Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 121. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 121. Ayet

    شَاكِراً لِاَنْعُمِهِۜ اِجْتَبٰيهُ وَهَدٰيهُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    şâkiran li-en’umih(i)(c) ictebâhu vehedâhu ilâ sirâtin mustekîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah’ın nimetlerine şükrederdi; Allah onu seçkin kılmış, doğru yola yöneltmişti."

      Allah’ın nimetlerine şükrederdi. Yani Allah’ın verdiği nimetlerin şükrünü Allah’tan başkasına çevirmedi, belki onların şükrünü nimetleri verene yaptı. Şükür duyular âleminde nimete bir karşılık vermektir. Yaratılmışlardan hiçbiri, Allah’ın verdiği en küçük bir nimetine karşı teşekkür etmekte Allah’a lâyık olacak mertebesine ulaşamaz ve hiçbir kimse Allah’ın kendisine ihsan ettiği nimetlerin karşılığını tüketemez, nerde kaldı ki ona denk gelecek bir karşılık versin. Fakat Aziz ve Çelil olan Allah, gerçekte her ne kadar şükür olmasa da lütfü ve ihsanı ile buna şükür adını vermiştir. Nitekim kulun Allah’a borç olarak verdiği sadakayı sadaka olarak belirtti. Yine kulların kendileri de malları da gerçekte Allah’ın olmasma rağmen, kulun kendisini Allah’a teslim etmesine ve Allah’ın emrine vermesine de satma adını vermiştir. Örfte bir kişi kölesinden borç istemez, kendisini satmayı da istemez, fakat AUah Teâlâ lütfü ve ihsanı ile kullarına, kendileri hakkında da malları hakkında da mülkiyeti olmayan köle muamelesi yapmıştır. Şükür isimlendirmesi de işte buna göredir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah onu seçkin kılmış. Bazıları buna, risâlet ve nübüvvet (peygamberlik) görevi için onu seçti anlamım vermiştir. Yahut Allah onu seçkin kılmış, o kavim arasından seçmiş ve uyulan bir önder yapmıştır. Doğru yola yöneltmişti. O da İslâm dini idi. Bu da şu âyette belirtilen husustur: “De ki: “Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, sapasağlam bir dine, Allah’ı bir bilen İbrahim’in dinine iletti”.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Şâkiran (شَاكِرًا)

        Kök: ş-k-r

        Sözlükte "şükreden, minnettar olan, iyiliği bilip onu eyleme döken" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i fâildir (özne sıfatı). Bir önceki ayetteki Hz. İbrahim'in niteliklerini (ümmet, kânit, hanif) bağlayan bir hâl (durum zarfı) olarak mansub (üstünlü) okunur. "Şükredici bir haldeydi, mutlak bir minnettarlık içindeydi" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "ş-k-r" kökünün asıl anlamının "bir hayvanın yediği otun (gıdanın) etkisinin, onun bedeninde dolgunluk, semizlik ve süt olarak anında dışarıya vurması, o nimetin izinin görünür hale gelmesi" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre şükür, pasif bir teşekkür sözcüğü değil; Allah'ın verdiği nimetin, kulun ahlakında, itaatinde ve eylemlerinde "somut bir iz olarak" (şâkiran) dışarıya yansımasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "şükür" eyleminin üç ontolojik aşamadan oluştuğunu belirtir: Kalp ile şükür (nimeti vereni idrak etmek), dil ile şükür (nimeti itiraf etmek) ve uzuvlarla şükür (o nimeti Allah'ın rızasına uygun kullanmak). Hz. İbrahim'in "şâkiran" (mutlak şükreden) sıfatıyla anılması, onun bu üç aşamayı da varoluşsal bir bütünlük içinde eksiksiz olarak yerine getirmesindendir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ekseninde ayetteki bu sıfatın (şâkiran) sûrenin genel kurgusuyla kurduğu o devasa zıtlığı tahlil eder. Kılıç'a göre, sûrenin 112. ayetinde her türlü bolluk ve refah içinde yüzdüğü halde Allah'ın nimetlerine "nankörlük eden" (keferat bi en'umillâh) o şımarık şehirden (Mekke'den) bahsedilmişti. İbrahim ise bunun tam zıddıdır; o ateşe atılmış, vatanından sürülmüş, evladıyla sınanmış, ama elindeki en ufak nimete bile mutlak bir sadakatle "şükreden" (şâkiran) o devasa ahlaki anıtın ta kendisidir.

        Li en'umihî (لِّأَنْعُمِهِۦٓ)

        Kök: l + n-a-m + h-v

        "İçin, -e/-a karşı" anlamlarındaki "lâm" (li) harf-i cerri, "nimetler, lütuflar, bağışlar" anlamlarındaki "ni'met" isminin çoğulu olan "en'um" kelimesi ve "O'nun" (hî) zamirinin birleşimidir. Şâkiran ism-i fâilinin nesnesidir (neye şükredildiğini belirtir). "O'nun (Allah'ın) nimetlerine karşı" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "n-a-m" kökünün "hayatın pürüzsüzlüğü, yumuşaklığı, bolluğu ve her türlü eziyetten/kusurdan arınmışlık hali" manasına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında bu tamlamanın (li en'umihî) bedevi nankörlüğüne vurduğu felsefi darbeyi inceler. Izutsu'ya göre müşrikler putlarına menfaat (yağmur, zafer) için tapıyorlardı ve istediklerini alamadıklarında nankörleşiyorlardı. İbrahim'in tevhidi vizyonunda ise, Allah'tan gelen her şey, acı bir imtihan (ateş/kurban) bile olsa, ilahi bir lütuf (en'um) olarak algılanır ve şükürle karşılanır. Nimetin ölçüsü insanın bedensel konforu değil, Allah'ın o kulunu muhatap almasıdır.

        İctebâhü (ٱجْتَبَىٰهُ)

        Kök: c-b-y + h-v

        Sözlükte "seçmek, ayıklamak, tahsil etmek, bir araya getirip süzerek çıkarmak" anlamlarındaki kökten ifti'al babında (ictibâ) türeyen tekil eril mazi (geçmiş zaman) fiil ve "onu" (hü) zamirinin birleşimidir. "Onu seçti, onu (kendisine has kılmak üzere) süzüp çıkardı" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "c-b-y" kökünün asıl anlamının "suyu bir havuzda (câbiye) veya çukurda özenle toplamak, dağınık olan bir şeyi bir merkeze çekip biriktirmek" olduğunu açıklar. (Vergi toplamaya 'cibâyet' denmesi de bundandır). İfti'al babındaki "ictibâ" ise, çokluk içinden en saf, en temiz ve en değerli olanı özenle "ayıklayıp/süzüp" doğrudan kendi zatı için "seçmek" demektir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki geçişin muazzam bir nedensellik (illiyyet) kurgusu inşa ettiğini belirtir. Önceki ayet ve bu ayetin başı bütünüyle İbrahim'in eylemleridir (kânit, hanif, şâkir). İbrahim kendi hür iradesiyle bu sarsılmaz fıtratı ortaya koyduktan hemen sonra; cümlenin faili (öznesi) aniden Allah'a döner (ictebâhü / Allah onu seçti). İlahi seçilim (ictibâ) rastgele bir lütuf değil; İbrahim'in o devasa ahlaki gayretinin ve mutlak şükrünün karşılığı olarak gelen kusursuz bir ilahi "onay ve tahsis" eylemidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhid kelamı bağlamında "ıstıfâ ve ictibâ" (peygamber olarak seçilme) kavramını tahlil eder. Ansiklopediye göre Allah, İbrahim'i Babil'in o putperest sosyolojisinin, yıldızlara tapan karanlık kitlelerin içinden bir cevher gibi "süzerek/ayıklayarak" (ictibâ) çıkarmış ve onu kendi mutlak risaletine (elçiliğine) tahsis etmiştir. İctibâ, insanın dünyevi karanlıklardan ilahi aydınlığa doğru ontolojik olarak çekilip alınmasıdır.

        Ve hedâhü (وَهَدَىٰهُ)

        Kök: v + h-d-y + h-v

        "Ve" bağlacı ile "yol göstermek, doğruya iletmek, hedefe ulaştıracak ışığı yakmak, rehberlik etmek" anlamlarındaki "h-d-y" kökünden türeyen mazi fiil ve "onu" (hü) zamirinin birleşimidir. İctebâhü fiiline atfedilmiştir. "Ve onu hidayete erdirdi, ona (mutlak) kılavuzluk yaptı" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "karanlıkta, çölde veya denizde yönünü kaybetme tehlikesi olan birine pusula olmak, onu şaşkınlıktan kurtarıp hedefe sağ salim ve nazikçe ulaştırmak için öne düşmek" manasına geldiğini yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, Hz. İbrahim bağlamında bu "hidayet" (hedâhü) eyleminin psikolojik mahiyetini tahlil eder. Râgıb'a göre İbrahim zaten aklıyla yıldızları, ayı ve güneşi sorgulayarak tevhidi (hanifliği) bulmuş biridir. Allah'ın onu "hidayete erdirmesi", ona sıfırdan bir şey öğretmesi değil; onun o fıtri arayışını (aklını) doğrudan doğruya vahyin ışığıyla taçlandırması, onu peygamberlik makamıyla destekleyip sarsılmaz bir ilahi rehberlikle ebediyen koruma altına almasıdır. Hidayet, arayışın ilahi lütufla buluştuğu zirvedir.

        İlâ (إِلَىٰ)

        Kök: i-l-y (edat)

        "-E/-a, ...-ya doğru" anlamlarına gelen, bir hedefe, bir varış noktasına veya bir sınıra yönelişi bildiren harf-i cerdir. Hidayet eyleminin rotasını (hedefini) başlatır.

        Sırâtın (صِرَٰطٍ)

        Kök: s-r-t

        Sözlükte "yol, anayol, geniş ve aydınlık cadde, üzerinde yürünmesi kolay olan güzergâh" anlamlarına gelen isimdir. İlâ edatının mecrurudur (tamlayanıdır). "Bir yola, bir güzergâha" anlamına gelir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "sırât" kelimesinin etimolojik arkeolojisini yapar. Jeffery'e göre bu kelime saf Arapça bir kökten türememiştir. Geç Antik Çağ'da, Roma İmparatorluğu'nun döşediği o sarsılmaz, taş kaplı ve hedefe dümdüz giden askeri yollara (caddelere) verilen Latince "strata" kelimesinin; Grekçe ve Aramice/Süryanice üzerinden Arapçaya (sırât formunda) geçmiş halidir. Kur'an, tevhidi inancı; çölde kaybolma riski taşıyan silik bir patika (tarik) olarak değil; Roma yolları gibi sarsılmaz, mutlak, sınırları belirgin ve yolcusunu asla yanıltmayan o devasa "anayol" (strata/sırât) metaforuyla resmeder.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "sırât" kavramını ontolojik bir rotasyon olarak okur. Cündioğlu'na göre yeryüzünde insanın gidebileceği binlerce patika, ideoloji ve kabilevi yol vardır. Ancak "sırât", insanın parçadan bütüne, dünyadan ebediyete, kesretten (çokluktan/şirkten) tevhide (tekliğe) doğru yaptığı o mutlak ve tekil varoluşsal yürüyüşün adıdır. Allah'ın İbrahim'i yönelttiği yol, sıradan bir felsefe değil, varlığın ana otobanıdır.

        Müstekîm (مُّسْتَقِيمٍ)

        Kök: k-v-m

        Sözlükte "dosdoğru olan, sapmayan, pürüzsüz, eğriliği/büküklüğü bulunmayan, hedefe en kestirme giden" anlamlarındaki kökten istif'al babında (istikâmet) türeyen ism-i fâil/sıfattır. Sırâtın kelimesini niteleyerek "Dosdoğru olan, (hiçbir eğriliği olmayan) o mutlak yola" anlamını oluşturur ve ayeti mühürler.

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün "düşmenin ve eğrilmenin zıddı olarak; bir şeyin sarsılmaz bir şekilde ayakta durması, kendi fıtratına/ölçüsüne tam olarak oturması (kıyam etmesi)" manasına geldiğini açıklar. İstif'al babındaki "müstekîm"; o yolda (sırâtta) kafa karıştıran zikzakların, ahlaki çelişkilerin ve mantıksal eğriliklerin (ıvecin) mutlak surette bulunmadığını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke sosyolojisi ve teolojik polemikler ekseninde ayetin bu kapanış sıfatının (müstekîm) neyi reddettiğini tahlil eder. Öztürk'e göre müşrikler, ataları İbrahim'in yolunda olduklarını iddia ediyorlardı. Fakat onların yolu; Kâbe'nin içine doldurdukları putlarla, kestikleri develeri putlara adamalarıyla ve uydurdukları sahte haramlarla dolu "eğri büğrü, çelişkili ve yozlaşmış" bir yoldu. Kur'an, "Allah onu sırât-ı müstakîme iletti" diyerek; İbrahim'in tevhidinin o pürüzsüz, katıksız ve dümdüz "doğruluğunu" müşriklerin o eğri büğrü şirk yoluyla kıyaslar. Müşriklerin yolu labirent, İbrahim'in yolu ise aklın ve fıtratın o sarsılmaz (müstekîm) ana caddesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X