اِنَّمَا جُعِلَ السَّبْتُ عَلَى الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَيَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 124. Ayet
Daralt
X
-
“Sebt gününün gözetilmesi sadece onun hakkında görüş ayrılığına düşenlere gerekli kılınmıştı. Rabb’in kıyâmet gününde, ayrılığa düştükleri meseleyle ilgili olarak onların arasında hükmünü verecektir”
Sebt gününün gözetilmesi sadece onun hakkında görüş ayrılığına düşenler. Bazıları şöyle demiştir: Mûsâ (a.s.) îsrâiloğullan’na kendilerini haftada bir gün cuma günü ibadete ayırmalarını ve dünya işlerinden o gün sıyrılmalarını emretti. Bunun üzerine onlar da şöyle dediler: Biz cumartesi gününü kendimizi ayırırız, çünkü Allah cumartesi günü hiçbir şey yaratmadı dediler. Onlardan bir grup da “Peygamberinizin size emrettiğine bakın, onu alın.” dediler. İşte bu onların ihtilafıdır. Bunun üzerine istedikleri gibi, cumartesi günü onlara ayrıldı, sonra o günde Allaha isyan etmeyi helâl kabul ettiler, bu sebeple yüce Allah da o günde iş yapmanın ceza olmak üzere onlara haram kılmıştır. Hasan-ı Basrî ve Katâde şöyle demişlerdir ki: Sebt gününün gözetilmesi gerekli kılındı, yani onlar ancak cumartesi gününde lânete uğradılar da maymuna döndürüldüler, yani cumartesi günü hakkında ihtilafa düşenler. İhtilafları, bazısının cumartesi gününü helâl bazısının haram kabul etmeleriydi. Ebû Bekir el-Esam şöyle demiştir: Onların ihtilafa düşmesi elçi ve nebileri yalanlamaya dair olmuştur, bir kısmı peygamberleri tasdik etmişler, bir kısmı da yalanlamışlardır. Bu sebeple yüce Allah ceza olmak üzere cumartesi gününü onlara yasaklı gün yaptı. Yahut ihtilafları Mûsâdan (a.s.) tuhaf mûcizeler istemeleri ve “Allah’ı açıktan görmedikçe ey Mûsâ sana inanmayacağız”; “Onların ilâhları gibi bize de ilâhlar yap” demeleri ve benzeri isteklerinde olduğu gibi korkunç isteklerde bulunmalarıdır.
Sebt gününün gözetilmesi sadece onun hakkında görüş ayrılığına düşenlere gerekli kılınmıştı. Bu beyan iki anlama gelir: Birincisi cumartesi imtihanı, ancak onun hakkında görüş ayrılığına düşenlere gerekli kılmmıştır. Yani o günde itaatin dışma çıkanlar hakkında gerekli kılındı, çünkü yüce Allah: Yoldan çıkmaları sebebiyle buyurdu. İkincisi: Cumartesi günü cezası o güne saldıranlar hakkında verilip ihtilafa düşenler hakkında değildir. Çünkü içlerinden bir grup onlara bunu yasakladılar, bir grup da o güne saldırdılar. İşte bu sebeple Allah saldıranları yok edip onlara bunu yasaklayanları yok etmedi. Sebt günü hakkında ihtilafa girenler meâlindeki beyanın Mûsâ (a.s.) hakkında yahut sebt günü hakkında ihtilafa düştüler ve bundan dolayı cezalandırıldılar mânasına gelmesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Rabb’in kıyâmet gününde, ayrılığa düştükleri meseleyle ilgili olarak onların arasında hükmünü verecektir. Onların arasında ceza vererek hükmeder yahut hak yolda olan üe bâtıl yolda olanı açıklamaya hükmeder demektir. Fakat şöyle bir soru sorulursa: Allah dünyada hak yolda olanla bâtıl yolda olanı açıklamış, öyle ki bir grubu helâk etmiş, diğer bir grubu da kurtarmışsa ayrılığa düştükleri meseleyle ilgili olarak onların arasında hükmünü verecektir meâlindeki beyanı nasıl söylemiştir? Fakat belirttiğimiz üzere bunun ceza vermek suretiyle olması ihtimali vardır.
