Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 120. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 120. Ayet

    اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتاً لِلّٰهِ حَن۪يفاًۜ وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne ibrâhîme kâne ummeten kâniten li(A)llâhi hanîfen velem yeku mine-lmuşrikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kuşkusuz İbrahim, bir tevhit önderi olarak Allah’a gönülden itaat eden iyilik rehberiydi, müşriklerden de değildi."

      Kuşkusuz İbrahim, bir tevhit önderi olarak Allah’a gönülden itaat edendi. İbn Mesûd şöyle demiştir: “Ümmet” (أُمَّةً) insanlara hayrı öğretendir demiştir. Bazıları da “kâniten” (قَانِتًا) Allaha itaat edendir demiştir. Bazıları da: “Ümmeten kâniten” (أُمَّةً قَانِتًا) her hayırda kendisine uyulan önder demektir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Ben seni insanlara önder yapacağım”. Hasan-ı Basrî “ümmeten” (أمّة) kelimesine tâbi olunan sünnet anlamı vermiştir. Yüce Allah’ın buna ümmet adını vermesi, düşmana karşı koymakta ümmet ve cemaate benzemesinden ötürü olabilir. Çünkü her ne kadar İbrahim (a.s.) yalnız başına tek bir kişi olsa da tek başına bir kişi gibi değil, düşmanlara ve ekâbir takımına karşı koymakta ümmet, cemaat ve onlardan yüz çevirenler gibi olmuştur. Ümmetin aslı, denildi ki cemaat ve çok sayıdaki insandır. İbrahim ümmet idi. Yani o bir cemaat gibi hayırlı işler yaptığı ve kendisinde her hayır itaatin toplandığı kişi idi. İbrahim (a.s.) işte bu sebeple ümmet adını almıştır. Yahut ümmetin tefsiri, peşinden getirilen cümledir: Allah’a boyun eğen tevhit önderi. Denildi ki: “Kânit” (قانت) itaat eden, kunût ise ayakta durmak demektir. Nitekim anlatıldığına göre Hz. Peygambere (s.a.) namazm en faziletlisinden sorulunca şöyle buyurdu: “Uzun kunutta bulunmaktır”. Yani uzun Süre kıyamda bulunmaktır. Bu mânaya göre İbrahim (a.s.) yaptığı bütün kulluk görevlerinde ve Allah’ın her emrinde, Allah için ayakta duran kimsedir demektir. Yine denildi ki: “Ümmeten” (أُمَّةً) kelimesi din olarak demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Gerçekten bu, tek bir din topluluğu olarak sizin ümmetinizdir”.

      Bir tevhit önderi olarak. Denildi ki: “Hanifen” (حَنِيفًا) hacıdır; müslimdir. Yine denildi ki ihlâslı kişidir; onda bunların hepsi vardı; hacceden, müslim, Allah için ihlâslı olan. Hanifm aslı meyletmektir. Yani İbrahim Allahın emirlerine ve kulluk yapılacak fiillere meyleden biriydi. En doğrusunu Allah bilir.

      Müşriklerden değildi. Şüphe yoktur ki İbrahim (a.s.) müşriklerden değildi, fakat Allah bunu iki sebeple zikretmiştir: Birincisi her bir din mensubu kendisinin, Hz. Peygamber’in dini üzerinde olduklarını ve her fırkanın da ona intisap ettiğini iddia eder. Bu sebeple İbrahim’i bundan beri kılarak onların üzerinde bulundukları dine mensup olmadığını haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: “İbrahim ne yahudi ne de hıristiyan idi”. İkincisi: Bu âyet onun müşriklerden olmadığını “Bu benim Rabbimdir” diye başlayan ilâhı beyanda belirtti. Çünkü bu söz konuştuğu lafızların zâhirine göre ondan çıktı, bu kelâm aslında Allah’a ortak koşmak anlamına gelir. Dolayısıyla burada lafzın zâhirine göre şirke bir tür benzerlik vardır. Fakat Allah onu şirkten uzaklaştırarak ağzından çıkan bu sözün Allah’a ortak koşmak olmadığını, fakat hasmı kendisi ile tartışmaya girince, tartışmak üzere o sözün ağzından çıktığını haber vermiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İşte o bizim delilimizdir, onu İbrahim’e verdik”. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnne (إِنَّ)

        Kök: i-n-n (edat)

        Kendisinden sonraki ismi nasb eden, cümleye mutlak kesinlik, şüphe götürmezlik ve pekiştirme katan tekid edatıdır. "Şüphesiz ki, muhakkak ki, kesin olan şu ki" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "inne" (şüphesiz/muhakkak) edatının çok kritik bir felsefi ve tarihi yüzleşmeyi başlattığını belirtir. Suyuti'ye göre Mekke müşrikleri, Kâbe'yi korudukları için kendilerini Hz. İbrahim'in gerçek varisleri sanıyor ve bu soyla övünüyorlardı. Allah, cümleye bu şiddetli tekid edatıyla (inne) başlayarak; müşriklerin o sahte tarihsel/teolojik iddialarını yerle bir edecek o sarsılmaz hakikati, mutlak bir ilahi hüküm olarak gramatikal bir çekiçle masaya vurur.

        İbrâhîme (إِبْرَٰهِيمَ)

        Kök: İbranice / Süryanice kökenli (Arapçalaşmış özel isim)

        Tarihteki büyük peygamberin (tevhidin atası sayılan İbrahim'in) Arapçalaşmış özel ismidir. İnne edatının ismidir (öznesidir) ve mansub (üstünlü) okunur. Gayr-ı munsarif (yabancı kökenli özel isim) olduğu için tenvin almaz.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "İbrâhîm" isminin etimolojik serüvenini tahlil eder. Jeffery'e göre bu kelime saf Arapça bir kökten türememiştir; İbranice "Avraham" (çokluğun/kavimlerin babası) isminin, Hristiyan ve Yahudi geleneği üzerinden Süryanice formlara (Abraham) bürünerek Arapçaya (İbrâhîm şeklinde) geçmiş halidir.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın Kitab-ı Mukaddes alt metniyle olan diyalojik ilişkisi bağlamında Hz. İbrahim figürünün yeniden kurgulanışını inceler. Reynolds'a göre, Yahudi ve Hristiyan geleneğinde İbrahim daha çok "etnik bir ata" veya "sünnetin kurucusu" (soyun başlatıcısı) olarak görülürken; Kur'an onu bu etnik/dar kabilevi kimlikten tamamen sıyırır. Kur'an'da İbrahim, sadece bir ırkın atası değil, evrensel tevhidi aklın, put kırıcı felsefenin ve Allah'a aracısız teslimiyetin (hanifliğin) mutlak ve zamanlar üstü "prototipidir".

        Kâne (كَانَ)

        Kök: k-v-n

        Sözlükte "oldu, idi, bulunuyordu, ontolojik olarak şu durumdaydı" anlamlarına gelen nakıs mazi (geçmiş zaman) fiildir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "k-v-n" kökünün "var olmak, hudûs etmek (meydana gelmek) ve bir nesnenin uzayda/zamanda sarsılmaz bir şekilde işgal ettiği ontolojik saha" manasına geldiğini açıklar. Hz. İbrahim'in o sıfatlara geçici bir hevesle değil, varoluşsal bir "hal" olarak sahip olduğunu (kâne) mühürler.

        Ümmeten (أُمَّةً)

        Kök: e-m-m

        Sözlükte "topluluk, cemaat, önder, rehber, kendisine yönelinen ana merkez, şanlı bir nesil, devasa bir kitle" anlamlarına gelen isimdir. Kâne fiilinin haberidir ve mansub okunur. "(Tek başına) bir ümmet idi, başlı başına bir şaheser/önder idi" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-m-m" kökünün asıl anlamının "bir şeye yönelmek, kastetmek, onun etrafında toplanmak ve onu merkez (ana/ümm) kabul etmek" olduğunu belirtir. İnsan topluluklarına "ümmet" denmesi de hepsinin aynı hedefe/inanca yönelmesindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "ümmet" kavramının buradaki paradoksal (mucizevi) kullanımını tahlil eder. Râgıb'a göre ümmet normalde milyonlarca insandan oluşan sosyolojik bir kitledir. Ancak Hz. İbrahim için bu kelimenin tekil olarak kullanılması; onun, bir insanın tek başına sahip olamayacağı kadar devasa bir ilme, ahlaka, dirence ve tevhidi vizyona sahip olmasındandır. O; tek bir bedende bütün bir insanlığın iyiliklerini cemetmiş (toplamış), "tek kişilik devasa bir medeniyet/cemaattir". Başka bir yoruma göre ise, bütün dinlerin (kendisine uyduğu) mutlak bir "önder" (imam/ümmet) konumundadır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "ümmet" kelimesinin bedevi toplumundaki "kavm/aşiret" kavramını nasıl parçaladığını inceler. Müşrikler gücü sadece "kalabalık" olmakta arıyorlardı. Kur'an, İbrahim'i yapayalnızken bile bir "ümmet" ilan ederek; kalabalıkların (şirkin) gücünü hiçleştirir ve hakikatin sosyolojik sayıyla değil, ontolojik bir sağlamlıkla ölçüldüğünü ilan eder. İbrahim yalnız değildi, o bizzat "ümmetin/hakikatin ta kendisiydi".

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde bu muazzam nitelemeyi (kâne ümmeten) insanın kemal (yetkinlik) serüveni olarak okur. Cündioğlu'na göre; Nemrut'un ateşine atılırken ve putları kırarken İbrahim tamamen yalnızdı. Arkasında hiçbir aşiret, hiçbir kitle yoktu. Ancak o, hakikate öylesine sarsılmaz bir şekilde kök salmıştı ki; o tekil adamın varlığı, koca bir şirk toplumundan çok daha ağır, çok daha kalabalık ve çok daha "üretkendi". Kendi fıtratını (merkezini) bulan insan, tek başına bir evrendir (ümmettir).

        Kâniten (قَانِتًا)

        Kök: k-n-t

        Sözlükte "saygıyla boyun eğen, itaati sürekli kılan, ibadette uzun süre huşu ile duran, isyanın zıddı olarak mutlak teslimiyet gösteren" anlamlarındaki kökten türeyen ism-i fâildir (özne sıfatı). Kâne fiilinin ikinci haberidir (veya ümmeten isminin sıfatıdır). "Gönülden ve sürekli itaat eden biriydi" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "k-n-t" kökünün "taatin (itaatin) sıradan bir eylemden çıkarak, kişinin ayrılmaz bir huyu (sürekli hali) haline gelmesi ve sükûnet içinde (itirazsızca) yerine getirilmesi" manasına geldiğini açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal itaati ekseninde "kunût/kânit" kavramının taşıdığı o psikolojik pürüzsüzlüğü tahlil eder. Kılıç'a göre, bir emri zorla veya korkuyla yapmak itaattir, ancak "kunût" değildir. İbrahim'in itaatindeki (kâniten) sır; en ağır imtihanlarda (oğlunu kurban etme emrinde veya ateşe atılırken) bile zihninde Allah'a karşı zerre kadar bir şüphe, itiraz veya isyan kırıntısı barındırmamasıdır. Kânit olmak; aklın kibrini sıfırlayıp, ilahi iradenin önünde pürüzsüz ve sarsılmaz bir teslimiyetle hizalanmaktır.

        Lillâhi (لِلَّهِ)

        Kök: l + e-l-h

        "İçin, sadece O'na" anlamlarındaki (tahsis bildiren) "lâm" (li) harf-i cerri ve Kâinatın Yaratıcısının özel isminin (Allah) birleşimidir. Kâniten ism-i fâilinin nesnesidir (kime itaat edildiğini belirler). "Sadece ve mutlak surette Allah'a karşı (itaatkârdı)" anlamına gelir.

        Hanîfen (حَنِيفًا)

        Kök: h-n-f

        Sözlükte "eğrilikten doğruluğa sapan, şirki tamamen terk edip tevhidi merkeze alan, sarsılmaz bir şekilde hakka yönelen" anlamlarındaki kökten "fa'îl" (mübalağa/sabitlik) kalıbında türeyen sıfattır. Kâne fiilinin üçüncü haberidir. "(O bütünüyle) hanif idi, tevhidi hakikate sımsıkı bağlıydı" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-n-f" kökünün "ayağın veya bedenin bir yöne doğru meyletmesi, dönmesi" manasına geldiğini belirtir. Ancak bu sıradan bir sapma değildir; cahiliyenin, putperestliğin ve sapkınlığın (eğriliğin) o sahte merkezinden kasten ve şiddetle "yüz çevirip", fıtratın o tertemiz, dümdüz istikametine (doğruluğa) mutlak bir yürüyüşle dönmektir.

        Arthur Jeffery, "hanîf" kelimesinin etimolojik ve tarihsel şeceresini tahlil eder. Jeffery'e göre bu kelime Süryanice "hanpê" (putperest, pagan, Helenistik inanca sapan) kelimesiyle aynı kökten gelir. Yahudi ve Hristiyan din adamları, kendi dinlerinden olmayanlara (paganlara) hakaret olarak bu kelimeyi (hanpê) kullanıyorlardı. Kur'an, muazzam bir linguistik ve teolojik devrim yaparak bu kelimenin semantiğini tersyüz eder: "Sizin pagan/putperest diyerek dışladığınız o kişi (İbrahim); aslında sizin o bozulmuş dogmalarınızdan (şirkten) yüz çevirip Allah'ın saf fıtratına dönen mutlak ve saf muvahhidin (Hanif'in) ta kendisidir." Kur'an, kelimeyi müşriklerin elinden alıp tevhidi saflığın şeref madalyasına dönüştürür.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "hanif" kavramının "müşrik" kavramıyla olan o dondurucu zıtlığını inceler. Izutsu'ya göre, "hanîfen" (hanif olarak) kelimesi Kur'an'da ne zaman geçse, hemen ardından (veya zımnen) "o müşriklerden değildi" ibaresi gelir. Haniflik bir dinin adı değil; aklın ontolojik duruşudur. Bütün sahte tanrıları, putları ve tabuları reddedip, Evrenin Tek Yaratıcısına hiçbir aracı koymadan yönelmektir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhidi inanç bağlamında Hz. İbrahim ile özdeşleşen bu "hanif" sıfatının felsefi değerini vurgular. İbrahim ne Yahudi'dir ne de Hristiyan'dır. O, kurumsallaşmış dogmaların, din adamları sınıflarının ve ritüellerin ötesinde; aklıyla kâinatı gözlemleyerek ve fıtratın sesini dinleyerek yıldızların, ayın ve güneşin Rabbini bulan o saf, katıksız ve bozulmamış tevhidi (hanifliği) temsil eder.

        Ve lem yekü (وَلَمْ يَكُ)

        Kök: v + l-m + k-v-n

        "Ve" bağlacı, muzari fiili cezm edip geçmiş zamanda mutlak olumsuzluğa çeviren (cahd-ı mutlak) "lem" edatı ve "olmak, bulunmak" anlamlarındaki "k-v-n" kökünden türeyen nakıs muzari fiilin meczum halinin birleşimidir. Normalde "lem yekün" (لَمْ يَكُنْ) olması gerekirken, sonundaki nûn (ن) harfi düşürülmüştür. "Ve o (tarihin hiçbir anında) olmadı, kesinlikle bulunmadı" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "nûn" harfinin düşürülmesinin (lem yekü) Arap belagatında sadece seste bir hafiflik (tahfif) yaratmadığını; aynı zamanda varoluşsal bir "kesip atma ve eksiltme" (kat') kurgusu inşa ettiğini açıklar. Nûn harfinin bile orada barınamaması (düşmesi) gibi; İbrahim'in ruhunda, tarihinde veya varlığının tek bir hücresinde dahi şirkle alakalı en ufak bir zerrenin (nûn harfi kadar bile bir ihtimalin) barınmadığını, onun şirke bulaşmaktan bütünüyle "eksik/uzak" olduğunu gramatikal olarak resmeder.

        Minel-müşrikîn (مِنَ ٱلْمُشْرِكِينَ)

        Kök: m-n + ş-r-k

        "-Den/-dan" anlamındaki "min" harf-i cerri ile "ortak koşanlar, Allah'ın yetkilerini putlara/sahte güçlere paylaştıranlar" anlamlarındaki "ş-r-k" kökünden if'al babında türeyen ism-i fâilin çoğulunun birleşimidir. Lem yekü fiilinin haberidir. "Ortak koşanlardan (müşriklerden olmadı)" anlamına gelir ve ayeti o mutlak tevhidi aklanmayla mühürler.

        İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün "iki veya daha fazla kişinin bir mülkte, hakta veya yetkide birbirine ortak/hissedar olması, payı bölüşmesi" manasına geldiğini açıklar. Kâinatın mutlak sahibine ait olan irade, rızık veya yasama gücünü (önceki ayetlerdeki helal/haram kurgusu gibi) cansız nesnelere veya insanlara vermek; tevhidi mülkü (Allah'ın hakkını) kasten gasp etmek ve onu sahte ortaklarla (şirkle) bölüşmektir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi polemikleri ekseninde bu dondurucu kapanış (ve lem yekü minel-müşrikîn) cümlesinin kime atılmış bir tokat olduğunu tahlil eder. Öztürk'e göre müşrikler, Kâbe'yi İbrahim'in yaptığını biliyor ve İbrahim'in kendi ataları olduğunu iddia ederek putperestliklerine (tavaftaki putlarına) meşruiyet devşirmeye çalışıyorlardı. Kur'an, İbrahim'in o saf, şirki reddeden, tek başına bir evren (ümmet ve hanif) olan devasa siluetini müşriklerin karşısına diker ve: "Siz onun adını kullanarak kendi kibrinizi aklamaya çalışmayın; o sizin gibi yetime zulmeden, din uyduran, helali haram yapan o kokuşmuş 'müşriklerden asla değildi' (lem yekü minel-müşrikîn)" diyerek, onların o sahte tarihsel/dini soy bağını kökünden kesip atar. İbrahim, müşriklerin atası değil; şirkin mutlak düşmanı ve tevhidin sarsılmaz abidesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X