مَتَاعٌ قَل۪يلٌۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 117. Ayet
Daralt
X
-
“Az bir faydalanma... Ardından onlara elem veren bir azap vardır.”
Az bir faydalanma. Müpteda olmak üzere cümlede yer almıştır. En doğrusunu Allah bilir ya, birkaç sebepten dolayı buna az bir faydalanma adı verilmiştir. Birincisi: Dünya metaı yok olmak ve sona ermek esasına göre vardır. Değeri yok olmak ve sona ermek olan her meta az sayılır. Nitekim bir atasözünde şöyle söylenmiştir: Mutlaka vuku bulacağı için “her gelecek yakındır”. Buna göre yok olan ve devam etmeyen her şey azdır. İkincisi şudur: Dünya nimetlerine az denilmesinin sebebi âfetler, üzüntüler, çeşitli belâlar ve şiddetlerle karışık olduğu için gerçekte azdır. Yahut yüce Allah’ın dünya nimetlerine azdır demesinin sebebi, âhirette Allah’ın vâdettiği nimetlere göre az olmasıdır. Çünkü bu nimetlerde sözünü ettiğimiz hususlar yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Metâun (مَتَاعٌ)
Kök: m-t-a
Sözlükte "faydalanmak, geçici olarak kullanmak, haz almak, menfaat, tüketim nesnesi, kalıcı olmayan mal" anlamlarındaki kökten türeyen isimdir. Cümlenin öne alınmış haberidir (veya gizli bir mübtedanın haberidir: "Onların bu uydurdukları sadece bir metâdır"). "Geçici bir menfaat, kısa süreli bir fayda/haz" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "m-t-a" kökünün "kalıcılığı, bekası ve ebediyeti olmayan; insanın sadece anlık bir ihtiyacını gidermek veya geçici bir haz almak için kullanıp sonrasında tükettiği nesne" manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "metâ" kavramının ontolojik hiçliğini tahlil eder. Râgıb'a göre dünyada insanın eline geçen her şey (mal, mülk, iktidar) özü itibarıyla "metâ"dır; yani hızla tükenmeye, çürümeye ve yok olmaya programlanmıştır. Önceki ayette Allah'a iftira atarak (kendi kendilerine helal ve haram uydurarak) dindarlık kisvesi altında iktidar kuranlar, aslında ebedi bir hakikat için değil; sadece bu hızla çürüyen "geçici nesneleri/hazları" (metâı) elde etmek için o yalanları üretmişlerdir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında bedevi aklının "dünya" algısı ile Kur'an'ın "metâ" tanımı arasındaki diyalektiği inceler. Izutsu'ya göre müşrikler, elde ettikleri siyasi gücü, zenginliği ve kabile otoritesini "mutlak ve kalıcı" bir başarı sanıyorlardı. Kur'an, bütün o devasa kibri ve iftiralarla kurdukları şatafatlı hayatı tek bir kelimeyle (metâ) vurur: Onların o uğruna cehennemi göze aldıkları iktidar, ilahi zamanın (ebediyetin) karşısında sadece basit, kullan-at tarzı bir "tüketim malzemesinden" (metâdan) ibarettir.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde "metâ" kelimesini insanın trajik yanılgısı olarak okur. Cündioğlu'na göre yeryüzü yolculuğunda metâ, sadece hayatta kalmak için "araç" (azık) olarak kullanılmalıdır. Ancak insan, kibri yüzünden o aracı "amaç" haline getirir. Din uydurarak toplumu sömüren akıl, mutlak olan Allah'ı bırakıp, fani olan (çürüyen) bir araca (metâa) tapınacak kadar büyük bir ontolojik körlük içindedir.
Kalîlün (قَلِيلٌ)
Kök: k-l-l
Sözlükte "az, yetersiz, cılız, kısa süreli, önemsiz, değersiz" anlamlarındaki kökten türeyen sıfattır. Metâun ismini niteleyerek "Pek az bir menfaat, son derece kısa süreli ve değersiz bir haz" anlamını oluşturur.