Yorumu Yorumla
-
İnnemâ (إِنَّمَا)
Kök: i-n-n + m-a (edat)
Kendisinden sonraki hükmü mutlak bir tekele alan, tekid (kesinlik) edatı "inne" ve onu isim cümlesine bağlayıp sınırlandıran "mâ" edatının (kâffe) birleşimidir. "O halde muhakkak ki ancak, şu kesin ki sadece ve sadece" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "innemâ" edatının mutlak bir "hasr ve kasr" (sınırlandırma ve tekel altına alma) işlevi gördüğünü belirtir. Suyuti'ye göre, önceki ayetlerde Hz. İbrahim'in evrensel hanifliği ve şükrü övüldükten sonra, bu edatla başlayan cümle; Yahudilerin kutsal saydıkları Şabat (Cumartesi) yasağının evrensel bir dinî kural olmadığını, "sadece ve sadece" o topluma has, tarihi ve cezai bir kısıtlama olduğunu gramatikal bir çit çekerek (innemâ diyerek) kesinleştirir.
Cu'ıle (جُعِلَ)
Kök: c-a-l
Sözlükte "yapmak, kılmak, dönüştürmek, bir şeyi bir halden başka bir hale sokmak, yasa/hüküm koymak" anlamlarındaki kökten türeyen meçhul (edilgen) mazi fiildir. "Kılındı, mecbur tutuldu, (hüküm olarak) konuldu" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "c-a-l" kökünün "yaratmak (halk)" eyleminden farklı olduğunu; var olan bir nesneye, kişiye veya zamana yeni bir hukuki statü, özellik veya görev yüklemek manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "ce'l" eyleminin fıkhi ve teolojik mahiyetini tahlil eder. Râgıb'a göre Şabat'ın "cu'ıle" (kılındı) fiiliyle edilgen ve sonradan oluşturulmuş bir hüküm olarak verilmesi; bu günün aslında fıtri bir kutsallığı olmadığını, İsrailoğullarının kendi taşkınlıkları ve isyanları sebebiyle Allah tarafından onlara sonradan "bir imtihan ve külfet olarak atandığını/yasallaştırıldığını" gösterir.
Es-sebtü (ٱلسَّبْتُ)
Kök: s-b-t
Sözlükte "dinlenmek, işi bırakmak, kesintiye uğramak, hareketin durması" anlamlarına gelen ismin harf-i tarif (el) ile belirlenmiş (marife) halidir. Cu'ıle fiilinin naib-i failidir (sözde öznesidir) ve merfu okunur. "O Cumartesi günü, o Şabat tatili/kısıtlaması" anlamına gelir.
İbn Fâris, "s-b-t" kökünün asıl anlamının "bir şeyi kesip atmak, devam eden bir işi aniden durdurmak, yürüyüşü veya faaliyeti kesmek" olduğunu açıklar. Cumartesi gününe bu ismin verilmesi, Yahudilerin o gün her türlü dünyevi işi ve hareketi kesip durmalarından (sebt etmelerinden) kaynaklanır.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "es-sebt" kavramının etimolojik şeceresini inceler. Jeffery'e göre bu kelimenin Arapça "kesmek/durmak" köküyle fonetik bir benzerliği olsa da; dinsel bir terim ve gün adı olarak doğrudan doğruya İbranice "Shabbat" (dinlenme/cumartesi) kelimesinin Aramice/Süryanice "Shabtâ" formu üzerinden Arapçaya geçmiş ve Kur'an'ın lügatine yerleşmiş halidir. Kur'an, bu yabancı dinsel terimi (Sebt) kendi polemik diline katarak tarihi bir reddiye kurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, dinler tarihi bağlamında "Sebt" yasağını açıklar. Ansiklopediye göre Yahudi şeriatında Şabat, ateş yakmanın, yemek pişirmenin, seyahat etmenin ve çalışmanın mutlak surette yasaklandığı; ihlal edenin ölümle cezalandırıldığı ağır bir ritüeldir. Kur'an, Müslümanlara (veya İbrahim'in saf dinine uyanlara) Cuma gününü bir ibadet toplanması olarak verse de, işi tamamen "kesip atmayı" (sebti) emretmemiş, ibadetten sonra yeryüzüne dağılıp rızık aramayı (hareketi) meşru kılmıştır.
Alellezîne (عَلَى ٱلَّذِينَ)
Kök: a-l-v (edat) + l-z-y
"Üzerine, -e/-a karşı" anlamlarına gelen "alâ" harf-i cerri ve "o kimseler ki" anlamlarındaki çoğul ism-i mevsulün birleşimidir. Hükmün kimin boynuna yüklendiğini belirler. "O kimselerin üzerine, sadece o kişilere karşı (kılındı)" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "alâ" (üzerine) edatının "isti'lâ ve süklet" (tepeden inen bir yük ve ağırlık) kurgusu inşa ettiğini belirtir. Sebt (Şabat) yasağı bir lütuf (li) değil, doğrudan doğruya o toplumun boynuna ağır bir zincir gibi geçirilmiş hukuki bir "yüktür" (alâ).
İhtelefû (ٱخْتَلَفُوا۟)
Kök: h-l-f
Sözlükte "ayrılığa düşmek, birbirine ters düşmek, anlaşmazlığa varmak, zıtlaşmak, peş peşe gelmek" anlamlarındaki kökten ifti'al babında (ihtilaf) türeyen çoğul mazi (geçmiş zaman) fiildir. Ellezîne ism-i mevsulünün sıla cümlesidir. "İhtilaf ettiler, ayrılığa/çatışmaya düştüler" anlamına gelir.
İbn Fâris, "h-l-f" kökünün "iki şeyin birbiriyle eşleşmemesi, birinin diğerinin zıddı yöne gitmesi veya birbiri ardına (birbirinin yerini alarak) gelmesi" manasına geldiğini açıklar. İfti'al babındaki "ihtilaf"; bir toplumun içindeki ahengin kasıtlı ve şiddetli bir şekilde kırılarak, kitlelerin birbirine zıt fikirlerle (veya gruplarla) çatışma içine girmesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "ihtilaf" (ayrılığa düşme) kavramının sadece basit bir fikir ayrılığı değil, teolojik bir "parçalanma/şizofreni" olduğunu tahlil eder. Izutsu'ya göre tevhidin (ve Hz. İbrahim'in yolunun) asıl karakteri "ümmet" (tekil bütünlük) olmasıdır. "İhtilaf" ise bu bütünlüğün kaybedilip, dinin hiziplere, mezheplere ve katı kurallara bölünerek sosyolojik bir savaşa dönüşmesidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tefsir usulü ve dinler tarihi ekseninde "Sebt hakkında ihtilaf etme" (ihtelefû) eyleminin Yahudi tarihindeki referansını inceler. Öztürk'e göre bu ihtilaf; ya Yahudilerin Cuma gününü bırakıp kendi inatlarıyla Cumartesi gününde (Şabat'ta) diretmesi şeklindeki teolojik zıtlaşmalarıdır; ya da kendi koydukları o ağır Şabat yasaklarını hileyle (balık avı kıssasında olduğu gibi) çiğneyerek kendi şeriatlarına karşı içsel bir çelişkiye/isyana (ihtilafa) düşmeleridir. Kur'an, onların dindarlık adına savundukları o günün bile aslında onların en büyük zaafı ve isyan/bölünme noktası olduğunu ifşa eder.
Fîhi (فِيهِ)
Kök: f-y + h-v
"-De/-da, hakkında, o konuda" anlamlarındaki "fî" harf-i cerri ve "o" (hî) zamirinin birleşimidir. İhtilafın hedefini gösterir. "Bizzat onun (o Şabat günü) hakkında" anlamına gelir.
Ve inne (وَإِنَّ)
Kök: v + i-n-n (edat)
"Ve" bağlacı ile cümleye mutlak kesinlik ve şüphe götürmezlik katan tekid edatının birleşimidir. İlahi mahkemenin açılışını gramatikal olarak mühürler. "Ve şüphesiz ki, muhakkak" anlamına gelir.
Rabbeke (رَبَّكَ)
Kök: r-b-b + k
Sözlükte "sahip, efendi, koruyup gözeten, terbiye eden" anlamlarındaki "Rabb" ismi ve muhatap tekil (senin) zamirinin birleşimidir. İnne edatının ismidir (öznesidir) ve mansub okunur. "Senin Rabbin" anlamına gelir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin ortasındaki bu "Rabbeke" (Senin Rabbin) hitabının Hz. Peygamber'e verdiği psikolojik teselliyi tahlil eder. Aydar'a göre Yahudiler veya müşrikler Mekke'de ihtilaflar üreterek Peygamberi köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlardı. Allah, "Senin Rabbin" diyerek; o karmaşık tarihi tartışmaların (Şabat vesaire) çözümünün Peygamberin beşeri omuzlarına değil, doğrudan doğruya "Onun Rabbine" (ilahi otoriteye ve mahkemeye) ait olduğunu ilan ederek onu bu polemik sarmalından çeker alır.
Le yahkümü (لَيَحْكُمُ)
Kök: l + h-k-m
Pekiştirme ve yemin bildiren "lâm" (le) edatı ile "hüküm vermek, adaleti sağlamak, engellemek, karar kesmek" anlamlarındaki "h-k-m" kökünden türeyen tekil eril muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilin birleşimidir. İnne'nin asıl haberidir (yargısıdır). "Elbette ve kesinlikle hükmünü verecektir, aradaki davayı mutlak bir karara bağlayacaktır" anlamına gelir.
İbn Fâris, "h-k-m" kökünün asıl anlamının "birini haksızlıktan, taşkınlıktan ve zulümden alıkoymak, engellemek ve sarsılmaz bir sınır çizmektir" (atın ağzına takılan geme 'hakeme' denmesi de bundandır) şeklinde açıklar. Allah'ın hükmetmesi (yahkümü); taraflar arasındaki o bitmek bilmeyen ihtilafı ve taşkınlığı nihai, dondurucu ve sarsılmaz bir adaletle "kesip durdurmasıdır".
Râgıb el-İsfahânî, "hüküm" eyleminin ahiret sahnesindeki mahiyetini inceler. Râgıb'a göre dünyadaki hükümler veya tartışmalar geçicidir, insanlar hileyle haklı çıkabilir. Ancak Allah'ın o "kesin hükmü" (le yahkümü); hakikati bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarıp, yalanı ebediyen iptal eden ve hiçbir itiraz payı bırakmayan ontolojik bir mühürlemedir.
Beynehüm (بَيْنَهُمْ)
Kök: b-y-n + h-m
"Arasında, ortasında" anlamlarına gelen mekân/durum zarfı ile "onlar, onların" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Onların arasında, (o ihtilaf eden tarafların) tam ortasında" anlamına gelir.
Yevme (يَوْمَ)
Kök: y-v-m
"Gün, an, zaman dilimi" anlamlarına gelen zaman zarfıdır ve mansub okunur. Hükmün ne zaman verileceğini başlatır.
El-kıyâmeti (ٱلْقِيَٰمَةِ)
Kök: k-v-m
Sözlükte "kalkmak, ayağa dikilmek, dirilmek, ölçüye oturmak" anlamlarındaki kökten türeyen isimdir. Yevme zarfının muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur okunur. "Kıyamet gününde, o büyük ayağa kalkış (diriliş) gününde" anlamına gelir.
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün "düşmenin, çökmenin ve yatmanın (ölümün) zıddı olarak; sarsılmaz bir şekilde dikilmek, varlık sahnesine tam ölçüsüyle doğrulmak" manasına geldiğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, varlık ve ahlak felsefesi ekseninde "kıyamet" (ayağa kalkış) kelimesinin o ontolojik dehşetini tahlil eder. Cündioğlu'na göre yeryüzü yatay bir düzlemdir ve insanlar bu dünyada (yataylıkta) yalanlarla, kurnazlıklarla ve ihtilaflarla kendi çarpık düzenlerini sürdürürler. Kıyamet (k-v-m) ise; mutlak hakikatin evrene dikey bir eksende inmesi ve insanın o güne kadar örttüğü (yatırdığı) bütün yalanlarından çırılçıplak uyandırılarak, ilahi adaletin terazisi önünde "dimdik ayağa kaldırılıp yüzleştirilmesi" (kıyam etmesi) olayıdır. İhtilaf dünyada kalır, kıyamet hakikati ayağa kaldırır.
Fîmâ (فِيمَا)
Kök: f-y + m-a
"-De/-da, hakkında" anlamındaki "fî" harf-i cerri ile "o şey ki" anlamındaki ism-i mevsulün birleşimidir. İlahi mahkemenin konusunu başlatır. "O şeyler hakkında ki, (şu) hususlarda ki" anlamına gelir.
Kânû (كَانُوا۟)
Kök: k-v-n
Sözlükte "(Şöyle) oldular, idiler" anlamlarına gelen nakıs fiilin çoğul mazi (geçmiş zaman) çekimidir. Mâ ism-i mevsulünün sıla cümlesini başlatır ve muzari fiille birleşerek "sürekli geçmiş zaman" kurgusu oluşturur.
Fîhi (فِيهِ)
Kök: f-y + h-v
"Onun içinde, onun hakkında" anlamına gelen terkip. İhtilafın derinliğini vurgulamak için cümlenin ortasına yerleşir.
Yahtelifûn (يَخْتَلِفُونَ)
Kök: h-l-f
Sözlükte "ayrılığa düşmek, ters düşmek, anlaşmazlığa varmak" anlamlarındaki kökten ifti'al babında türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Kânû ile birleşerek "Sürekli olarak ihtilaf edip durdukları, ısrarla zıtlaştıkları (o meseleler hakkında)" anlamına gelir ve ayeti o kapanmayan tarihsel dosyayla mühürler.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) cümlenin başındaki mazi (geçmiş) "ihtelefû" fiili ile cümlenin sonundaki muzari (şimdiki/sürekli) "yahtelifûn" fiili arasındaki o gramatikal taklayı/farkı inceler. Suyuti'ye göre ayetin başında Sebt'in (Şabat'ın) konulmasından bahsederken eylem geçmişte tamamlanmış bir olaydır (ihtelefû). Ancak ayetin sonunda bu eylem "kânû ... yahtelifûn" (ihtilaf edip duruyorlardı/dururlar) formuna dönüşür. Bu durum; o fırkaların ayrılık hastalığının sadece geçmişte kalmadığını, karakterlerine işlediğini ve kıyamete kadar kendi içlerinde (veya diğer dinlerle) inatla tartışmaya ve bölünmeye devam edeceklerini gösteren "istimrar" (süreklilik) mucizesidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ekseninde ayetin bu kapanışını tahlil eder. Kılıç'a göre, hakikati aramak aklın görevidir; ancak "ihtilaf edip durmak" (yahtelifûn), hakikati bulamamaktan kaynaklanan bir arayış değil, kibrin ve statükonun ürettiği kasıtlı bir "fikri kördüğüm ve psikolojik saplantıdır". Allah, dünyada din üzerinden bitmek bilmeyen polemikler üreten, birbirini tekfir eden ve şeriatı bir kavga alanına (ihtilafa) çeviren o taşkın akıllara yeryüzünde cevap yetiştirmekle uğraşmaz. O dosya kapanmış ve asıl yargılama, maskelerin düşeceği ve niyetlerin çırılçıplak okunacağı o dondurucu Kıyamet Mahkemesine (yevmel-kıyâmeti) havale edilmiştir. İhtilaf edenler susacak, sadece Mutlak Hâkim (yahkümü) konuşacaktır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla