve câdilhüm (وَجَٰدِلْهُم)

          Kök: v + c-d-l + h-m

          "Ve" bağlacı, "tartışmak, fikirsel mücadeleye girmek, sıkı sıkıya savunma/hücum yapmak" anlamlarındaki "c-d-l" kökünden mufâale babında (mücadele) türeyen tekil muhatap emir fiili ve "onlarla" (hüm) zamirinin birleşimidir. Davetin üçüncü ve en zorlu metodunu başlatır. "Ve onlarla mücadele et, onlarla fikri bir tartışmaya/diyaloga gir" anlamına gelir.

          İbn Fâris, "c-d-l" kökünün asıl anlamının "bir ipi çözülmemesi için son derece sıkı ve sert bir şekilde bükmek" veya "güreşte rakibini sımsıkı kavrayıp onu sert bir zemine çarparak düşürmek" olduğunu açıklar. Mecazen bu kelime, "karşı tarafın sözünü delillerle boşa çıkarmak, kendi argümanlarını sıkı sıkıya örüp rakibi kelimelerle/fikirlerle yere sermek" (mücadele/cedel) manasını kazanmıştır.

          Râgıb el-İsfahânî, "cedel" kavramının felsefi sahadaki riskini tahlil eder. Râgıb'a göre hikmet ve öğüt (mev'ıza) genellikle hakikati arayanlara karşı kullanılır. Ancak "cedel" (tartışma); hakikate direnen, itiraz eden, inatçı ve polemik üreten kesimlere (müşriklere/ehl-i kitaba) karşı aklın kılıcını çekmektir. Bu yüzden Kur'an cedeli mutlak surette serbest bırakmaz, onu hemen ardından gelen "en güzel olma" (ahsen) şartına bağlayarak frenler.

          Diyanet İslam Ansiklopedisi, tebliğ metodolojisi ve kelam bağlamında bu ayetteki üçlü tasnifi (hikmet, mev'ıza, cedel) açıklar. İslam filozofları (özellikle İbn Rüşd) bu ayeti toplumun üç sosyolojik/epistemolojik katmanına hitap olarak okumuşlardır: Filozoflar/aydınlar için "Burhan/Hikmet" (delil), geniş halk kitleleri için "Hitabet/Mev'ıza" (öğüt), ve inatçı muhalifler veya teologlar için ise "Cedel" (diyalektik/tartışma) metodu.

          Billetî (بِٱلَّتِى)

          Kök: b + l-t-y

          "İle, vasıtasıyla" anlamındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ve "o şey ki, şu özellik ki" anlamlarına gelen tekil dişil ism-i mevsulün (elletî) birleşimidir. "O (yol/yöntem) ile ki" anlamına gelir.

          Hiye (هِىَ)

          Kök: h-y (zamir)

          "O" anlamına gelen tekil dişil ayrık (munfasıl) zamirdir. İsm-i mevsulün sıla cümlesini başlatır.

          Ahsenü (أَحْسَنُ)

          Kök: h-s-n

          Sözlükte "daha güzel, en güzel, en estetik, en nazik, ahlaken en mükemmel" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i tafdildir (kıyaslama/üstünlük sıfatıdır). "O en güzel olanla, o daha nazik/üstün olan (metot) ile" anlamına gelir.

          Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiği (nazmı) bağlamında ayetteki "hasene" (güzel) ile "ahsen" (en güzel) sıfatları arasındaki o muazzam retorik tırmanışı tahlil eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre; "öğüt" (mev'ıza) verilirken zaten muhatap dinlemeye meyillidir, bu yüzden ona sadece "güzel" (hasene) bir öğüt vermek yeterlidir. Ancak iş "tartışmaya/mücadeleye" (câdilhüm) gelince; ortada bir inat, zıtlaşma ve öfke riski vardır. İnsan nefsi tartışmada galip gelmek için çirkinleşmeye, hakaret etmeye ve üslubunu bozmaya çok yatkındır. İşte Kur'an, tam da bu en tehlikeli (kırılgan) anı kontrol altına almak için, tartışma üslubunun sıradan bir güzellikte değil, mutlak surette fıtratın "en güzel, en nazik, en ahlaklı ve en ölçülü" (ahsen) sınırlarında kalmasını emrederek, cedeli bir polemik bataklığı olmaktan kurtarır.

          İnne (إِنَّ)

          Kök: i-n-n (edat)

          Kendisinden sonraki ismi nasb eden, cümleye mutlak kesinlik, şüphe götürmezlik ve felsefi bir pekiştirme katan tekid edatıdır. Davetçinin psikolojik sınırını belirleyecek o ilahi yargıyı başlatır. "Şüphesiz ki, hiç şüphe yok ki" anlamına gelir.

          Rabbeke (رَبَّكَ)

          Kök: r-b-b + k

          "Sahip, efendi, terbiye eden" anlamlarındaki "Rabb" ismi ve "senin" (ke) zamirinin birleşimidir. İnne edatının ismidir (öznesidir). "Muhakkak ki senin Rabbin" anlamına gelir.

          Hüve (هُوَ)

          Kök: h-v (zamir)

          "O" anlamına gelen tekil eril munfasıl (ayrık) zamirdir.

          Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "hüve" (o) zamirinin sıradan bir özne olmadığını, mübteda ile haber arasına giren "zamîr-i fasl" (ayırma ve vurgu zamiri) işlevi gördüğünü belirtir. Suyuti'ye göre bu zamir, cümlenin anlamını eşsiz bir "hasr" (tekel/sınırlandırma) kurgusuna sokarak; "Hakikati bilen başkası değil, işte bizzat, bütünüyle ve sadece O'dur (Senin Rabbindir)!" şeklinde sarsılmaz bir ilahi otorite ilanıdır.

          A'lemü (أَعْلَمُ)

          Kök: a-l-m

          Sözlükte "daha iyi bilen, en iyi bilen, ilmi mutlak olan, her şeyin içyüzünü kavrayan" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i tafdildir (kıyaslama/üstünlük ismi). İnne'nin haberidir (yargısıdır). "(O) en iyi bilendir" anlamına gelir.

          İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "bir şeyin üzerinde, onu diğer nesnelerden farklı kılan, gözle görülür veya akılla kavranır sarsılmaz bir iz, işaret veya damga (alâmet) bulunması" manasına geldiğini açıklar. Allah'ın "a'lem" olması; insan ruhundaki o gizli sapanların (veya hidayete erenlerin) niyetlerini, hiçbir yanılgı payı olmadan, mutlak bir felsefi ve ontolojik işaretle (ilmiyle) bütünüyle okuması ve kavramasıdır.

          Bimen (بِمَن)

          Kök: b + m-n

          "İle, -i/-ı, hususunda" anlamlarındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ve "kim, o kimse ki" anlamlarındaki ism-i mevsulün birleşimidir. İlahi bilginin hedefini gösterir. "O kimseleri (en iyi bilendir) ki" anlamına gelir.

          Dalle (ضَلَّ)

          Kök: d-l-l

          Sözlükte "kaybolmak, yoldan sapmak, şaşırmak, hedeften uzaklaşmak" anlamlarındaki kökten türeyen mazi (geçmiş zaman) fiildir. Men ism-i mevsulünün sıla cümlesidir. "(O yoldan) kimin saptığını, kimin kaybolduğunu" anlamına gelir.

          İbn Fâris, "d-l-l" kökünün "hüdâ'nın (doğru yolun, rehberliğin ve hedefin) tam zıddı olarak; yolcunun anayoldan çıkıp yönünü, izini ve aklını tamamen kaybederek belirsizlik içinde savrulması" manasına geldiğini açıklar.

          Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "dalalet" (sapma) ile "hidayet" (doğru yola girme) arasındaki o devasa felsefi zıtlığı inceler. Izutsu'ya göre "dalle" (saptı) eylemi, sadece bir inanç eksikliği değil; aklın, fıtratın ve evrenin o kusursuz rotasından (sebîlinden) koparak, insanın kendi elleriyle kendi varoluşunu ontolojik bir hiçliğe ve karanlığa sürüklemesidir.

          An (عَن)

          Kök: a-n (edat)

          "-Den/-dan, ...hakkında, ...üzerinden" anlamlarına gelen, bir şeyden uzaklaşmayı ve kopuşu bildiren harf-i cerdir (mücâveze edatı). Dalle (sapma) fiilinin nereden koptuğunu işaretler.

          Sebîlihî (سَبِيلِهِۦ)

          Kök: s-b-l + h-v

          "Yol, anayol" anlamlarındaki isim ve "O'nun" (hî) zamirinin birleşimidir. An edatının mecrurudur (tamlayanıdır). "O'nun (Allah'ın) yolundan, o tevhidi ana rotadan (kimin saptığını)" anlamına gelir.

          Ve hüve (وَهُوَ)

          Kök: v + h-v

          "Ve" bağlacı ile "O" zamirinin birleşimidir. Cümlenin ikinci ve zıt yönlü ontolojik yargısını başlatır. "Ve yine O'dur" anlamına gelir.

          A'lemü (أَعْلَمُ)

          Kök: a-l-m

          "En iyi bilen, ilmi mutlak olan" anlamına gelen ism-i tafdilin ayet içindeki tekrarıdır.

          Bil-mühtedîn (بِٱلْمُهْتَدِينَ)

          Kök: b + h-d-y

          "İle, -i/-ı" anlamlarındaki "bâ" (bi) harf-i cerri ve "yolunu bulanlar, doğru yola girenler, hidayete erenler" anlamlarındaki "h-d-y" kökünden ifti'al babında (ihtidâ) türeyen ism-i fâilin çoğulunun birleşimidir. "Hidayete ermiş olanları da (en iyi O bilir)" anlamına gelir ve ayeti o mutlak ilahi teraziyle noktalar.

          Prof. Dr. Hidayet Aydar, tebliğ felsefesi ve insanın varoluşsal sınırları ekseninde ayetin bu kapanış kurgusunu (dalle ve mühtedîn) tahlil eder. Aydar'a göre ayetin başındaki "davet, öğüt ve tartışma" (üd'u, mev'ıza, cedel) emirleri peygambere (veya müminlere) ağır bir misyon yüklemiştir. İnsan fıtratı, bu daveti yaparken muhatabın inanmamasından dolayı kendini parçalamaya, öfkelenmeye veya kendini sorumlu hissetmeye (psikolojik yüke) çok yatkındır. Kur'an, ayetin sonunda "Kimin saptığını (dalle) ve kimin hidayeti bulduğunu (mühtedîn) en iyi bilen sadece Allah'tır" diyerek muazzam bir teolojik fren yapar. Davetçinin görevi sadece "en güzel şekilde" hakkı söylemektir; kimin cennetlik, kimin cehennemlik olduğuna karar vermek, kalpleri zorlamak veya hidayeti yaratmak insanın işi değildir. Bu ayet, davetçiyi "hâkim/yargıç" olmaktan çıkarıp, onu sadece şefkatli ve ahlaklı bir "elçi" makamına (kendi insani sınırlarına) çeker. Hidayet de dalalet de mutlak ilahi bilginin (A'lem) tasarrufundadır.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X