İbn Fâris, "k-l-l" kökünün "kesretin (çokluğun, fazlalığın ve ihtişamın) tam zıddı olarak; nicelik ve nitelik bakımından aşırı derecede azlık, daralma ve hiçliğe yakın olma durumu" manasına geldiğini belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) metâ kelimesinin yanına "kalîl" (az/küçük) sıfatının getirilmesinin, Arap belagatında mutlak bir "tahkîr ve tasğîr" (küçümseme, aşağılama ve değersizleştirme) kurgusu inşa ettiğini açıklar. Allah, o iftiracıların kazandıkları dünyevi başarıyı sadece geçici (metâ) saymakla kalmaz, aynı zamanda onu ilahi terazide "zerre kadar kıymeti olmayan, acınası derecede küçük" (kalîl) bir tortu ilan ederek ezer.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi sosyolojisi ekseninde bu sıfatın (kalîl) müşrik psikolojisine vurduğu darbeyi tahlil eder. Öztürk'e göre Kureyş aristokrasisi, din üzerinden kazandıkları ekonomik rantı, ticari kervanları ve statülerini çok "büyük" bir kâr olarak görüyor ve bununla övünüyorlardı. Allah; "Sizin o devasa sandığınız, uğruna ayetleri yalanladığınız ve yoksulları ezdiğiniz o servet var ya; o koskoca evrenin ve sonsuz ahiretin yanında sadece ve sadece 'kalîl' (kısa, cılız, küçücük) bir atıktır" diyerek, onların o şişkin egolarını felsefi bir hiçliğe mahkûm eder.
Ve lehüm (وَلَهُمْ)
Kök: v + l + h-m
"Ve" bağlacı, tahsis (aitlik) bildiren "lâm" (le) edatı ile "onlara, onlar" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Ve sadece onlara aittir, sırf onların boynunadır" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin dizilişinde (sentaks) "lehüm" ibaresinin başa alınmasının (takdim), belagatte "hasr" (tekel/sınırlandırma) işlevi gördüğünü belirtir. Yani o azıcık hazzın hemen ardından gelecek olan korkunç fatura, başkasına değil, "tam isabetle, doğrudan doğruya ve sadece o din uyduran iftiracıların (lehüm)" kendi boyunlarına geçirilmiş bir varoluşsal idam ipidir.
Azâbün (عَذَابٌ)
Kök: a-z-b
Sözlükte "acı, ceza, eziyet, bedeni ve ruhu kuşatan şiddetli ıstırap" anlamlarına gelen isimdir. Lehüm haberinin sonraya bırakılmış (muahhar) mübtedasıdır (öznesidir). "Bir azap (vardır)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "a-z-b" kökünün "insanın dünyada alıştığı tatlılıktan (azb) ve sükûnetten tamamen kesilip, mahrum bırakılarak şiddetli bir eziyetin içine hapsedilmesi" manasına geldiğini yineler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, teodise (ilahi adalet) bağlamında "azap" kavramının buradaki nedenselliğini inceler. Ansiklopediye göre Allah, kullarına durduk yere azap etmez. Bu azap, bir önceki ayetteki "Allah'a karşı yalan uydurma" (iftira) eyleminin ve o yalan sayesinde elde edilen haksız "metâ"ın (menfaatin) kaçınılmaz ontolojik geri dönüşümüdür. İnsan dünyada kısa bir haz uğruna hakikati katletmişse; ahirette o hazzın karşılığı olarak mutlak bir azabı (ıstırabı) tatması evrensel bir adalettir.
Elîm (أَلِيمٌ)
Kök: e-l-m
Sözlükte "çok acı veren, elem dolu, can yakan, insanın içini parçalayan" anlamlarındaki kökten "fa'îl" (mübalağa/aşırılık) kalıbında türeyen sıfattır. Azâbün ismini niteleyerek "Korkunç derecede acı veren, elem dolu bir azap" anlamını oluşturur ve ayeti o dondurucu ağırlıkla mühürler.
İbn Fâris, "e-l-m" kökünün "vec'in (sıradan ve geçici bir bedensel acının) tam zıddı olarak; insanın hem fizyolojisine hem de psikolojisine (ruhuna) derinlemesine nüfuz eden, onu içeriden lime lime ederek kıvrandıran, dayanılması imkânsız o mutlak ıstırap (elem)" manasına geldiğini açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ekseninde ayetin başındaki "metâun kalîl" (kısa ve az bir haz) ile sonundaki "azâbün elîm" (can yakan sonsuz acı) arasındaki o korkunç felsefi takası/kıyası tahlil eder. Kılıç'a göre insan aklı eğer fıtratından koparsa, inanılmaz derecede aptalca bir ticaret yapar. Din uyduran, helali haram kılan o kurnaz (!) müşrikler, dünyada sadece birkaç on yıl sürecek olan geçici, cılız ve yüzeysel bir "lezzet" (metâ) elde etmişlerdir. Ancak bu kısacık hazzın karşılığında; ruhlarını yakan, kemiklerine işleyen ve ebediyen sürecek olan o mutlak "elemi" (acı veren azabı) satın almışlardır. Bu ayet, aklın kibre kapıldığında kendi kendini nasıl kandırdığını ve ontolojik iflasa (kâr sandığı şeyin devasa bir acıya dönüşmesine) nasıl kendi elleriyle imza attığını resmeden sarsılmaz bir ilahi teşhistir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla